1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ATLANTİK’İ GEÇERKEN…
ATLANTİK’İ GEÇERKEN…

ATLANTİK’İ GEÇERKEN…

Westlake (Los Angeles) Size de olur mu bilmem ama bana çok oluyor. İki farklı yerde aynı anda olma isteği... Ben buna ‘’göçebe ruhumla’’, ‘’yerleşik ruhumun’’ çatışması diyorum. Aynı anda hem işte hem da

A+A-

 

 

 

Westlake (Los Angeles)

 

Size de olur mu bilmem ama bana çok oluyor. İki farklı yerde aynı anda olma isteği... Ben buna ‘’göçebe ruhumla’’, ‘’yerleşik ruhumun’’ çatışması diyorum. Aynı anda hem işte hem dağın başında, ya da hem evde hem de çok uzaklarda… Tam da bu günlerde artık ruhum, bedenimi parçalarcasına dışarı çıkmak isterken, yolcu yolunda gerek dedi ruhumun göçebe yanı yerleşik yanına….

Bir süredir iki- üç yılda ilim-bilim diyerek gittiğim Amerika’nın Kaliforniya eyaletiydi bu kez rotam. Amerikan sinemasının merkezi, melekler şehri Los Angeles’a çok yakın bir köy: Westlake…

Kıbrıs’tan Los Angeles’a uçmak eski zamanlarda neredeyse yirmi beş saat sürerdi. Şimdi Türk Hava Yolları’nın direkt İstanbul - Los Angeles uçağıyla on üç saat… Belki de göçebe ruhumun, yerleşik ruhuma olan üstünlüğüdür bilemiyorum ama, hiçbir zaman uçak yolculukları benim için zor olmamıştır. Hatta bundan keyif aldığımı bile söyleyebilirim.  Kitaplar yuvarlar, filmler izlerim; yerleşik günlerimde bulamadığım zaman dilimleri içinde.

Bu kez de öyle oldu. Önce bir filmle çakıldım koltuğa. İzlediğim filmin adı ‘’127 Saat’’... Yönetmen sanki benim ruhuma sesleniyordu. 

 

VAHŞİ DOĞADA ÇARESİZLİK…

 

Film, mühendis ve outdoor yaşam tarzı olan Aaron Ralston’un inanılmaz öyküsünü anlatır. Hafta sonunu iple çeken Ralston, telaşla hazırlanıp arkasında bisiklet asılı aracıyla Utah’daki kanyona doğru yola çıkar. Sonsuz bir özgürlük duygusu ile ama yapayalnız, bisikletiyle Mavi Kanyon’da ilerler. O yarıklarla dolu, kâh kayadan kayaya atlayacağı, kâh kayalar arasındaki göllerde yüzeceği alana gelir. Mutluluk, yalnız kalabilme hali ve sonsuz özgürlük duygusuyla yoluna çıkan iki güzel kıza veda ederek bir kayadan diğerine atlamaya başlar. Kilometrelerce sürmesini planladığı bu serüvenin daha başında doğa ona sürprizini yapar. Kopan bir kaya ile birlikte yarığa düşer; yarığın dibinde sağ kolu, duvar ile düşen kaya arasına sıkışır. Vahşi doğanın koynunda çaresizlik içindedir…

Evden öylesine acele çıkmıştır ki, annesinin telefonuna dahi cevap verememiş, meşhur kaliteli çakısı yerine eşantiyon Çin malı çakısını almıştır. Ne nereye gittiğini bilen biri, ne de Kanyon’un kilometrelerce süren yarıklarında ona yardım edecek bir aleti vardır. Günler ve gecelerce termosundaki bir günlük su ile idare eder,  sol kolu ve dişleri ile kurtulmaya çalışırken; günün geceye dönüşmesine, güneşin doğmasına, kuşların rutinine ve yağmura tanık olur. Umutsuzlukla boğuşurken sol eliyle  anne ve babası için kendi videosunu çeker. En özgür haliyle…

 

Sonunda hayattaki  o en güçlü arzu ‘’yaşama arzusu’’ galip gelir ve kurtulmak için ne yapar biliyor musunuz? Filmi izleyin derim!...

 

Filmin sonunda kendime sordum: ‘’Aynı durumda kalacağımı bilsem oralara gider miydim?’’ Bir yanım diğer yanıma ‘’Evet, giderdim’’ dedi.

 

LİVANELİ’NİN ROMANIYLA BAŞBAŞA…

 

On üç saatlik bu yolculukta beni edebiyatıyla büyüleyen bir başka konu da Zülfü Livaneli’nin bir türlü bir araya sıkıştırıp da okuyamadığım “Son Ada” romanıydı. Zülfü Livaneli, 2008’de yazdığı bu romanında hepimizin aslında çok iyi tanıdığı diktatörlerden birini anlatıyor. Hiç fark etmez, herhangi birini. Bütün diktatörler birbirlerine benzer çünkü… Önceleri zalimliği hiç belli olmayan, bir zalimi… Güçlü görüntüsünün altında aslında gururu ile değil de kötülük zincirleriyle yüreği kilitlenmiş, hep lider olmaya sevdalanmış hiç de yabancısı olmadığımız birini… Bir adada gaileleri sadece yaşamak olan bir grup insan vardır. Bu insanlar, adanın  en eski yerleşikleri martılarla birlikte rüya gibi bir yaşam sürerken, adaya aniden bir diktatör gelir. Ve işte insanoğlunun dünyadaki yaşam döngüsü o adada da hayat bulur. Cennetteki yaşam, yavaş yavaş, cehenneme dönüşür. Denizin oynaşan dalgaları arasında vazgeçilmez güzellikteki martılar, bir anda çok akıllı, bir o kadar da vahşi bir düşman grubuna dönüşür. Dostluk, yerini yalakalığa; iyi niyet güce ve hırsa bırakır. Adada martıların yerini, tilkiler ve yılanlar alır.

 

İnsanoğlunun, yaşadığımız bu cennet  doğadaki  güzellikleri ve nimetleri; güç ve hırs uğruna bir diktatörle nasıl cehenneme çevirdiğini o kadar güzel anlatıyor ki Zülfü Livaneli; bu roman insanı edebiyatın derinliklerinde sürüklüyor.

 

LEFKOŞA SULAR ALTINDA…

 

Ve Atlantik Okyanusu’nu geçerken teknolojinin bizi getirdiği muhteşem güzellikleri yaşıyorum. Buzlar altındaki, dünyanın en tepesini fotoğraflayıp arkadaşlarımla anında Facebook’ta paylaşıyorum. Gökyüzünün derinliklerinde, yeryüzündeki dostlarımla sohbet ediyorum.

Ve yine onca güzelliğin arasında bir haber yüreğimi Atlantik’in en tepesinde vuruyor. Dünya teknolojinin geldiği noktaya  şaşakalırken, benim başkentim yine sular altında!..  Kanalizasyon her yana dağılmış, insanlar perişan. Bilmem kaçıncı kez bu felaket... Yüreğim sızlıyor…

 

 

 

Bu haber toplam 924 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler