1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Arka sokak sendromu!..
Arka sokak sendromu!..

Arka sokak sendromu!..

“Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış.” “Siyaset” sözcüğü sözlüklerdeki tanımlamasıdır. Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatı denildiğinde ise akla gelen soru ise aynen şöyledir: 

A+A-

 

 

                           

 

 “Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış.” “Siyaset” sözcüğü sözlüklerdeki tanımlamasıdır.  Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatı denildiğinde ise akla gelen soru ise aynen şöyledir: “ Sanat gibi birçoklarımız için gerçekliğe, güzelliğe ve özgürlüğe açılım yapan bir kavram nasıl oluyor da ‘siyaset’ gibi zıt bir olguyla birleşebiliyor.” Yine de anlam olarak ayrı ayrı değerlendirildiğinde ve dünyanın küresel köy” olma hızı düşünüldüğünde, her iki kelimenin de tanım sınırları çok da açık bir manzara oluşturmuyor. Özellikle sanat kelimesi hala kullanılmakta ve fakat anlamı “salt” güzellik olmaktan öteye geçmiştir. Sanat Tarihi eğitiminde “giriş” dersleri belli bir yöntem ve düzen doğrultusunda işlenir. Öncelikle sanat tanımlanır, “biçim verme” eylemi kavrandıktan sonra da sanatın dalları işleyiş kolaylığı açısından ele alınır. Bu kabataslak sanatı dallarına ayırma uğraşında yerleşen “sabit” başlıkların/bölümlerin artık günümüzde çeşitlendiğini, genişlediğini ve disiplinlerin girift bir hal aldığını söylemeliyim. Bu söylediklerim tam anlamıyla güncel sanat ortamı için geçerlidir. Belki de bu çeşitlenen, genişleyen ve girift bir yapıya dönüşen ortamdan dolayıdır ki, güncel sanatın, birçokları için, anlamsızlaşması/anlaşılamaması (!). Diğer önemli bir husus ise Sanat Tarihi öğretisinin “geleneksel” kalıplaşmış eğitim sınırlarından öteye adım atmamakta direnmesidir! Sonuç olarak, Sanat Tarihi içerdiği sanat kelimesinin özgür ruh haline rağmen, kendini özgürlüklerin üretilme biçimi olarak algılamamakta devam etmektedir. Diğer bir deyişle ısrarcı ve inatçı benmerkezci düşünce yapısı içinde kendi kendine yaşamaktadır. Bu noktada Hubert Damisch’in açıklaması, beni biraz olsun kasvet bulutlarından arındırarak, eğitim aldığım ve ders verdiğim kutsal alanıma karşı iyi niyet tohumları yeşertmem için gereken sera ortamını az da olsa veriyor: “Beni ilgilendiren sanat tarihi değil, sanat üstüne neyin sorgulanacağı!” Sanat tarihinin “özerk” bir disiplin olması gibi hümanist düşlerim hala direniyor; ortamın tüm aksine hal ve gidişatına rağmen!

 

Şüphesiz kitle iletişim sürecinin endüstri devrimiyle birlikte şu yaşlı dünya yüzünde yaşamda öncelikli yer edinmesi tartışmasız gerçektir. Bununla birlikte “politik imge  sanatta ve sanatçı da ana sorunsal haline gelmiştir.  Feodal sistemin yıkılışıyla birlikte ortaya çıkan çağın adı,  yerinde bir tabir olarak “Kitle Kültürü Çağı”dır. Bu tanımlamayı bize getiren iki büyük yıkım yaşamıştır dünya ülkeleri: Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı. “Tüket ve mutlu ol!” sloganı genetik kodlarımıza işlenmiş durumda! Tükettiği kadar var olan kültürler(!) için Adorno özellikle de Amerikan kültürünü, önceleri “kitle kültürü” olarak tanımlamıştır. 1940’lı yılların sonlarından itibaren -ki belirtilen sürecin ibresi İkinci Dünya Savaşı sonrasına işaret etmektedir- “kültür endüstrisi” deyiminin daha doğru olacağına karar vermiştir. Neden? Çünkü “kitle kültürü” deyimiyle apaçık: kitlelerin ürettiği kültür anlaşılmaktadır. Kendiliğinden ortaya çıkar. Hâlbuki yeni kültürün yöneticileri büyük sermaye sınıfı değil miydi? Hala daha değil midir? Kısaca son 20-30 yıl içinde sanat ve siyasetin sınırlarındaki bulanıklığın bulaşıcı bir virüs gibi etkilediği toplumlarda, “kültür endüstrisi” denilen hastalığa dönüşerek, “şunu kullan ve farklı ol” sloganın programladığı bireylere dönüştüğümüzdür.

 

İki savaşın etkisi ve Modernizm sonrasında sanat ortamında oluşmaya başlayan ve daha güncel konulara kilitlenen “Çağdaş Sanat” akımları ile birlikte sanat ve siyaset sözcüklerine bir yenisi daha eklenir: Propaganda. İşte bu noktada “bu zıt kutupların içine nasıl oluyor da sanat yerleşiyor?” sorusu gündeme taşınır. Sanat eleştirmenleri son zamanlarda sanatta, politika ve propagandadaki “politik imgeleri” yorumlama biçimlerini ayrıcalıklı olarak inceliyorlar ve konuyla ilgili özellikle de güncel sanat bağlamında sanatçıların “geleneksel çizgi dışındaki” tavırlarına yazılarında geniş yer veriyorlar. Tabi ki yeni sorular da gündeme taşınmıştır. Sanatın anlamındaki “estetik” kavramının varlığı veya değişimi akla gelmektedir. “Mesajın estetik beğeniyi ve tercihi geri plana itmesi söz konusu mudur?” endişesi ortadadır. Siyasetin ideolojik değerleri estetiği nasıl tetikleyecektir? “İdeoloji” ve “estetik” aynı düzlem üzerinde bağımsız olabilecek midir? Sonuç olarak sanatın içindeki gizil anlamlar özgürlük ve özgünlüktür. Güncel sanat seçkilerinin ve beğenilerinin de tartışıldığı bir platformda sanat ve siyaset el ele vererek sanatsal çalışmaların/işlerin politik bir amacının olabileceğinin altını çizmeye çalışıyorlar. Evet, sanatçı olmak oldukça çilekeş bir uğraş… Bu insanoğlunun var olduğu günden bu yana böyle olmuştur.  Mağara duvarlarına attığı her çizgiden bugün boya satın alıp, reklâm afişleri yapan, her türlü doğal malzemeyi hatta doğayı, bedenini, teknolojiyi yüzey olarak kullanan ve daha birçok şeyler üreten kişi… Susan Sontag’ın deyimiyle “Sanatçı: Örnek bir Çilekeş”tir.

 

Geleceğin temeli bugünden atılırken “toplum” kelimesinin anlamı bizler için daha da önem kazanmalıdır. Bugünün toplumu, yüzü geleceğe dönük bireyler yetiştirmek zorundadır. Kıbrıs’ta siyasilerin/siyasetin sanattan beklentisi nedir? sorusunun yanıtını çok merak ediyorum. Geçmişle bugün arasında, aynı masada gelecek adına bir araya gelirken, liderlerin aldıkları kararlarda sanatın estetik dilini kendi adıma okumayı umut ediyorum. Beklentilerin umuda ve okuyan okumayan herkesin anlayabileceği dile dönüştüğü alan, sanattır. Geleceğin bireylerinin kültür ve sanat alanında donanımlı yetişmesine en az siyaset ve bilim kadar ihtiyacımız vardır. Bu nedenle her sanatçının söylemine Lefkoşa ve Ankara arasındaki kilometre ve zaman farkına rağmen “Kıbrıs’ın gerçek sanat belleğinin artık oluşmaya başladığı umudunu görerek” belki de orada yaşayan sizlerden daha çok kendi adıma gözlerimi, kulaklarımı, aklımı ve düşüncelerimi çevirmiş durumdayım. Artaud’un sözü bu paragrafın son cümlesi olarak gereken mesajın –iyi niyetle, umuyorum- yerine ulaşacağına beni ikna ediyor: “Ciddi olan bu dünyanın düzeninden sonra, başka bir düzenin olduğunu bilmemizdir.”

 

Peki, sergi açmakla, etkinlikler düzenlemekle, tüm sorunlar çözülecek mi? diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Yanıtım “Evet!” değil, ama “Hayır!” da olmayacak. Bir başka soruyla cevabımı kendi açımdan vermeye çalışacağım: “Sanatçılar ve siyasilerin bir araya gelmesi sakıncalı mıdır?” Sanat ve siyaset ayrı ayrı düşünüldüğünde kendi sınırları içinde anlam bulanıklığı olduğunu söze başlarken vurgulamıştım. Ve daha birçok soru peş peşe sıralanmıştı. Bugün için “siyaset” dediğimizde veya “sanat” dediğimizde ne kastediyoruz? Öncelikle her iki kelimenin dünya çehresinde geçerli olan anlamları önemlidir. Şu da bir gerçek ki bulanıklığa ve netsizliğe rağmen “Sanat ve Siyaset” insanoğlunun var olduğu günden bugüne uzun bir geçmişi paylaşan kader birlikçisidirler. Monarşik ve demokratik yönetimli toplumlar aşamalarında sanatın anlamı, siyasetin manevra alanına göre kendi anlamını biçimlemiştir. Biçimliyor. Biçimlemeye de devam edecektir!

 

Son söze geldiğimde Lev Kreft’in “sanat ve siyaset” adlı makalesinden anımsayabildiğim şu cümleleri sizlerle paylamak istiyorum: “Herkes çıplak gözle gökyüzüne bakabilir. Güzel olduğu kesindir, ama orada ne gördüğümüz, görüntüyü yerleştirdiğimiz çerçeveye bağlıdır.  

 

Sanat’ın arka sokak sendromuna yol açan toplumdaki anlamının bi’ şekilde iyileştirilme vakti gelmiştir de, geçiyor bile!

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1229 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler