1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Ateş açmama emri, Türk paraşütçülerin direnişle karşılaşmaksızın Kıbrıs'a inebilmeleri için verilmişti!'
Ateş açmama emri, Türk paraşütçülerin direnişle karşılaşmaksızın Kıbrısa inebilmeleri için verilmişti!

'Ateş açmama emri, Türk paraşütçülerin direnişle karşılaşmaksızın Kıbrıs'a inebilmeleri için verilmişti!'

Mike Efthimiu darbe günlerinde Alonağra/Aspro Mutti (Bozdağ) bölgesinde nelerle karşılaştıklarını, savaş sırasında Aspro Mutti yöresinde yaşananları ve Dimitris’in nasıl “kayıp” olduğunu anlatıyor... Onunla röportajımızın devamı şöyle:

A+A-

 

 

Mike Efthimiu darbe günlerinde Alonağra/Aspro Mutti (Bozdağ) bölgesinde nelerle karşılaştıklarını, savaş sırasında Aspro Mutti yöresinde yaşananları ve Dimitris’in nasıl “kayıp” olduğunu anlatıyor...

Onunla röportajımızın devamı şöyle:

 

MİKİ EFTİMİU: Sözümona “Mevzilerimizi belli etmemek” gerekçesiyle bize “ateş açmama” emri verilmişti... Oysa herkesin bildiği gibi, Kıbrıslıtürkler, bulunduğumuz noktada Kıbrıslırumlar’ın mevzileri olduğunu zaten biliyordu! Bu, bize doğru gelmedi...

 

SORU: Türk askerlerinin işini kolaylaştırmak için verildiydi bu emir herhalde!

MİKİ EFTİMİU: Evet, işgali kolaylaştırmak için verilmişti bu emir. Bu emir, yani ateş açmama emri, Türkiyeli paraşütçülerin herhangi bir direnişle karşılaşmaksızın Kıbrıs’a inebilmelerini kolaylaştırmak maksadıyla verilmişti. Helikopterler başımızın üstünden geçiyordu, doğrudan mesafe belki iki kilometre kadardı, Gönyeli bölgesine yaklaşınca alçalıyorlardı, paraşütçüler atlıyordu, sonra helikopterler yükselip oradan ayrılıyordu... Paraşütçüler böyle geliyordu...

 

SORU: Yani ateş açabilecek pozisyondaydınız...

MİKİ EFTİMİU: Evet, ateş açabilecek pozisyondaydık.

 

SORU: Ancak size verilen emir, “Ateş açmayın” şeklindeydi...

MİKİ EFTİMİU: Bize “Ateş açmayacaksınız” emri verilmişti. Ama gene da ateş açıldı... Ancak bizden bir kilometre kadar uzaktaydılar... Bir kilometre uzağa atış, kolay bir mesafe değildir. 300 ile bin metre arasında atış yapabilirsiniz... Yani sıkılan kurşunların çoğu hedefi bulmuyordu...

Belki de bu bize ulaşan tek emirdi – ondan sonra iletişim kopmuştu ve tek başımıza kalmıştık. İlk saldırıyı göğüslemiştik – birkaç kez birkaç savaş uçağı gelip bomba atmıştı Cumartesi günü yani 20 Temmuz 1974’te.

Geceleyin özel bir komando birliği olan 32nci Birlik gelmişti – bunlar landroverlerle Sihari’den (Kaynakköy) Alonağro’ya gelmişlerdi. Evet, Sihari’den gelmişlerdi ancak bu birlik Lefkoşa’nın güneyinde konuşlandırılmıştı aslında...

Geceleyin bazı organize saldırılar başlamıştı... Gelip Aspro Mutti’ye (Bozdağ) saldırarak burayı almaya çalıştılar. Kastettiğim Kıbrıslırum komando birliği yani 32nci birlikten komandolar, Aspro Mutti’ye organize bir saldırı yapıp burayı almaya çalışmışlardı... Bize bu saldırı hakkında bilgi verdiler. Aynı anda 33ncü komando birliği de St. Hilarion’u ele geçirmek üzere saldırı yapacaktı. St. Hilarion,  öteki taraftaydı... Tüm bunlar 20 Temmuz akşamı oluyordu...

Özel timin komutanı hepimizi topladı, hem bizim birliği, hem de kendi birliğini... Bize operasyon hakkında bilgi verdi, neler yapacaklarını anlattı – olayların gelişme sırasını aktardı. Ne yaptığını bilen bir kişi gibi duruyordu. Bize ne zaman ateş açacağımızı söyledi – önce ateş açmayacaktık, onlar ilerleyecek, sonra yeşil renkli ışık saçan bir fişek atılınca biz ateş açacaktık. Yani bu yeşil ışığı görünce artık ateş açabilecektik.

Çok iyi organize olmuş gibi görünüyordu bu komutan, birliklerin nasıl hareket edeceğini falan biliyordu – sonra karanlık basınca, belki gece saat 09.00 gibi saldırıya geçtiler. Gerçekten çok şiddetli bir çarpışma oldu orada... Komutanın söylediği gibi olmuştu – karanlıkta harekete geçtiler önce, çok sessizdiler, sonra harekatın ikinci bölümünde biz ateş açtık, sonra da Türk tarafı saldırıya geçti – sonra ortalık cehenneme dönüştü... Tüm gece boyunca devam etti bu çarpışmalar, sabaha kadar... Sanırım sabahleyin Türk tarafına takviye gelmiş olmalıydı çünkü direnişleri gittikçe kuvvetleniyordu... Bizim komando birliği, tepeyi değil ama yamaçları ele geçirmişlerdi. Ancak yüksek tepeyi ele geçiremediler. Direniş azalacağı yerde arttığı için askerlerimiz geri gelmeye başlamıştı... Böylece görevlerini yerine getirememişlerdi... Gündüz tümü geriye dönmüştü, bazı kayıpları olmuştu... Sanırım beş kişi ölmüştü bu saldırıda... Onları tanımadığım için tam bilemiyorum... Birisi bir yaralıdan bahsetmişti ama sonuçta o yaralı şahıs da kurtulamamış, ölmüştü.

Pazar sabahı olunca bulunduğumuz yeri terkettiler, yarım saatçik bile kalmadılar, doğrudan gittiler... Geldiler, Aspro Mutti’yi (Bozdağ) almaya çalıştılar, başaramadılar ve derhal bölgeyi terkettiler.

 

SORU: St. Hilarion’da ne olmuştu?

MİKİ EFTİMİU: Benzer şeyler olmuştu St. Hilarion’da da – o saldırıda bulunan bazı askerleri tanıyordum, bazı arkadaşlarım vardı aralarında, bazılarıyla buluşup konuştum daha sonra... Saldırıya geçtiler, orayı ele geçirdiler ve sonra da orayı terketme emri aldılar. Tabii bu anlatılan şekil, kişiden kişiye değişiyor, kiminle konuştuğunuza bağlı. Ancak saldırdılar, sonra da orayı terkettiler diyelim.

Bizim bulunduğumuz noktada neler olup bittiğini biliyorum ben net biçimde. Saldırdılar, Aspro Mutti’yi (Bozdağ) ele geçirmeye çalıştılar, askerlerimizin “Ela do pano re!” demelerini duyuyordum mesela, yani “Hade yukarı gelin!” çünkü yukarıya çıkan yamacı ele geçirmişlerdi – bir süre böyle gitti ama sonra askerler geriye dönmeye başladılar, ayrı düştüklerini, iletişimin koptuğunu söylüyorlardı, giderek daha yoğun ateş altında kalmışlardı ve tepeyi alamamışlardı. Ele geçirdikleri yeri de ellerinde tutamamışlardı...

Böylece gittiler ve biz kaldık orada...

Pazar sabah erkenden ilk saldırı uçaklardan geldi. Gelip gerçekten bombardıman ettiler bizi... Hem bomba atıyorlar, hem de ateş açıyorlardı... Kurşunlar vızıldıyor, bombalar patlıyordu... Pazar günü sinip kalmıştık – çok sıcak bir gündü, öğle yemeği saatiydi, etrafta yangınlar da vardı... Komandolar giderken bize bir otomatik silah bırakmışlardı, otomatikti ve çalışıyordu bu silah. Çünkü bizde bulunan otomatik silahların çoğu çalışmıyordu! Tek bir otomatik silah bırakmışlardı bize, bol bol da kurşun. Öğle yemeğinden sonra komutanımız Vasilios Lukas, bu otomatik silahı almamızı emretti. Silahı ben aldım, bir arkadaşımla birlikte. Vasilios Lukas bize bu silahı 2nci Birliğe götürmemizi emretti, 2nci Birlik, Türk tarafına en yakın birlikti. Birleşmiş Milletler’e de çok yakındı 2nci Birlik.

Artık havanla ateş ediliyordu Türk tarafından, her tarafa havan mermileri düşüyordu... Havan mermileri düşerken biz arkadaşımla birlikte ilerliyorduk, diğerleri saklanıyordu... Bize ait bölgeyi tümüyle geçip 2nci Birliğe gidiyorduk, ağır bir silahtı, kurşunlar da ağırdı – yalnızca kurşunları bir kişinin taşıması gerekiyordu. Önce 1nci Birlik vardı, bunu geçtik, 2nci Birlik’e biz daha varamadan, 2nci Birlik’ten askerler bize doğru geliyor ve “Naparsınız ama? Türkler bizim birliğin hattını kırdı bile!” diyorlardı. Böylece geriye gitmeye başladık... Ortalık toz dumandı – bu silahı da, kurşunları da attık, en değerli şey o olmasına rağmen atıp koşmaya başladık çünkü çok şiddetli bir saldırı başlamıştı. Merkeze doğru ilerledim – yapmak istediğim şey, kendi mevzime gitmekti çünkü silahım oradaydı. Kendi mevzime ulaştım...

O anda artık Tepe’yi yani bizim elimizde olan Alonağra Tepesi’ni kaybediyorduk... Tepeyi almaya çalışan Türkler’e ateş açıyorduk, savaşıyorduk, aşağıda olan kendi insanlarımıza zaman kazandırıp onların kaçmasını sağlamak için... Bu da bir süre devam etti... Türkler geldi, bizim yiyeceklerimizin ve suyumuzun bulunduğu bölgeye geldiler, orada durup su içtiler...

 

SORU: Bunlar Türk askerleri miydi, Kıbrıslıtürk mücahitler miydi?

MİKİ EFTİMİU: O anda bu ayırımı yapamıyordum... Tabii çoğu Türk askeri olmalıydı çünkü çok Türk askeri vardı. Beni şaşırtan o kadar çok sayıda Türk askerinin gelişiydi...

Pazar günü öğleden sonra, ikinci savunma hattımızı koruyabilmiştik. Türkler, 2nci Birliği ele geçirmişlerdi... Biz de diğer iki bölgeyi tutuyorduk.

Sonra bir sayım yaptık ve 30 kişi kadar olduğumuzu gördük. Tabii kaç kişinin öldürülmüş olabileceğini bilmiyorduk – ancak ben pek çoğunun öldürülmediğini biliyordum çünkü onları tepelerden aşağı doğru koşarken görebiliyordum. Girne’ye doğru ya da Dikomo’ya doğru koşuyorlardı. Sanırım ilk o anda bizim birlikten iki kişinin öldürülmüş olabileceğini duymuştum.

O gece orada kaldık... Merkezden biraz daha yukarıda bir yere yerleştik... Orada bütün gece kaldık, kimlerin ne zaman nöbet tutacağını kararlaştırdık. Vasilios Lukas da bizimleydi. Gece sakin geçti... Ancak sabahın ilk ışıklarıyla birlikte havan toplarıyla saldırıya geçtiler, bulunduğumuz yere...

Sanırım nerede olduğumuzu tam olarak biliyorlardı çünkü çok yakındık. 150 metre kadar yakınımızdaydılar...

Mihail Mihail, telsiz sorumlusuydu ve bu saldırıda öldürüldü.

Dört beş kişi de yaralanmıştı.

Birkaç dakika içinde oluyordu tüm bunlar...

Sonra hep birlikte kalktık, koşup kaçmamız gerekiyordu çünkü bulunduğumuz yer ateş altındaydı.

Geriye doğru koşmaya başladık, yaralanmış bir kişiye yardım ediyordum ben, biraz geriye çekildik... Herhalde 200-300 metre kadar geriye çekilmiştik. Pazartesi sabahtı bu...

Komutanımız Lukas, sabah olduğunda bir başka birliğin bizim yerimize geleceğini söylemişti bize, 399ncu Piyade Birliği gelecekti yerimize. Sabahleyin yerimize bir birliğin geçmesi bir yana, saldırı altında kalmıştık... Biz geriye çekildik ve bizim yerimize geçecek birlik arkamızdaydı – bizi değiştirmeye gelmişlerdi, yerimize geçmeye. Sanırım Sihari yöresinden gelmişlerdi ya da daha yakından bir yerden. Güneşin doğmasını beklemişlerdi gelip yerimizi almak için...

Bunlar genç askerlerdi, çoğu askerliğe başlayalı altı ay falan olabilirdi ama bundan o kadar da emin değilim. Bizim yerimize geçtiler, biz 20 kişi kadardık, 300 kişi gönderilmişti yerimize geçmek için, bütün bir birlik yani...

Yoldan tepenin üstüne kadar bir sıra halinde dizildiler. Onlara verilen emir, bizim kaybettiğimiz noktaları saldırıp geri almaktı. Bana göre bu akıllıca bir karar değildi çünkü kaybettiğimiz noktalar güçlendirilmişti, o bölgelerden çok ateş açılıyordu.

O anda ben Ciberundalı “kayıp” Dimitris Konstantinu’yla birlikteydim. Sanırım İlias adlı arkadaşımız da vardı bizimle ve başkaları da  ama kimlerdi tam, emin değilim – ilk kez bir şey yiyecektik! Cumartesi’nden Pazartesi sabaha kadar hiçbirşey yememiştik, biraz suyumuz vardı diye biraz su içmiştik ama bir şey yememiştik. Çok yorgunduk, uykuya ihtiyacımız vardı. Aslında oradan ayrılıp uyumak için başka bir yer bulabilirdik ama orada kaldık, bir yer bulup orada uyuduk... Uyandığımızda ben Dimitris’le birlikteydim ve yalnızdık... Başka kimse yoktu...

 

SORU: Dimitris’i daha önceden tanıyor muydunuz?

MİKİ EFTİMİU: Tabii, çok iyi tanıyordum Dimitris’i. Aynı birlikteydik uzun zamandır ve çok yakın arkadaştık. Dimitirs çok iyi bir insandı, hep neşeliydi, çok yakın arkadaştık, sırlarımızı paylaşabiliyorduk. Solcuydu Dimitris, solcu bir aileden geliyordu – çok yoksul bir aileydi Dimitris’in ailesi, bir hayle kardeşi vardı.

Böylece uyandık ve kendimizi başbaşa bulduk. Ortalık çok sessizdi, ateş edilmiyordu...

Biz uyumaya giderken, bu birliğin saldırıya geçeceğini biliyorduk... Biz öğle saatlerinde uykuya yatmıştık, uyandığımızda öğleden sonra saat 3 ya da 4 sularıydı. Pazartesi gününden bahsediyorum.

Kalkıp yürüdük. Askerlerimizin birisinin öldürülmüş olduğunu gördük. Bizim yerimize geçen birlikten birisiydi, onu tanımıyorduk bu yüzden.

Bu da bana net biçimde, geri çekilmiş olabileceklerini gösteriyordu. Herhalde Kıbrıslırumlar geri çekilmişti, Türkler ileride olmalıydı ve biz ikisinin arasında kalmış olmalıydık. Etraf sessizdi..

Biraz keşif yapmak üzere yürüdük, belki birliğimizden birilerini bulabiliriz diye – hiç kimsecikler yoktu ortalıkta... Etrafa saçılmış silahlar, kurşunlar vardı, bunlar bizim tarafın silahlarıydı, atılmışlardı... Bu da bize, Kıbrıslırum birliğin geri çekilmiş olduğunu gösteriyordu. Bir tepeciğe doğru ilerliyorduk, tepenin öteki tarafından kazma sesi geliyordu, kimin ne kazdığını merak ettik, birbirimizi koruyarak, saklanarak ilerledik, tepenin arkasında neler olup bittiğini merak ediyorduk. Daha iyi duyabileceğimiz bir noktaya varmıştık... Türkçe konuşmalar duyunca, oradan ayrılmanın daha iyi olacağına karar verdik. Neden kazı yaptıklarına bakmak istiyorduk ama onları görebileceğimiz noktaya gidememiştik sonuçta. Çok dikkatli biçimde aşağıya indik, uyumuş olduğumuz noktaya... Sonra o bölgeden daha da aşağıya indik, yolun altında bize birazcık korunak sağlayabilecek bir yer bulduk. Burada bir süre kalalım diye düşündük – belki de bu hataydı diye düşünüyorum, orada kalmamız gerektiğinden daha uzun süre kalmak yani... Yavaş yavaş ve dikkatli biçimde, bizim askerlerin bulunduğunu sandığımız tarafa doğru ilerlemeye devam etmeliydik. Ancak şöyle bir kaygımız da vardı, bizim taraftakiler de geldiğimizi görünce bize ateş açabilirdi, kim olduğumuzu tam kontrol etmeden... Orada kaldık, gece oldu... Bir noktada “Şimdi durumumuz biraz daha iyi, en iyisi bunu sürdürmek” diye de düşündük. Sessizdi ortalık, bize şuraya buraya saldır diye emir veren yoktu, öyleyse burada kalalım diye düşündük. Karanlık bastırdı... Sonuçta bütün gece orada kaldık, “Tamam” dedik, “güneş doğunca, o zaman hareket ederiz...”

Güneş doğduğunda hemen harekete geçmedik çünkü bir araba Dikomo’ya doğru gitmeye çalışıyordu, bu da zaman alıyordu, onları sessizce izledik ve hareket etmedik.

Ayağa kalktık, miğferlerimizi taktık, harekete geçtik... Birisi “Ellerinizi havaya kaldırın!” diye bağırdı bize Rumca olarak. Bunu söyleyen bir Kıbrıslıtürk’tü. Ve çok yakınımızdaydı... Ama üst taraflardaydı... Dönüp baktık, 10 kişilik bir asker grubuydu bu, silahlarını bize doğrultmuşlardı. Ellerimizi havaya kaldırdık, Dimitris’le birbirimize baktık, “Ne yapalım? Kaçalım mı?” dedik. “Hade kaçalım, koşalım!” dedik ve koşmaya başladık. Biz koşmaya başlayınca ateş etmeye başladılar... Onlar ateş etmeye devam ederken ben daha çok cirileniyordum, koşmaktan çok... Yuvarlana yuvarlana iniyordum aşağıya çünkü çok dik bir yamaçtaydım... Bir yola ulaştım, yolun altı uçurumdu... O anda miğferimin de, silahımın da, kurşunlarımın da olmadığını farkettim. Ama bunları ne zaman kaybettim, bilmiyordum. Dimitris’i aradım ama onu göremedim. Ve orada kaldım bir süre, bakındım ama kimseyi göremiyordum. Olduğum yer korunaklıydı, bir süre kaldım orada böylece...

 

SORU: On kişilik Türk askeri grubuna ne olmuştu? Kıbrıslıtürk kılavuzla birlikte olan gruba yani... Kıbrıslıtürk mücahit herhalde onlara kılavuzluk ediyordu...

MİKE EFTİMİU: Bir noktada bir tanesini gördüm ancak daha sonra onları göremiyordum...

 

SORU: Yani peşine düşüp aşağıya inip sizi aramadılar...

MİKE EFTİMİU: Onların aşağıya doğru indiğini bir anlığına gördüm ancak daha sonra daha aşağılara inmiş olduklarını sanmıyorum... O dağlık, tepelik bölgede zaten aşağıya doğru koşamazsınız... Ben de kah koşarak, kah cirilenerek inmiştim aşağıya... Onlar da bunu yapmak istemiyordu herhalde, hele de elinizde silah varsa, bunu hiç yapamazsınız... Çok dik bir yamaçtı çünkü... Bulunduğum noktadan herhangi bir Türk askerini göremiyordum, bundan emindim – yukarılarda bir yerde kalmış olmalıydı bu on kişilik grup...

O noktada kaygılandığımı hatırlıyorum çünkü Rum tarafından da ateş açıldığını duyuyordum, bu daha sonra ağır saldırı altında kalacak olan bir Kıbrıslırum askeri birliğiydi. Onlar da ateş açıyordu!

Ancak uçurumda kendimi güvende hissediyordum ve yavaş yavaş harekete geçtim, yukarıya tırmandım ve Sihari’ye doğru yola koyuldum. Sonra da Sihari’ye vardım... Etrafta Türk askeri bulunup bulunmadığını kontrol ediyordum çünkü biliyordum ki Dikomo zaten ele geçirilmişti... Bunu anlatmadım size, Pazartesi günü Türk ordusu Dikomo’ya girmişti, Dikomo’nun düştüğünü biliyordum. Sihari’de köy boştu – daha yukarıya tırmanınca, birliğimizden bazı askerlerin bir dükkandan içecek birşeyler aldıklarını gördüm. Beni görüp tanıdılar ve bana seslendiler. Üstüm başım, tepelerden düştüğüm ve cirilendiğim için kan içindeydi, bunun için kaygılanmışlardı beni öyle görünce...

Beni bir araca bindirip Lefkoşa’ya, hastaneye gönderdiler...

Ertesi günü geri döndüm.

Önce hastanede yaralarımı sardılar, sonra da Stadyum’a gitmemi istediler, “Orada seninle ilgilenecek insanlar vardır” dediler çünkü hastane doluydu... Bir tür sahra hastanesi oluşturulmuştu “Hasibi”de (G.S.P.) yani Stadyum’da. Ertesi sabah bir anons yapıldı ve 361nci birliğe bağlı tüm askerlerin bir noktada toplanması isteniyordu. Bir landrovere bindim ve Sihari’nin hemen dışında bir noktaya gittim. Birkaç saat içerisinde gene ön cephedeydim, zorlukla hareket edebildiğim halde...

Ön cepheye tekrar gönderilmeden önce tüm birliğimiz yeniden toplanmıştı. Babam beni arıyordu – beni göremedi ama başkalarından benim sağ olduğumu öğrendi. Pek çok kişiye başımızdan geçenleri anlattım...Dimitris’in babasını ancak on gün sonra görecektim... Tekrar ön cepheye gitmiştik, bazı ateş açmalar oluyordu fakat tam bir saldırı şeklinde değildi bu. Sonra geriye, Kitrea’da (Değirmenlik) bazı zeytin ağaçlarının altına gönderildik. Dimitris’in babası işte oraya gelmişti, oğlunu aramaya...

Ben de Dimitris’in babasına olup biteni aktarmıştım... Zeytin ağaçlarının altında birkaç gün daha kaldık, 14 Ağustos 1974’te ikinci harekat başlamadan bir gece önce bizi yine ön cepheye gönderdiler, Girne dışına...

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 727 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler