1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ARGONYA VE FADIL DEĞİRMENCİOĞLU
ARGONYA VE FADIL DEĞİRMENCİOĞLU

ARGONYA VE FADIL DEĞİRMENCİOĞLU

Stella Aciman: ‘Bir memleketi öğrenmenin en iyi yolu, ülkeyi yerli halkla birlikte gezmektir diye düşünenlerdenim.’ Bu düşüncemin yanlış olmadığını geçen Pazar günü bir kez daha anladım.

A+A-

 

Stella Aciman

 

‘Bir memleketi öğrenmenin en iyi yolu, ülkeyi yerli halkla birlikte gezmektir diye düşünenlerdenim.’ Bu düşüncemin yanlış olmadığını geçen Pazar günü bir kez daha anladım. Kıbrıs’a mart ayı geldiğinde, tabiat uyandığında, doğanın bizlere bahşettiği yüzlerce değişik çiçek topraktan yüzlerini göstermeye başladığında içimdeki heyecan da başlar. Sekiz senedir dolaştığım Kıbrıs’ta; hala bilmediğim, keşfedemediğim yerlerin olması ise ayrı bir sevinç oluşturur içimde. Ruhum; Kalkanlı’daki asırlık zeytin ağaçlarının gölgesinde, rengârenk ve hepsi birbirinden farklı orkideleri seyrederken, medoş lalelerinin narin görüntülerini izlerken huzur bulur. Bu güzellikler karşısında içim serinlerken, o patika yollarda gördüğüm pet şişeler, naylonlar, kutular ise içimi acıtır ve beni ‘ne kadar duyarsızız’ diye düşünmeye iter.

Geçen Pazar günü Kıbrıslı dostlarım Hürnur-Mehmet Tayyar çiftinin ‘sizi güzel bir yere kahvaltıya götüreceğiz’ sözü üzerine yine yollara düştük. Güneşin kaprisli bir gününe denk gelmiştik. Yüzünü bir gösteriyor bir saklıyordu. Hatta bir ara tepemize yağmuru bile saldı ama ne yaptıysa keyfimizi çalamadı.

Güzelyurt’un yeşili arasından geçerek Doğancı kavşağına geldik. Sol tarafta salkım söğütlerin altında saklanmış ahşap ağırlıklı mekânın önünde durduk. ‘Argonya’ yazıyordu ahşap tabelanın üstünde. Sol tarafta küçük bir çiçekçi, sağ tarafta ise günlük el yapımı ürünlerin satıldığı küçük bir dükkân. Ön kapıdan içeri girdiğinizde soğuk günlerde kahvaltınızı yapabileceğiniz salonla karşılaşıyorsunuz. Ardından, size ağaçlar ve çiçeklerin süslediği bahçe ‘merhaba’ diyor.

Birbirinden lezzetli çörekler, börekler, tahinliler… Sıcak sıcak masanızı süslüyor. Yemeğe doyamıyorsunuz. Masaya gelen çaydanlık ve demliğin altında ısıtıcısı bile var. Sonrası ise anlatılmaz… Yaşanır!

Bu kahvaltı mekanını bize kazandıran Fadıl Değirmencioğlu’nun renkli bir kişiliği olduğunu anlayınca, konuşmak ve sizlerle paylaşmak istedim… İşte Fadıl Değirmencioğlu ve Argonya!

 

Argonya’nın anlamı nedir?

Argonya, yabani zeytin demektir. Düşündük ve her kesime hitap edecek bir isim olsun dedik.

Mekânınızı ne zaman açtınız?

Beş yıl önce açtık burayı ama o zamanlar çiçekçilik yapıyorduk.

Dönüşüm nasıl ve ne zaman oldu?

Ben yıllarca oto boyama işi yaptım. Bu arada İngiltere’den araba ithal ediyor, burada satıyordum. Zaman içinde döviz fiyatlarındaki değişimler yüzünden zarar etmeye başlayınca işimi bıraktım. Bu arazide önce hayvancılık yapmaya başladım. Aynı anda yıkık dökük olan bu evi kendi ellerimle onardım.

Sonra?

Kızım Lefke Üniversitesi’nde satın alma müdürüydü, işinden ayrıldı. Altı ay işsiz kalınca bunalıma girdi. Kızıma, ‘böyle bir yerimiz var, gel sana bir iş açalım’ dedim. İlk önce küçük bir çiçekçi dükkânı ve serayı açtık ama çiçek her zaman sürümü olan bir şey değil. Düşündük, araştırdık ve kızımla hamur işine girmeye karar verdik.

Tüm hamur işlerini odun ateşinde mi yapıyorsunuz?

Evet… Köy ekmeğini, çöreği, kabak böreğini, zeytinli-hellimliyi, tahinliyi ve sini katmerini odun fırınında yapıyoruz. Bunların yanı sıra nor, kıymalı ve hellimli böreğimiz var. Kızımla bu ürünlerin yanına daha ne koyabiliriz diye sürekli araştırma yapıyoruz.

Dışarıdaki dükkânınızda sattığınız ürünlerin içinde en çok hangisine talep fazla?

Köy ekmeğimiz başta olmak üzere diğer hamur işlerine, yoğurta, nora, çakıstese çok talep var.

Ailece mi çalışıyorsunuz?

Biz kızımıza açtık burayı ama annesi ve ben de buradayız. Hafta sonları yoğun oluruz. O zaman da üniversite öğrencileri buraya çalışmaya gelirler.

Gördüğüm kadarıyla Güney’den de gelenler var…

Evet, çok gelirler. Çoğu beni tanır, Rumca da bildiğim için rahat ederler burada.

 

ARGONYA’DAN TMT YILLARINA

Siz eski TMT’cisiniz, değil mi? Biraz o günlerden, yaşadıklarınızdan söz eder misiniz?

1963’ lere gidersek… 18 yaşındayken annemin yanına Limasol’a gitmiştim. Üvey babam polisti. O yıllarda Rum ve Türk polisi birlikte görev yaparlardı.. Yirmi yaşımda elime küçük bir tabanca geçmişti. Koyduk cebimize ve Hasan Değirmencioğlu ile yollarda devriye gezmeye başladık. Birilerine bağlı değildik, ikimiz mahallemizi koruyorduk.  

TMT ‘ye girişiniz nasıl oldu?

63 olayları başlamıştı. Bizim orada bir sinema vardı. Bir gece baktık ki gelen herkes o sinemaya giriyor. 10-15 kişi içeri girmişti. Hasan’a ‘her gelen sinemaya giriyor, bir şey var herhalde, hadi gidip bakalım’ dedim. Biz de girdik sinemaya, sıraya geçtik ama biz parola falan bilmiyorduk. Kapıda duran biri elindeki feneri sıradakinin yüzüne tutup, bakıyor ve ‘geç’ diyordu çünkü çağırdığı adamları tanıyordu. Sıra bize gelince adam bize ‘siz burada ne arıyorsunuz?’ diye sordu. Biz de ‘görev yapalım diye geldik, bize de görev verin’ dedik. O zamana kadar herhangi bir yere kayıtlı değildik. Bize ‘sizleri tanıyoruz ama siz burada bir şey görmediniz. Yarın Sedat Simavi Okuluna gelin, sizi bekliyorum’ dedi.

Gittiniz mi?

Tabii gittik. Arkadaşımla yeminimizi ettik ve göreve başladık. Sonra mücahitlik başladı. Limasol’da kum torbalarıyla barikatlar oluştururduk o yıllarda. Çarpışmalarda ben sabotaj ekibinde çalışırdım.

O dönemde mi evlendiniz?

Evet, o dönem eşimle evlendim ve cebimde 60KL. ile Limasol’dan firar edip Gaziveren’e geldim. O zamanlar yollar böyle değildi tabii, gidip gelmek çok zordu. Rumlar yolları kesiyordu. Mücahitleri yoldan toplar, götürürlerdi ve gidenler kaybolurdu. Buraya geldikten sonra ‘beni Lefke sancağına dâhil edin’ dedim. Burada başladım ve 1974 Barış Harekâtına kadar on yıl mücahit olarak görev yaptım.

Mücahitlikten para alır mıydınız?

O zamanlarda mücahitlere para veriyorlardı ama ben hiçbir zaman almadım çünkü çalışıyordum. Tahtadan küçük bir garaj yapmıştım. Orada kaporta işleri yapıyordum, yani gündüz çalışıyor gece mücahitlik yapıyordum.

O günlerden unutamadığınız bir anı var mı?

1974 Barış Harekâtı’nda buradaydım. Barış Gücü’nün yeri benim garajımın arkasındaydı. Rumlar Gaziveren’e giremesin diye arabaları yolların girişine bırakırdık. Çok zorluk çektik ama köyümüz teslim olmadı. Lefke düştü… Emirleri oradan alıyorduk. Bize ‘teslim olun’ dediler, teslim olduk. Rumlar bizi yola dizdiler. Bir EOKA askeri bana Rumca ‘hani anavatanınız gelip sizi kurtaracaktı?’dedi, Barış Harekâtı’nın ikinci aşaması henüz olmamıştı. Rumlar Türk askerlerinin buraya gelemeyeceklerini sandılar. O anda Rumlara cevap veremedik tabii, yoksa vuracaklardı. Sonra onlardan biri ‘onun anavatanı geldi, hani senin baban nerede?’ dedi.

Teslim olduktan sonra neler oldu?

Bizi 15-20 gün esir tuttular Güzelyurt’ta. Harekâtın ikinci aşaması başlayınca bizi Limasol’a götürdüler ve sorguya aldılar. Rumlarla çok iş yaptığım için aralarında beni tanıyanlar vardı. Sorguda,  vurulan Rumların kimin tarafından vurulduklarını öğrenmek istiyorlardı. Bizi tuttukları yerde yüksek kerpiç duvarlar vardı. Şimdi olsa o yükseklikteki bir duvardan atlayamam ama kapıdan çıksam beni vuracaklar. Esirlerin arasında 16 yaşında bir çocuk vardı. Onu omuzlarıma aldım ve duvardan atlattım. Ben de geriledim ve koşarak duvarın üzerine çıktım ve atladım. Hala nasıl atladığımı bilmiyorum. Bu anımı hiç unutamam.

VE TEKRAR ARGONYA

Burası ne yolu oluyor?

Burası Doğancı kavşağı oluyor, Gaziveren bölgesi de deniyor, Gaziveren, Doğancı ve Yeşilyurt’un ortasında bulunuyor burası. Diğer kızım İstanbul’da yaşıyor, Turizm Bakanlığında çalışıyordu, farklı yerleri bilir, masalarda gördüğünüz bu çaydanlıklar için kullandığımız ısıtıcıları onunla aldık.

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1008 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler