1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. Aya Marina tepelerinde, “kayıplar”ın izinde...
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

Aya Marina tepelerinde, “kayıplar”ın izinde...

A+A-

 

Bir okurumuz, Kayıplar Komitesi yetkilileri Murat Soysal, Okan Oktay ve Ksenofon Kallis ve araştırma görevlileri Mustafa Maniga ve Hikmet Selçuklulu ile birlikte 5 Şubat 2013 Salı günü Aya Marina yöresine gidiyoruz.
Okurum, bu bölgede, tepelerin üzerinde, bir çatlakta, 1975 yılında kendisi henüz küçük bir çocukken, bazı “kayıplar”dan geride kalanları görmüş, bu yeri bize gösterecek.
Ama önce Masari’nin (Şahinler) dışında, aynı okurumun göstermiş olduğu olası gömü yerinde başlatılmış olan kazı alanını ziyaret ediyoruz.
Harika arkeologlarımızdan, yorulmak bilmez, hayat dolu Demet Karşılı’nın ekip liderliğindeki kazı ekibi arkeologlarımız Çınar, Yannis, ve Hrisanti ile şiroda da Hasan Tahsin’den oluşuyor. Altı aylık hamile olan arkeolog Çınar Karal olsun, ağır bir grip geçirmekte olan Demet Karşılı olsun, tüm arkeologlar alanda canla başla çalışmayı sürdürüyor – hava soğuk ve rüzgarlı ama arkeologlarımız her koşulda – meğer ki şiddetli yağış olsun – çalışıyorlar...
Kazı ekibi, iyi yürekli, değerli okurumun gösterdiği alanda yürüttükleri kazılarda iki “kayıp” şahıstan geride kalanları bulmuşlar – üstelik henüz kazının başlarındalar – okurum bu alanda üç farklı yer göstermişti ve ilk gelişimizde de burada bir “kayıp”tan geride kalmış bir parmak kemiği bulmuştu... Kazı ekibi, tüm bu alanı kazacak ve umarız Masari (Şahinler) dışındaki bu ıssız yere gömülmüş tüm “kayıplar”dan geride kalanları bulacaklar... Kazı ekibine veda edip iyi yürekli okurumun Masari’de (Şahinler) bulunan ailesinde bir kahve içmeye gidiyoruz.
Okurumun annesi, 1974’te bu bölgedeki köylerden geçerken ve kalacak bir ev ararken, eski bir kerpiç evin duvarına yakın bir toprak yığınının içinden çok güzel, çok bakımlı, kırmızı manigül sürmüş bir kadın eli görmüş... Bize bunu anlatıyor. Kira (Mevlevi) köyündeymiş bu ev fakat tam olarak yerini hatırlayamıyor... Savaşta öldürülüp evin dışına, evin duvarına yakın gömülmüş olan bu “kayıp” kadının eli belli ki gömünün dışında kalmış... Okurumun annesi, bu eli görünce, “Ben bu köyde kalamam” diyerek Mevlevi’den ayrılmış ve Masari’ye (Şahinler) gelmiş... Buraya yerleşmişler...
“Gitsem bulamam o evi” diyor, “ama sanki köyün içlerindeydi...”
Bu bilgiyi araştırma görevlileri değerlendirecek... Kahvemizi içerek teşekkür ediyoruz ve okurumun bize göstereceği başka bir yere, Aya Marina yöresine gidiyoruz.
Omorfo-Lefkoşa anayolundan ayrılarak toprak bir yola giriyoruz – toprak yol tepeye doğru tırmanıyor – oldukça bozuk bir yol bu ama herhalde yüzyıllardır bilinen ve kullanılan bir yol... Tepeye çıkıyoruz... Tüm bu bölge, Kıbrıslı Maronitler’in bölgesiydi – Aya Marina onların önemli köylerinden birisiydi. Maronitler bu tepeye “Aspro Kremmos” yani “Beyaz Tepe” diyorlarmış – az ileride de “Koççino Kremmos” yani “Kırmızı Tepe” varmış... Tepenin üstünde, su deposu yakınlarında terkedilmiş, kapıları, pencereleri olmayan ama bir zamanlar lokanta, gece kulübü, kumarhane olarak hizmet etmiş bir binanın önünde duruyoruz. Belli ki zamanında bu binaya çok büyük bir yatırım yapılmış... Hatta yolun bir bölümü bu binayı yapabilmek için asfaltlanmış gibi bir izlenim ediniyoruz... Geceleyin Maronit arkadaşlarımı arayıp bu binanın ne olduğunu soruyorum... Binanın Frango adlı bir Maronit polis tarafından yaptırıldığını, bu binanın 1970’li yıllarda hizmete girdiğini, burada zaman zaman Aya Marinalılar’ın düğünlerini de yaptıklarını öğreniyorum. Maronit arkadaşlarımın anlattıklarına göre “Skylap” adlı bu gece kulübünde canlı Yunan müziği dinleyip dansetmek için insanlar Lefkoşa’dan kalkıp Aya Marina’ya gelirmiş...  Bina, belli ki 1974’te Türk uçakları tarafından bombalanmış ve ağır ateş altında kalmış – duvarlarda kurşun delikleri savaş yaraları gibi duruyor – bir zamanlar burası askeri bir nöbet noktası imiş, askerliğini Kıbrıs’ta yapmış Türk askerlerinin duvarlara yazdıkları yazılar, birer “Savaş sonrası grafittisi” gibi her yanda görülebiliyor. Ne kapısı, ne penceresi olan bu terkedilmiş binanın yakınlarında yürüyoruz... Okurum bize tepede kayaların derin bir çatlak oluşturduğu yeri gösteriyor...
Bu çatlağın içinde en az üç kafatası ve kemikler görmüş 1975’te – kemikler henüz birbirinden ayrılmamış...
Öncelikle Kayıplar Komitesi Kıbrıslıtürk üye yardımcısı Murat Soysal, bu derin çatlağa inmenin bir yolunu arıyor ve çatlağın içine giriyor, ardından Kayıplar Komitesi Kıbrıslırum üye yardımcısı Ksenofon Kallis de çatlağa iniyor, onları Kazılar Koordinatörü Okan Oktay izliyor... Bu çatlağı inceliyorlar...
Okurum bizi az ötedeki bir diğer çatlağa gitmeye çağırıyor – bu çatlağı da inceliyoruz...
“Ya orasıydı, ya da burası olabilir” diyor...
Okurum bazı “kayıplar”dan geride kalanları gördüğü bu yere geldiği zaman henüz yedi yaşında bir çocukmuş – dedesi, bu dağın üstünde geniş bir mağara bulmuş... Buraya tırmanırken bu mağaraları gösterdi bize... 200-300 civarında keçi sürüsünü bu mağaralarda tutarlarmış, özellikle keçiler yavrulayacağı zaman... Doğum yapmaya çalışan keçileri sıcak tutmak için okurumun dedesi tülümbe toplayıp yakarmış... Dedesi ölünce keçileri elden çıkarmışlar... Okurum, 150 yıllık keçi çanlarını saklıyor, dedesinin dağarcığı da o günlerden bir hatıra... Elinde kalan birkaç keçi çanının, hangi keçilere takılmış olduğunu hatırladığını anlatıyor... O günleri özlüyor ama hala doğayla içiçe olmanın yollarını buluyor: Okurum avcılığı da, balıkçılığı da seviyor ve zaman zaman kılıç balığı, orkinos avlamaya çıktığını söylüyor...
Çatlaklardan birisinde görmüş olduğu “kayıplar”dan geride kalanlar için Kayıplar Komitesi herhalde bu bölgede araştırma yürütecek. Bu bölgede ama çatlakların oldukça uzağında daha önce kazı yapılmış ama bir şey bulunamamış.
Tepenin üstünde geniş bir alana yayılmış kırık tabak parçaları buluyoruz – o kadar çok kırık tabak var ki! Bunlar tavernanın tabaklarıymış – tabakların üstündeki kırmızı gül motiflerini, altın başakları, mavi çan çiçeklerini görüyoruz... Kim kırmış bu tabakları ve buraya yığmış? Tepenin üstündeki bu kırık tabaklar oldukça tuhaf... Kırılan kırıldığı yerde kalmış, dökülen döküldüğü yerde... Bereket versin ki doğa tüm bunlara aldırmadan kendi ritmini uyguluyor ve baharın gelişini hissettiriyor bize...
Tepenin üstünden manzara olağanüstü – her taraf yemyeşil – yol kenarları ateşi pembe, uçuk mor lalelerle dolu... Lapsanalar sarı çiçekleriyle baharın habercisi gibi... Bir çoban, koyunlarıyla birlikte geçiyor uzaktan... Bu sükunet ve bu güzellik, insana huzur veriyor...
Çatlaklardaki incelemelerimizi tamamlayıp terkedilmiş, berbat durumdaki “Skylap” tavernasını inceliyoruz...
Aya Marinalı bir Maronit arkadaşım 1974’te ikinci harekatta bu bölgenin çok ağır ateş altında kaldığını, 14 Ağustos 1974 günü uçakların Aya Marina’yı bombaladıklarını, mitralyöz ateşi açtıklarını anlatmıştı. Birinci harekat sonrası bu bölgeye Girne yöresinden kaçan çok sayıda Kıbrıslırum asker gelmiş, Aya Marina köyünün çevresine kamp kurmuşlar, çok büyük bir kaos varmış... Kendileri yöreyi çok iyi bildikleri için 14 Ağustos günü uçaklar bombarımana başlayınca mağaralara gidip saklanmışlar – aynı gün Türk tankları köye girmiş... “O gencecik, yöreden olmayan askerlerin hiç şansı yoktu çünkü bölgeyi bilmiyorlardı” demişti bana... Bu tepenin üstünde okurumun görmüş olduğu “kayıplar”, belki de bölgeden olmayan bu genç “kayıp” askerlerden geride kalanlar olabilir...
Buradaki işimiz sona erdikten sonra, okurumun az ileride bazı manastırlar bulunduğunu söyleyerek bize bunları göstermek istemesi üstüne buradan ayrılıyoruz. Tavernanın önünden geçen asfalt yoldan sağa dönerek tepeden aşağıya doğru inmeye başlıyoruz, ilk durağımız yine kapısı, penceresi ve damı olmayan bir manastır. Bir zamanlar bu manastırın çok güzel olduğu anlaşılıyor – tüm mertekleri sökülmüş... Maronit arkadaşlarımdan bu manastırın Türk savaş uçakları tarafından bombalandığını ve yandığını, bu yüzden merteklerin bulunmadığını öğreniyorum... Manastırın iç avlusunda harika bir havuz bulunuyordu, aklıma “Manastırın, ortasında, var bir havuz...” diye başlayan eski bir şarkı geliyor – havuzu otlar bürümüş, burasının bir damı bile yok – bu güzel taş binayı tamir edip turizme kazandırmak yerine, öylece çürümesine göz yumuluyor... Bu bölgede tek gördüğümüz canlı bir eşecik – belli ki bir çoban onu buraya bağlayıp gitmiş...
Aya Marinalı arkadaşlarımdan bu manastırın Profiti İlias Manastırı olduğunu, 1942-43 yıllarında dönemin İngiliz Valisi tarafından açıldığını öğreniyorum. Aşağıdaki vadide bir başka manastır daha var: O da aynı adı taşıyor ama o çok daha eski ve Maronitler için kutsal bir yer. Orijinal Profiti İlias, bu küçük manastırmış– etrafına tel çekilmiş ama o da çok iyi durumda görünmüyor... Maronit arkadaşlarım bana bir zamanlar bu eski binanın çevresinde bir köy olduğunu, Maronitlerin o köyü terkettiklerini ama binaların kalıntılarının hala görülebileceğini anlatıyorlar...
Asfaltın bittiği yerde toprak yol aşağıya doğru devam ediyor ve biz de bu yoldan gitmeye karar veriyoruz. Bu yolu okurum da bilmiyor, biz de... Yolun götürdüğü yere gideceğiz...
Aşağıya doğru iniyoruz, eski Profiti İlias’ı geride bırakıyoruz, yakınında bir mandra var – kuzucuklar bembeyaz, hoplaya zıplaya dolaşıyorlar mandrada...
Mandrayı geçtikten sonra bir noktada çamura saplanıyoruz ve çamurdan çıkabilmek için gerek Murat Soysal, gerekse Okan Oktay epeyi uğraşıyor – araştırma görevlileri de öyle... Sonuçta araba çamurdan çıkıyor ama bu kez bir başka çamurluk alana saplanıp kalıyor... Killi toprak yapış yapış – yakındaki mandradan tahta parçaları getiriyor Okan Oktay, Murat Soysal çevreden taş toplayıp aracın tekerleklerinin altına yerleştiriyor ama tüm bu çabalar yine de sonuç vermiyor... Sonuçta Kayıplar Komitesi’nin şiro operatörlerinden Mustafa Tahsin, küçük bir şiroyu bir kamyona yükleyip olduğumuz bölgeye geliyor ve aracımızı zincirle şiroya bağlayıp çekiyor... Bu çamur sapağından kurtuluyoruz ama önümüzde aşılması gereken böylesine iki bataklık daha var – Mustafa Tahsin, bu iki noktadan da bizi geçireceğini söylüyor... Araştırma görevlileri, bu bölgeye geldiğimiz yoldan geri dönüyor ancak biz geri gidemiyoruz çünkü aracın lastikleri çamurla dolmuş ve geldiğimiz yolu tırmanmak daha tehlikeli olabilir...
Sonuçta her iki bataklığı da Mustafa Tahsin’in yardımlarıyla geçiyoruz ve Kördemen’e (Kondomenos – Kılıçaslan) çıkıyoruz – artık asfalt yoldayız ve Lefkoşa’ya dönebiliriz...
Okurum bizi Kayıplar Komitesi’nin binasında bekliyor... Üç saat boyunca devam eden bu çamur macerası, herkesi yordu... Bu beklenmedik bir aksilikti ama yine de içimiz rahat çünkü iyi yürekli okurumuzun gösterdiği olası gömü yerine ulaşabildik – ona bizimle birlikte Aya Marina yöresine gelip bir olası gömü yeri daha göstermiş olduğu için yürekten teşekkür ediyoruz...

Bu yazı toplam 1370 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar