1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ARAŞTIRMALAR…
ARAŞTIRMALAR…

ARAŞTIRMALAR…

1991 yılında İstanbul Üniversitesi araştırma grubunu kurarken, sosyal bilimlere ilgili yeni mezun bir iletişimci olarak merakım Türkiye’deki sosyal ve siyasal davranışları ölçümleyecek “yerli” bir sistemin kurulup kurulamayacağıydı. Amer

A+A-

 

 

1991 yılında İstanbul Üniversitesi araştırma grubunu kurarken, sosyal bilimlere ilgili yeni mezun bir iletişimci olarak merakım Türkiye’deki sosyal ve siyasal davranışları ölçümleyecek “yerli” bir sistemin kurulup kurulamayacağıydı. Amerikan menşeili “kamuoyu araştırmaları” dediğimiz şeyin Türkiye toplumunun gerçek anlamda nabzını ölçmeye yetmeyeceğini düşünüyordum.

Bizimki gibi insanların siyasal tercihlerini, kişisel düşüncelerini açıklama konusunda çekinceli davrandığı; hala “uyarılmış oylama” dediğimiz, aile büyüklerinin ya da başka “otoritelerin” belirleyiciliğinde davranış geliştirdiği, karmaşık etnik-sosyal örgülü toplumlarda, yerelleştirilmemiş batılı tekniklerin yetersiz kalacağı inancındaydık. Bu minvalde pek çok “deneysel” araştırma yaptık arkadaşlarımla.

Akademik olarak iştahlı olmanın yetmediği, zor bir konuydu… Daha o dönemde seçmen davranışları, özellikle de “kararsız seçmene” yönelik derinlemesine analizler ilgimi çekiyordu. Nitekim bu konuda, bugün “cahil cesareti” diyebileceğim, “acayip” geniş ölçekli sayısız araştırma yaptık. O zamanlar SPSS gibi hayatı kolaylaştıran programların, gelişmiş bilgisayar teknolojisinin olmadığını söylememe gerek yok…

Artık araştırmacılık dev bir sektöre dönüştü. Ulusal ve uluslararası düzeyde denetim mekanizmalarının işletildiği, araştırmacıların belirli standartlara uymak zorunda oldukları bir dönemdeyiz. Ben, zaman içerisinde profesyonel yoğunlaşma gerektiren “araştırmacılık” alanından başka alanlara yöneldim ama araştırmalara olan ilgimi, “araştırma okuyuculuğu” kimliğimi hep korudum.

Bugün artık bir araştırma raporuyla karşılaştığımda öncelikle araştırmayı yapan kuruluşun referanslarına bakıyorum. Örneğin ESOMAR, WAPOR, TAMOR, TÜAD gibi ulusal, uluslararası araştırma platformlarının üyesi olmayan ve herhangi bir bağımsız meslek kuruluşu tarafından denetlenmeyen ya da en azından bir akademik ilişkisi olmayan kuruluşların ürettiği araştırmaları “kuşkuyla” karşılıyorum.

Hiçbir ciddi araştırma kuruluşunun, araştırma raporlarını sunarken “güvenilirlik” ve “geçerlilik” gibi yaşamsal kriterlerden taviz vermeyeceğini ve bunu “profesyonel okuyucuya” kanıtlayacak dataları esirgemeyeceğini biliyorum.

Frekans tablolarla “savsaklanmış” işlerle; emek verilmiş, karşılaştırmalı datalarla, derinlemesine analizlerle zenginleştirilmiş “derdi olan” işleri birbirinden ayırabiliyor, dolayısıyla “okuyucuyu manipüle etmeyi” amaçlayan sunuşlarla “tatmin etme endişesi taşıyan” sunuşlar arasındaki farkı sezebiliyorum. Yeni araştırma teknikleri heyecan veriyor örneğin…  İşte “araştırma okuyuculuğunun” zaman içerisinde bana kazandırdıkları bunlar.

Belirli dönemlerde gazetelerde yayınlanan “dev kamuoyu araştırmaları” özellikle okuyucuya sunuş teknikleri nedeniyle kafa karıştırıyor. Gazete yöneticilerini anlayışla karşılamak gerekiyor, zira onlar ellerine geçen araştırma raporlarından olabildiğince “sansasyonel” sonuçları manşete çıkartma derdindeler. Keşke gazete yöneticileri, araştırma yayınlarken bu araştırmayla ilgili farklı disiplinlerden araştırmacı, sosyal bilimci vb. uzmanların kısa yorumlarına da başvursalar ve araştırmayı okuyucuya bu görüşlerle birlikte sunabilseler. Ne yazık ki bu alışkanlık yok.

Oysa bir araştırma, yüzlerce, bazen binlerce tablo ile birlikte gerçek anlamda “okunabilir”. En çok seçim dönemlerinde karşılaşıyoruz bunlarla. “Falanca parti yüzde şu kadar, filanca parti şu kadar” diye… Böyle bir manşetle karşılaştığımda, öncelikle bunun bir “seçmen eğilimi araştırması” olup olmadığına bakarım ben. Zira “seçmen eğilimini” ölçmeyi hedefleyen bir araştırmanın modellenmesinden, soru formlarının oluşturulmasına, sorgulama tekniklerine kadar “çok özel” şartlarının bulunması gerekir. Ama çok amaçlı bir araştırma içerisinde bir de “bugün seçim olsa…” sorusu eklenmiş ve seçmenin söylediği ile gizlediği arasındaki ayrıma odaklanmamış bir araştırmanın şak diye önümüze koyuverdiği “bugün seçim olsa…” “sonucu” ciddi bir marjla değerlendirilmelidir… Bir “seçmen eğilimi” araştırmasında bile karşımıza çıkan “falanca parti önde” bulgusu, farklı verilerle desteklenmediğinde, kelimenin tam anlamıyla “havada kalır”…

Siyasi parti yönetici ve sempatizanları ile medyada kalem oynatanlar genellikle bu “sansasyonel araştırmalar” üzerinden kendi meşreplerine göre sonuçlar çıkartarak tavır alıyorlar.

“Sonuçlar” hoşumuza gitmiyorsa araştırmayı ve araştırmacıyı yerin dibine sokuyor, hoşumuza gidiyorsa da doğruluğuna biat ettiğimiz “sonuçların” ölümüne savunusuna geçiyoruz. Çok tuhaf!

Ne yazık ki, araştırmaların “sansasyonel” ve genellikle de kaynak datalara ulaşılamadığı için “geçerliliği ve güvenilirliğini” test etme olanağı tanımayan sunuluşları, isteyerek ya da istemeyerek de olsa “manipülatif” sonuçlar doğurabiliyor.

Eski kafalı bir iletişimci olduğumdan mıdır nedir, gazetelere ve gazetecilere de, araştırmacılara da “manipülasyon” amaçlı sunuşları yakıştırmamam. Buna inanmak ta istemem. Dolayısıyla, herhangi bir gazetede manşete çıkartılan araştırmanın samimiyetinden, iyi niyetinden, manipülatif amaçlar taşıyıp taşımadığından kuşku duymam.

Siyasi parti yönetici ve sempatizanları ile medyada kalem oynatan arkadaşlara naçizane tavsiyem, ulaşabiliyorsanız araştırmanın orijinal raporuna ulaşıp bunu uzmanlarla değerlendirdikten sonra o araştırma karşısında olumlu ya da olumsuz bir tutum almalarıdır. Eğer orijinal rapora ulaşılamıyorsa, yayınlanmış verilerin aynı dönemde yapılmış başka araştırmalarla karşılaştırılması bir yöntem olabilir.

Bütün bunlardan daha da önemlisi, en kötü sunulan araştırmanın bile okuyucuya, siyasi parti yönetici ve sempatizanlarına yönelik mesajlar içerdiğine inanırım.

Sonuçta her veri bize bir “dert” anlatır. Savunuya veya saldırıya geçmek yerine o “derdi” doğru okumaya çalışmak, o bilgiyi elimizdeki diğer verilerle karşılaştırmak ve bu “en kötü” olduğuna inandığımız işten bile yararlı sonuçlar elde etmeye çalışmak bence en doğrusu…

Kaldı ki bugün artık siyasal eğilimleri ölçümlemek için kamuoyu araştırmaları tek yöntem değil. Siyaset bilimciler pek çok tekniği bir arada kullanarak, medyayı doğru analiz ederek, internetin sağladığı dev erişim olanaklarından yararlanarak toplumsal yönelimleri “zamanında” algılayabilir hale geldi. Batı’da ve Türkiye’de işini ciddiye alan siyasi oluşumlar bu meseleyi ciddiye alıyor ve büyük profesyonel ekiplerle çalışıyorlar.

1996 yılında sevgili dostlarım Prof. Dr. Nilüfer Narlı ve Ali Gizer ile birlikte çok kapsamlı bir araştırma dosyası hazırlamıştık. “Türkiye’nin Siyasal Haritası” başlıklı bu çalışma Milliyet Gazetesi’nde içeriğinden en küçük bir taviz vermeksizin, sansasyonel ucuzluklara yeltenilmeksizin 10 günlük bir yazı dizisi olarak yayınlandı. O çalışmada, daha 1996’da “merkez partilerin hızla eridiğini” söylüyor ve toplumun yeni siyasal arayışlara yöneldiğini vurguluyorduk. “Merkez” ile “çevre” yer değiştiriyordu ve o günün “marjinal” parti ve oluşumlarının geleceğin “merkezini” oluşturmaya aday hale geldiğine işaret ediyorduk. Entelektüel çevrelerde ilgi uyandıran bu çalışmaya dönemin merkez partileri dudak büktü. Yazı dizisinin yayınlanmasını takiben bizi merkez sağdan dönemin önemli bir siyasetçisi Ankara’ya davet etti. Birlikte yemek yiyip, çalışmalarımızı uzun uzadıya dinledi. Yemekteyken masamıza dönemin merkez solundan önemli bir siyasetçi uğradı. Ev sahibimiz bizi tanıtıp çalışmamızdan söz ettiğinde, merkez sol siyasetçi elini havada sallayıp, “boş işler bunlar” diyerek yanımızdan ayrıldı.

Bu olayın üzerinden sadece 5 yıl sonra, 1996’nın merkez sağ ve sol partileri sandığa çakılmış, yerine yepyeni bir parti kurularak iktidara gelmişti…

Demem o ki… Araştırmalar ve araştırmacılarla ne kavga ediniz ne de onları abartılı bir yere koyunuz. Sadece yararlanmaya çalışınız…

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1688 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler