1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Aslında Tımarhanede miyiz Acaba?
Aslında Tımarhanede miyiz Acaba?

Aslında Tımarhanede miyiz Acaba?

Bazı makamları işgal edenleri, kimi bakanları, milletvekillerini dinlediğimde, köşe yazarlarımızın bir kısmını okuduğumda, “bütün bunlar gerçek olamaz” diye düşünürken yakalıyorum kendimi. Önceleri, birilerinin aniden ortaya çıkıp, Truman Show

A+A-

 

 

Bazı makamları işgal edenleri, kimi bakanları, milletvekillerini dinlediğimde, köşe yazarlarımızın bir kısmını okuduğumda, “bütün bunlar gerçek olamaz” diye düşünürken yakalıyorum kendimi. Önceleri, birilerinin aniden ortaya çıkıp, Truman Show ya da Matrix’teki gibi bir kurgunun içinde olduğumuzu, bu yaşadıklarımızın gerçekle en ufak bir ilgisi bulunmadığını söylemesini bekliyordum. Son zamanlarda işler gittikçe vahimleşince, beklentim değişti. Şimdilerde, eğer iyileşmeyi becerirse aramızdan birileri, onların beyaz gömlekli doktorlarca dışarıya davet edileceklerini ve kendilerine, “bunca yıldır adının kuzey Kıbrıs olduğunu sandığınız bir tımarhanedeydiniz aslında. Artık iyileştiniz; gerçek dünya öyle bir yer değil” denileceğini düşünmeye başladım.

Ferzan Özpetek’in Şahane Misafir’ini izleyince bu düşünce bir kez daha çöreklendi beynime. Muhtemelen bu yazı yayınlandığında, birçok şehirde gösterimden kalkmış olacaktır film. Bu tımarhanede insanı düşünmeye davet eden filmlere biz delilerce rağbet edilmesi beklenemeyeceğine göre, Şahane Misafir’in haftalarca gösterimde kalması tuhaf olurdu herhâlde!

Oysa dikkatle izlendiğinde, bu filmde bizimle ilgili bir şeyler de bulabiliriz gibi geliyor bana. İtalya’da, Türkiye’de ve daha birçok ülkede olduğu gibi, bizde de geçmişle tam olarak hesaplaşılamadığından, hepimiz aslında hayaletlerle birlikte yaşıyoruz bizim olduğunu sandığımız evler(imiz)de. Doğru dürüst uyumamız, yalnız kalıp kafamızı dinlememiz, gerçek aşkı yaşamamız, rasyonel işler yapmamız ne mümkün o hayaletlerin çıkıp gitmelerini sağlamadıkça!? Peki ne zaman çıkıp gidecek o hayaletler? Ne zaman şöyle deliksiz bir uyku çekip, mutlu uyanıp, derin aşklar yaşayıp, doğru dürüst üretebileceğiz bu ülkede? Dahası ne zaman mümkün olacak, cinsel, etnik ve her türlü kimliğimizle gerçek anlamda barışıp, başkalarının kimliklerini tartışma konusu yapmadan, onları bize benzetmeye kalkmadan, herkesi eşit kabul ederek, barış içinde birlikte yaşamamız? Aslında bütün bu soruları tek bir soruda birleştirmek mümkün: Ne zaman sağalacak ruhlarımız?

Bence Özpetek’in filminde bir tek yanıtı var bu sorunun: Ne zaman başarırsak geçmişin ihanetleriyle, kötülükleriyle yüzleşmeyi, onlarla hesaplaşmayı ve geçmişin defterini dürmeyi, işte o zaman hayaletler çıkıp gidecekler evlerimizden. Onlar gidince, huzura ereceğiz; kimliklerimizle, kendi kendimizle ve çevremizle barışacağız ve nihayet, içlerinde yepyeni hayatlara başlayacağımız hakiki evlerimiz olacak bizim de.

Kanlıdere eskisi gibi akmasa da, geçmişle hesaplaşmadıkça, kanlar ve cesetler akıp gitmeye devam edecek rüyalarımızdaki derelerde. Hem de yalnızca o kanlar dökülürken, o cesetler toprağa düşerken yaşayanların değil, o günlerden çok sonra dünyaya gelenlerin rüyalarında da akmaya devam edecek o dereler. Geceleri rüyalarımız, gündüzleri hayallerimiz  hep o geçmişin işgali altında olacak. Huzurla uyuyamadıkça, huzurla nefes alıp veremedikçe daha da yorulacak ruhlarımız. Ruhları yorulanlarımız iyice unutacaklar aslında bir tımarhanede olduğumuzu ve hayatı bu tımarhaneden ibaret sanmaya devam edecekler.

Gösterimden kalkmadıysa henüz, lütfen izleyin Şahane Misafir’i. Kalktıysa, bir yerlerden korsanını falan bulmak hiç de zor değildir nasılsa bu tımarhanede! İzleyin ve evlerinizdeki iyi hayaletleri güzellikle uğurlamanın, kötü hayaletleri def etmenin yolları üzerinde kafa ve ruh yorun. Kafalarımızın ve ruhlarımızın yorulmadık bir tarafı kaldıysa tabii!

      

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

    

Bu haber toplam 988 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler