1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Arap Baharı' ve Obama...
Arap Baharı ve Obama...

'Arap Baharı' ve Obama...

“Arap Baharı” olarak da tanımlanan Orta Doğu’daki siyasi gelişmeler, önceki yazımda da belirttiğim gibi beklenen, öngörülen giderek yükselen bir siyasi hat üzerinden gelişmediği için başta ABD’yi ve uluslararası toplumu hazırlıksız

A+A-

 

 

“Arap Baharı” olarak da tanımlanan Orta Doğu’daki siyasi gelişmeler, önceki yazımda da belirttiğim gibi beklenen, öngörülen giderek yükselen bir siyasi hat üzerinden gelişmediği için başta ABD’yi ve uluslararası toplumu hazırlıksız yakalamıştı. 2008 yılı sonunda göreve gelen Obama yönetimi, elbette Bush döneminin yarattığı ağır tahribatı çok net bir şekilde saptamakla birlikte, ileriye yönelik nasıl, ne yönde adım atacağına işaret etmiyordu.

Evet, Irak savaşına açıkça karşı çıkan ve göreve geldiğinde askeri Irak’tan çekeceğini belirten cesaret sahibi bir Başkan ile karşı karşıyaydık. Ancak yaratılan tahribatın, acının, yıkımın belki doğrudan olmasa da sorumluluğunu üstlenmek ve tahrip edilen siyasal ve sosyo kültürel yapıların “iyileştirilmesi”nde rol almak daha doğru olmaz mıydı?

Obama, özellikle Orta Doğu bağlamında “terörizme karşı küresel savaş” gibi doğrusu islam dünyasında yeni bir “haçlı seferi” olarak algılanan Bush yönetiminin dış politikasından farklı bir politika sergileyeceğinin işaretini Kahire konuşmasında vermişti. O konuşmada, tarihsel olarak ABD’nin İslam kültürü ile özel ve önemli ilişkisi yanında, islam dünyasının barış kültürü için değerine vurgu yapıyordu.

O konuşmada, Bush dönemindeki politikaları da eleştiren Obama, neredeyse özür dileyecek bir uslup ve içerikte konuları ele almayı tercih ediyordu. Önemli bir nokta ise, ABD’nin bundan böyle “demokrasi havariliğine” son vereceğini belirtmesiydi. Bush döneminin sert ve acımasız politik duruşundan uzaklaşarak daha pragmatik hatta realist bir çizgide dış politika yapacağının altını çiziyordu.

Geçtiğimiz şubat ayında bir aylık değişim programı çerçevesinde bulunduğum ABD’de neredeyse herkesin (diplomat, akademisyen, siyaset adamı v.d) gündemi Mısır’dı. Aslında Mısır’da ne olup bittiğini hem anlamlandırmakta zorlanıyorlar hem de ABD’nin ne yapabileceği konusundaki kafa karışıklığını yansıtıyorlardı.

Çünkü dikkat ederseniz, 2009 ve 2010 yılları, Obama yönetimi açısından İran, Suriye, Tel Aviv başta olmak üzere, bölge ülkelerde yaşanan gelişmelerle (İsrail’in, işgali altında bulunan Filistin topraklarında yeni yerleşim yerleri kurmaya devam etmesinin yarattığı gerilim, Tahran Washington restleşmeleri ve ekonomik yaptırımlar, Türkiye-Brezilya ikilisinin İran’ın nükleer enerji projesi ile ilgili başarısız diplomatik girişimi v.d) Orta Doğu sürecinin kontrolsüz gidişine işaret ediyordu.

“Demokrasi havariliği”nden vazgeçmiş yeni ABD yönetimi, Orta Doğu’daki statükoyu baştan kabullenmiş görünüyordu.

2011 yılında başlayan ve hala kontrol edilmeyen siyasi gelişmeler bir yandan zor ve uzun bir yeni dönemin kapısını açarken bir diğer yandan, ABD’nin siyasi ayaklanmalar, gelişmeler karşısında pek de ne yapacağına karar veremediğini ortaya koyuyor.

Obama geçtiğimiz haziran ayında yaptığı bir diğer önemli konuşmasında “değişim” vurgusunu yeniden öne çıkararak, gelişmeleri insan haklarının evrenselliği ve otoriter rejimlere karşı bireylerin “meşru ayaklanması” olarak değerlendirdiğini belirtiyordu. Şöyle devam ederek: “Bu devrimin ve onu izleyenlerin öyküsü süpriz olarak görülmemelidir.”

Böylesi bir ortamda, gerek dini gerekse tarihi bağlardan kaynaklanan nedenlerle Türkiye’nin inisiyatif alması ve bu yönde ABD ile iyi ilişki sürdürmesi, bölgede hem siyasi etkinlik hem de ekonomik anlamda gelişme trendinin devam edeceğini ifade ediyor.

2011 yılında sonbaharında beklenti, Filistin devletini tanıması başta olmak üzere, Obama yönetiminin Orta Doğu konusundaki politikalarında yapacağı revizyonun ne olacağının ve kriz yönetiminden strateji oluşturmaya geçişte neleri öncelikli kılacağını ortaya çıkarması olacaktır.

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 733 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler