1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. AVRUPA'NIN AKDENİZLİSİ BARSELONA...
AVRUPANIN AKDENİZLİSİ BARSELONA...

AVRUPA'NIN AKDENİZLİSİ BARSELONA...

“Göçebe tatili” yani her yıl aynı yerde değil de farklı yerlerde; kimi zaman bir kongre vesilesi ile, bazen ille de gerektiği için ya da planlanmış ama asla organize olmayan gezmeler benim ideal tatil anlayışımı anlatır. Yazı değil, sonbaharın

A+A-

 

“Göçebe tatili” yani her yıl aynı yerde değil de farklı yerlerde; kimi zaman bir kongre vesilesi ile, bazen ille de gerektiği için ya da planlanmış ama asla organize olmayan gezmeler benim ideal tatil anlayışımı anlatır. Yazı değil, sonbaharın hüznünü sevsem de, gezgin ruhumun beni taşıdığı her değişik coğrafyadan ve kültürden farklı tatlar alırım.  Kum, deniz ve güneş paket programları beni asla çekmez. Hele de bol yıldızlı otellerde “her şey dâhil” muhabbeti bana göre hiç değil.

Aslında yaşadığı yerde turist gibi gezmeyi sevenlerdenim çoğu zaman. Yanından hep geçtiğim bir köyü derinlemesine keşfe çıkmak, yol geçmez sahillerde denize girmek ve yüzyıllar öncesine yolculuklara çıkarak bugüne ilmek atabilmek.  Yaşadığım adada kaybolmak, sonra da en tanıdık duyguyla bugüne dönmek.

İşte yine mesleğim sürükledi beni, bu yıl ikinci kez dünyanın o Avrupalı ama bir o kadar da Akdenizli ülkesi İspanya’ya. Çok değil, geçtiğimiz Eylül ayında anlatmıştım size kırmızı kuşaklı, neşeli kız Madrid’i. Bu kez Barselona’dayız. Yine İspanyol’lara ‘ola’ desek de Barselona Madrid’den çok farklı bir şehir. İspanya’da Barselona’ya benzeyen bir başka şehir daha var mıdır bilmiyorum ama Barselona çok değişik. Hani orası ‘İspanya’ ama burası ‘Katalonya’ der gibi. Barselona'nın geçmişinin İspanya'dan daha eski olması ilginçtir. 9. yüzyılda Katalan bir asilzade aile tarafından kurulmuş ve o günden bu yana Katalan ruhunu hiç kaybetmemiş.

Gezi rehberleri hararetli bir şekilde bu şehrin stilinden, moda evlerinden, gecenin her saatinde rahat olan barlarından ve etkileyici kültüründen bahsetseler de, bu şehirde insanın ruhuna dokunan başka şeyler de var.  Kimliğini hiç unutmadan ama durmaksızın kendini yenileyen, bunu yaparken de geçmişten gelen iyi şeyleri korumayı başaran muhteşem mimari eserleri olan bir şehir burası.

BARSELONA SOKAKLARINDA KAYBOLMAK…

Ben bu kez her zamankinden farklı olarak kongre günlerinden salt bir günümü, sırf bu kenti adım adım gezmek için ayırdım. Gezgin gibi gezmenin şehre, insanlara farklı bir yerden bakmanın başka bir tadı vardır. Öyle ya gezgin keşfeder, zamanda yolculuğa çıkar, şehrin kalbine girer. Kâh şehir onu esir alır, kâh o şehri. Ben Barselona’da bu yürüyüş günüme şehrin en bildik caddesi Ramlas’tan başladım. Ramlas, Arapça’da kum demek. Ortaçağlarda şehri basan mevsimsel akıntılardan isim almış. Ramlas 19. yüzyıldan beri hep Barselona’nın en işlek caddesi olmuş. Ramlas’ın en başındaki devasa büyüklükteki Catalana Plaça (meydan) caddenin en üst noktası ve şehrin hani deyim yerinde ise kalbi gibi. Meydanda bulunan tarihi Zürih Cafe’de oturup kahvaltı yapmak ve expresso içmek keşif dolu bir gün için iyi bir başlangıçtı doğrusu. Avrupa cafe’lerinin ilginç yanı kaldırımda bulunan dışarı kısımlarında sandalyelerin hep caddeye bakmasıdır. Kahvenizi yudumlarken, caddelerdeki gelen geçen kalabalıkları izlemek farklı bir duygu.  Zürih Cafe tam bir seyyah merkezi. Kahvenizi yudumlarken birçok farklı dilden, anlamasanız da hikâyeler dinlersiniz, meydanda dünyanın her yerinden insan topluluklarını ve elbette Barselonalıları izlersiniz. Ramlas’ı sahile kadar boydan boya yürümek,  Barselona ile bütünleşmenin en iyi yolu olsa gerek. Yol boyunca sayısız cafe, tapas restoranları, kitapçılar ve her türlü sanatı sergileyen sanatçılarla kendinizi unutursunuz. Turist ve bir o kadar da Barselonalı kaynayan bu caddenin en renkli bölümlerden biri muhteşem bir Pazar olan Mercat De La Boquuera. Yok, yok… Bu pazarda hayatımda gördüğüm en ilginç tezgâh kuru sinek tezgahıydı.

Keyifli Ramlas caddesinin hemen ayağında sizi hoş, tarihi 13. yüzyıla dayanan bir rıhtım karşılar. Rıhtımdaki meydanda dünyadaki 64 Columbus heykellerinin en uzun ve en büyüğü vardır. 52 metre boyundaki bu anıt 1493 yılında Christoph Columbus’un kraliyet daveti ile Barselona’ya gelişinin anısına dikilmiştir. Heykelin ilginç yanı Columbus’un parmağının Amerika’yı değil de tam ters yönü göstermesidir. Şu da bir gerçek ki Columbus dünyada en çok Barselona kenti ile ilişkilendirilen kâşiftir. Liman, özellikle 1992’de Barselona’da yapılan olimpiyatlara hazırlık döneminde baştan aşağı yenilenmiş. Eski limanın en önemli turist çekim merkezleri denizcilik müzesi (Museu Maritim) , köpek balıklarını canlı izleyebileceğiniz bin bir deniz hayvanı ile dolu akvaryum (L’aquarium). Ve eğer ki siz de benim gibi balık ve deniz ürünü tutkunu iseniz 18. yüzyıl havasını soluyarak bu eski balıkçı limanında (Port Vell) İspanyolların meşhur pirinç yemeği Paella, deniz ürünleri ve balık yiyebilirsiniz. Hiç kuşkusuz Barselona orta çağın altın şehirlerindendi. Bu ününü de elbette ki denizcilikteki başarısından alıyordu.

EFSANEVİ RAMLAS…

Ne ilginçtir ki denizcilik tarihi bu kadar eski olan ve beş kilometrelik sahili bulunan bu şehirde insanlar yüzyıllar boyu sırtları denize dönük yaşamışlar. Barselonalılar o enfes Akdeniz kıyılarından deniz ve güneş keyfi için yararlanmaya başlayalı yirmi yıl ya var ya yok. Şehir yüzünü denize ancak olimpiyatlardan sonra dönmüş.

Deniz, balık ve eski liman havasını kokladıktan sonra aklımın kaldığı Ramlas’ın doğu yakasındaki Gotic Mahalleye ( Barri Gotic) dönüyorum. Burada şehrin nabzı ‘eski’ diye atıyor. 14 ve 15. yüzyıldan kalma binaları ve Le Seu diye bilinen devasa büyüklükteki katedrali sıra dışı bir çekiciliğe sahip. Bu çevrede her an karşınıza gizli meydanlar, büyüleyici müzeler, eski Roma surları,  antikacı dükkânları, elbette cafe’ler ve eski Yahudi mahallesi çıkacaktır. Bu kent yetiştirdiği mimarlara ve sanatçılara gerçekten de çok şey borçludur. Mimarlar, her dönemde şehirlerini en iyi şekilde giydirmek için uğraşmış, sanatçılar ise yaptıkları sanat eserleriyle şehrin ruhunu beslemişlerdir.  Barselona mimarlarından en ünlülerinden sadece birisi Antoni Gaudi. Elde mi içselleştirilmiş bu kültüre hayran olmamak ve elde mi yaşadığınız en az 4000 yıllık antik Lefkoşa’nın içinde bulunduğu duruma ağlamamak. Orada mimarlar şehri her dönem ayrı giydirmek, tarihi dokuyu korumak için uğraşırken, biz sırf evlerimize dekor olsun diye tarihi Venedik Surları’nın taşlarını yağmalıyoruz.

Barri Gotic’e gelmişken, Le Seu katedraline mutlaka fazladan vakit ayırmak gerek. Hiristiyanlığa geçmeye cüret ettiği için Romalılar tarafından öldürülen Santa Eulalia’ya adanmış olan katedral, İspanya’nın en büyük gotik binalarından biri. 14. yüzyıldan kalma bu binanın avlusundaki heybetli çam ağaçları ve kazlarla dolu tropikal bahçe görülesi güzellikte.

Hani “kendi ülkemde bir müzem bile yok” derken ve yüreğim hüzün dolarken ben sadece Barselona’da beş tane müze ve beş tane galeri saydım. Elbette ki hepsine gidemezdim. Kendime ziyaret için bir müze, bir de galeri seçtim. Eski şehirdeki (Barri Gotic) Meseu Federic Mares’i gezdim. Çılgın tasarımcıların ürünleriyle dolu bu büyüleyici mekânda antik ve Ortaçağ’a ait kullanılan her şey var. Özellikle ressam, restorasyon ustası ve heykeltıraş Frederic Mares (1893-1991)’in eşya koleksiyonu zamanda yolculuk gibi…

E, Barselona’ya gidip de Picasso Galerisi’ni gezmemek olmazdı. Şehrin en çok ziyaret edilen galerisi burasıymış. Tam bir sanat koleksiyonu…

ATEŞLE SUYUN DANSI…

Barselona, adım adım gezilecek bir şehir. Burası öylesine enerji dolu ve tarih yüklü bir şehir ki her adımdan ayrı bir keyif alırsınız. Bir buçuk milyonluk kalabalık bir kent olmasına rağmen kent kaybolamayacağınız kadar düzenli planlanmış. Geceler Barselona’da bir başka görsel güzellikte. Her meydanda şehrin tarihi mekânlarını, sanki ezelden ebediyetini anlatırcasına yanan bir ateş ve her meydanda su şöleni var. Ateşle suyun böylesine büyüleyici dansını başka yerde gördüm mü hatırlamıyorum.

Barselona’da anlatacak öyle çok şey var ki; gece izleyebileceğiniz Flemenko dansından, futbolkolik Barselonalılardan; Barselona tam bir keyif ve eğlence şehri...

Yaz için henüz planlarınızı yapmamışsanız ve erken, ya da geç bir yaz tatili düşünüyorsanız ben bu yıl size Barselona’yı kesinlikle tavsiye ederim. Yalnız dikkat, sakın ola yazın göbeğinde Barselona’ya gitmeyin yoksa aynı Kıbrıs’ta olduğu gibi kavrulursunuz. İlk yaz ve sonbahar Barselona’yı gezmek için idealdir diye düşünüyorum. Yok, biz bu yıl Kıbrıs’tayız diyorsanız benim bütün kış yazlık hayallerimi süsleyen Dip Karpaz Ay Filon’da deniz keyfi yapmayı ihmal etmeyin. Ne dersiniz artık tatil planları yapma zamanı. Ben diyorum ki, nereye gidersek gidelim, vitrin misali bakıp geçmeyelim; yaşayıp hissedelim.

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 823 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler