1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Aşk Üzerine Beş Tez
Aşk Üzerine Beş Tez

Aşk Üzerine Beş Tez

Şu sevgililer gününün sevdiğim tek yanı vardır: Günlük yaşamın hayhuyu içerisinde her zaman ihmal ettiğimiz aşk üzerinde bir kez daha kafa yorma fırsatı tanır düşünmeyi unutmamış olanlara. Işık Kitabevi de bu fırsatı kaçırmamıza izin vermedi bu yıl. 21 Şu

A+A-

 

Şu sevgililer gününün sevdiğim tek yanı vardır: Günlük yaşamın hayhuyu içerisinde her zaman ihmal ettiğimiz aşk üzerinde bir kez daha kafa yorma fırsatı tanır düşünmeyi unutmamış olanlara. Işık Kitabevi de bu fırsatı kaçırmamıza izin vermedi bu yıl. 21 Şubat günü yapılan “Aşkın Hâlleri” başlıklı panele konuşmacı olarak davet etti beni. Aşağıdaki yazı, bu Panel’de yaptığım konuşmanın metnidir. 

 

Birinci tez: “Aşk” sözcüğüne yüklenen mana zamana ve mekâna göre değişir

Rimbaud’dan bir dizeyle başlamak istiyorum bu yazıya. “Cehennemde bir mevsim”den bir dize. İki farklı şekilde çevrilmiş Türkçe’ye. Biri Özdemir İnce’nin çevirisi. “Yeniden keşfedilmelidir aşk, bu bilinen bir şey” diyor Rimbaud, İnce’ye göre.[1] Erdoğan Alkan ise, “Aşkınyeniden icadı gerek belli” diye çeviriyor aynı dizeyi.[2]

Öncelikle iki çeviri arasındaki farkın önemsiz olmadığını vurgulamak gerekiyor. Bilindiği gibi “keşif”, Türkçe’de, var olan ama var olduğu bilinmeyen bir şeyin bulunmasıdır. Amerika’nın keşfi gibi. İcat ise buluştur; yoktan var etmektir bir manada. Nicolas Truong’un Alain Badiou ile yaptığı söyleşiyi Türkçe’ye çeviren Orçun Türkay da, Alkan’ın izinden giderek “Aşkı yeniden icat etmeli, besbelli” şeklinde Türkçeleştirmiş Rimbaud’nun dizesini.[3]

Fransızca konusunda çevirmenlerin hangisinin haklı olduğunu tespit edecek kadar bilgi sahibi olmadığım için, haddimi aşıp, doğru olan şudur diyecek değilim elbette. Ama hangisi doğru olursa olsun, Rimbaud’nun dizesinden hareketle, “aşk” sözcüğünün tüm zamanlar ve mekânlarda aynı manaya gelmediği sonucuna vardığımı ya da en azından varmak istediğimi söylemek istiyorum. Çünkü icat edilecekse, bir şey yoktur ya da varken yok olmuştur. Keşfedilecekse de henüz bulunmamış ya da en azından kaybedilmiştir. Her durumda, bir yerlerde ya da bir dönemde olmayan veya bilinmeyen bir şey, başka bir yer ve zamanda var edilecek ya da bulunacak demektir. Eğer doğruysa akıl yürütmem, birinci tez, “aşk” sözcüğüne tüm zamanlar ve mekânlarda aynı mananın yüklenmediğidir.

 

İkinci tez: “Aşkı yeniden icat etmeli, besbelli”

İleri süreceğim ikinci tez, Rimbaud’nun dizesinin Türkay tarafından yapılan çevirisinden başka bir şey değildir. Bu dizenin içinde yer aldığı paragrafta şöyle diyor Rimbaud: “Kadınları sevmem ben: Yeniden icat edilmelidir aşk, bu bilinen bir şey. Güvenli bir konumdan başka bir şey istemez kadınlar. Güvenlik kazanılınca bir yana bırakılır yürek de güzellik de...”[4]

Rimbaud’nun cinsel yönelimiyle ilgili olabilir buradaki dizeler. Cinsiyetçilik dolayısıyla eleştirilebilir de. Ama “kadın” sözcüğüne çok fazla takılmadan okursak dizeleri, Rimbaud’nun esas itibarıyla neden şikâyetçi olduğu ortaya çıkar. “Aşk”ın güvenlik arayışının kafesine hapsedilerek iğdiş edilmesi, yaratıcılığından arındırılmasıdır Şair’in hazzetmediği. Güvenlik arayışı, güzelliğin de, yüreğin pır pır etmesinin de düşmanıdır.

Bu noktada felsefeyi bir an için bir yana bırakarak gözü sosyolojik ve sosyo-psikolojik araştırmanın nesnesi olarak magazine döndürmekte yarar vardır. Son dönemde çok yaygınlaşan evlilik programlarında eş adaylarının birbirlerine sordukları soruları hatırlayalım: “Nerede oturuyorsunuz? İstanbul’da yaşamayı düşünür müsünüz? Maaşınız ne kadar? Emekli aylığınız var mı? Çocuk var mı?” Peki beğenilmediyse bu sorulara verilen yanıtlar varılan sonuç nedir? “Sizden elektrik almadım. Çay içmemize gerek yok!”     

“Elektrik almak” aşka giden yolun başlangıcını ifade etmek için bugüne kadar bulunan en sakil, en sefil söz dizisidir herhâlde. Bununla birlikte onun sebeplerini incelemek daha önemlidir. Benim istediğim yerde yaşamayı kabul ediyorsa karşımdaki insan, rahat bir ekonomik durum vaat ediyorsa ve çoluk çocuk gibi huzuru bozacak unsurlar yoksa arada, “aşık olabilirim” karşımdakine. Görüldüğü gibi güzellik ve yürek değil, bir tür araçsallıştırılmış, ekonomikleştirilmiş akıl, güvenlik arayışıdır burada belirleyici olan. Ve kim ne derse desin, gerçek hayattaki seçimler de önemli benzerlikler taşımaktadır evlilik programlarındakilerle.

O hâlde, hiç duraksamadan, parmak arkasına saklanmadan söylemek gerekir: Bu duyguya “aşk” adını vermek manasızdır; sözcüğün içi boşaltılmıştır. Aslında bu hâliyle aşk keenlemyekundur, yani yoktur.

Belki en güzel İzzet Molla’nın beyti anlatır günümüz dünyasında aşkın yokluğunu:

 

Bir mevsim-i baharına geldik ki alemin

Bülbül hamuş hevz tehi gülsitan harab[5]

 

Hülasa: Madem ki keenlemyekundur, yoktur, bugün aşkın keşfedilmesi değil, yeniden icat edilmesi gerekir.

 

Üçüncü tez: Aşk risk almaktır

Evet, aşkı yeniden icat etmek gerektiği besbellidir. Çünkü aşk aslında risk almaktır. O nedenledir ki güvenlik arayışı, fırtınada yol almak için yapılmış bu gemiyi korunaklı limanlara çekme merakı, aslında onu farklılığıyla tanımlanır hâle gelen kimliğinden arındırmaktan, aşk olmaktan çıkarmaktan başka bir şey değildir.

Badiou, bu noktadan hareketle, günümüzde aşkın en önemli düşmanının güvenlik tehdidi olduğunu söyler. Aşkı rastlantıya bırakmaktan da, onun acı verme ihtimalinden de kaçınan anlayışla, kapitalizmin önemli icatlarından biri olan bir kavramı kullanarak, “aşk sigortası” söz dizisiyle dalga geçer filozof.[6]

Oysa aşk tam da kendisinde mündemiç olan risk dolayısıyla yaratıcı, değiştirici, dönüştürücü, tek kelimeyle devrimcidir. Onun nimetlerine ulaşmak, ona hakiki manada bulaşmak isteyen, teslimiyeti göze almalı, Baki’ye kulak vermelidir.

 

Ferman-i aşka can iledir inkiyadımız

Hükm-i kazaya zerre kadar yok inadımız[7]

 

derken Baki, herhâlde öncelikle her türlü riski göze alarak yola çıktığını söylemektedir.

 

Dördüncü tez: Aşk “ikinin sahnesi”nde[8] yaşanır

Üçüncü tezin en büyük tehlikesi, risk alarak teslim olmanın, aşık olunana teslim olmak şeklinde algılanma ihtimalidir. Teslim olunacak olan aşık olunan değil bizatihi aşktır. Çünkü aşık olunana teslim olmak sahneyi “bir”e terk etmektir ki o durumda aşkın yaşanacağı bir sahne kalmamıştır. Aşkta eriyerek yeni bir özneye dönüşmekle, aşık olunanda eriyerek yok olmayı, ikiden bire düşmeyi zinhar birbirine karıştırmamak gerekir.

“Aşk örgütlenmektir”[9] ve bugün hayalini kurmamız gereken, bizi yeni bir dünyaya taşıyacak örgüt, birinin diğeri/diğerleri üzerinde tahakküm kurmasının mümkün olmadığı bir birlikteliktir. Çünkü “aşk ... bir kurma işlemidir” ve kurulacak olan hayal de, sahne de, yaşam da, dünya da, “iki”nin bakış açısının eseridir.[10]

 

Beşinci tez: Dolayısıyla aşk, ötekiyle kurulan ilişkidir

“İki”nin sahnesinde, ikiden herhangi birinin diğerine karışıp yok olması da, her “bir”in kendi işine bakması da mümkün değildir.

Bu noktada günümüzde aşkı yok eden bir başka anlayışa değinmek farzdır. Aşk cinsel ihtiyacın tatmininden mi ibarettir?

Bu soruya efradını cami ağyarını mani bir yanıt verebilmek için cinsellikte son kertede her “bir”in ötekinin aracılığıyla zevk almaya baktığını, sonuçta zevkin yalnızca “bir”in zevki olduğunu, bu nedenle cinsel ilişki diye bir şeyden söz edilemeyeceğini söyleyen Lacan’ı hatırlamak gerekir. Ona göre, aşk cinsel ilişkinin kılık değiştirmiş hâli değil, cinsellikteki ilişkisizliğin yerini tutan, cinselliğin eksikliğini gideren şeydir. Yani aşkta özne “ötekinin varlığı”na erişmeye çabalamakta, kendinden öteye geçmeye çalışmaktadır.[11]

Oysa bugünün dünyasında “aşk” (birinci tez), “ben”in yani “bir”in fiziksel ya da güvence ihtiyacının bir aracıdır. Tam da bu nedenle yoktur, dolayısıyla onu icat etmek gerekir (ikinci tez). İcat edilecek aşk, bizi “öteki”yle yüzleştireceğinden, risk almayı kaçınılmaz kılar (üçüncü tez). Çünkü Sartre’ın dediği gibi, cehennem ötekidir. Ama bugünkü hâliyle aslında yok hükmünde olan aşkın yeniden üretilmesi için bu riski almak gerekir. Çünkü “aşk iki kişiliktir”[12] (dördüncü tez). Ve dahası, o iki kişi, birbirinin tahakkümü altına girmeyen, birbirinin varlığına erişmek için her şeyi göze alan, “öteki”ni kendi cenneti kılan, bu eşitler arası ilişkide (beşinci tez) dünyayı dönüştürmeyi deneyimleyen “örgüt”tür.    

      



[1] Arthur Rimbaud, Cehennemde Bir Mevsim-Illuminations, çev. Özdemir İnce, İstanbul, Can Yayınları, 1991, s. 74.

[2] http://piktobet.blogspot.com/2011/04/illuminationscehennemde-bir-mevsim.html, erişim tarihi: 19.2.2012.

[3] Alain Badiou-Nicolas Truong, Aşka Övgü, çev. Orçun Türkay, İstanbul, Can Yayınları, 2011.

[4] Bu kısım İnce’nin çevirisindendir. Bkz. Rimbaud, Cehennemde Bir Mevsim-Illuminations, s. 74. Ancak, ikinci cümlede İnce’nin tercihi olan “keşif” yerine “icat” sözcüğü kullanılmıştır.

[5] “Bu âlemin öyle bir bahar mevsimine geldik ki; bülbül susmuş, havuz boş ve gül bahçesi haraptır”. Necmettin Halil Onan, Açıklamalı Divan Şiiri Antolojisi, İstanbul, Sosyal Yayınlar, 1998, s. 452.

[6] Badiou-Truong, Aşka Övgü, s. 15-16.

[7] “Aşkın fermanına canla boyun eğeriz; kaderin hükmüne zerre kadar inadımız yoktur”. Onan, Açıklamalı Divan Şiiri Antolojisi, s. 164.

[8] Badiou-Truong, Aşka Övgü, s. 32.

[9] “Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler” dizesi Ece Ayhan’ın Mor Külhani adlı şiirinden alınmıştır.

[10] Badiou-Truong, Aşka Övgü, s. 32.

[11] Badiou-Truong, Aşka Övgü, s. 24.

[12] Ataol Behramoğlu’nun şiiri.

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1851 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler