1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Anneannem evinin yıkılışını alkışlayarak izledi…”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Anneannem evinin yıkılışını alkışlayarak izledi…”

A+A-

6-7 Eylül 1955’in iki tanığı anlattı

 

Nilay Vardar

Burgaz, Yunanca kale/burç anlamına geliyor. İsmini Yunanca’dan alan ve nüfusun yüzde 90’ını Rumların oluşturduğu Burgaz Adası’nda şimdi 6-7 Rum kalıyor.

Tarihi 8. yüzyıla dayanan Ayios İoannis Kilisesi de olmasa adadaki Rum kimliğini hissetmek mümkün olmayacak.

Oysa zamanında 1,500 Rumun yaşadığı adada ilkokul, ortaokul ve Kız Lisesi var(mış). Adaya cami ancak 1955’te yapılmış. Hatta 1963’te Türk okulları açılana kadar Rum okullarından mezun olan Türkler bile olmuş.

Yaz aylarında adada Rumca sesler daha çok yükseliyor. Uğrak yerleri ise kilisenin bahçesi. Nüfusları 200’e kadar çıkınca kilisenin kışın kapalı kapısı da pazar günleri ayin için açılıyor. Anahtarı bahçıvanın cebinde. Özel misafir olursa yaz kış demeden kapıyı açıyor.

Andon Parizyanos ve Taki Francis’le de kilisenin bahçesinde bir araya geldik. 6-7 Eylül 1955 olaylarının 60. yılında hem geçmişi yeniden hatırlamak hem de bugünü konuşmak için.

Türkiye’nin yakın tarihinde herkesin gözü önünde yaşanan bu pogromu bir kez daha onların çocuk hafızasından dinlemek istedik. 

İkisi de İstanbullu, ikisi de Rum okullarında okumuş.

Andon Parizyanos, Yunanca edebiyat öğretmeni yıllarca da Zoğrafyon Rum Lisesi’nin müdürlüğünü yaptı. Şimdi emekli, bir yandan Rumvader bir yandan Rum vakıflarında çalışıyor. Aynı zamanda muganni, yani kilisede okuyucu. İstanbullu Rumlar arasında şu anda muganni sayısı iki elin parmağını geçmiyor.

Taki Francis ise İstanbul’da ticaretle uğraşmış. Ama 44 yaşında gönülsüz bir şekilde Atina’ya yerleşmiş. Bir ayağı ise hep Burgaz Ada’da. Atina merkezli İstanbullu Rumların Federasyonu yönetim kurulu üyesi.

Burgaz Ada’da bir araya gelmemizin nedeni ikisinin de yazlarını orada geçirmesi. Francis, memleket hasretini giderirken, Parizyanos pazar günleri kilisede mugannilik yapıyor.

Burgaz Ada, 6-7 Eylül’ün şiddetini yaşamayan nadir yerlerden biri.

İkilinin anlatımına göre, adadaki Kemal Komiser, Rumlara saldırmak üzere motorlarla adaya gelenlerin haberini alınca halka bir miktar silah vererek ada etrafında nöbetçiler koyar. Motorla gelenlere karşı havaya birkaç el ateş edilmesiyle kimse adaya ayak basamaz. Burgaz Ada o şiddetten nasibini almaz, Heybeliada, Büyükada ve diğer azınlıkların yaşadığı semtler için ise aynı şey söz konusu olmaz.

Francis de Parizyanos da 6-7 Eylül gelmeden evde bir şeylerin olacağının konuşulduğunu hatırlıyor. “Kıbrıs olayları nedeniyle cemaat çok tedirgindi. Babamlar sürekli fısır fısır bir şeyler olacak derdi” diyorlar.
O dönem sekiz yaşında olan ve Kurtuluş’ta yaşayan Andon, o günleri şöyle anlatıyor:

“O gün Balat’ta anneannemdeydik. Komşusu Zehra Hanım geldi. ‘Bana soru sormayın, anneanneme sen Katina benim eve gel, siz de evinize gidin’ dedi. Öyle yaptık. Babamla Taksim’de yürürken duran kamyonları gördük. Babam tuhaflık olduğunu anlamıştı.

"Akşama doğru olaylar başladı. İşaret evde ışık yakmaktı, biz hata etmişiz, apartmana koca bir Türk bayrağı astık ama ışıkları kapattık. Terastan Yedikule kilisesinin yanışını görüyorduk. Tam o sırada yanı başımızdaki kilise de yanmaya başladı. Kubbesindeki kurşunlar eridiğinde büyük bir mangal gibi kaldı kilise.

"Gruplar sonra ellerinde benzin şişeleriyle sokağa geldi. Bizde korku git gide artmıştı. İri yarı bir Arnavut komşumuz vardı, elinde baltayla ‘o apartmanı yakarsanız benimki de yanar’ diye bunları korkuttu. Birkaç cam kırıp gittiler.

"Ertesi gün evden çıkamadık. İki gün sonra anneannemin Balat’taki evine gittiğimizde ev dört duvar kalmıştı. Anneannem karşıdaki komşusu Zehra Hanım’a gitmişti. Evini yıktıkları zaman komşusu Zehra bayrağı tutuyor, anneannem de alkışlıyormuş ki belli olmasın Rum olduğu. Kendi evinin yıkılışını alkışlayarak izlemiş yani.

"Evde hiçbir şey kalmamıştı. Büyük bir çaydanlığı vardı, bakır onun üstünde bile tepinip tepsi gibi dümdüz etmişler. Mahallenin Bodoz isimli bir Rum bakkalı varmış. Biraz kazıkçıymış sanırım. Babaannemin evindeki eşyaları atarlarken ‘al sana Bodoz, al sana Bodoz’ diye bağırıyorlarmış. Fıkra gibi şimdi anlatınca ama onu o zaman yaşamak…”

Francis ise dokuz yaşında Tarlabaşı’ndaki evinden izlemiş tüm şiddeti.
“Babam, kamyonlarla grupları gördüğü için eve gelip içeri soktu hemen bizi. Bütün her yeri kırmaya başladılar. Eski Rum evlerinde demir kapılar olurdu, bizim eve o yüzden giremediler. Bazı Rum evleri işaretliydi ama hepsini de ayıramıyorlardı. Mesela yandaki eve girdiler, onlar Ermeni’ydi, mobilyacı Yahudi’ydi, onun dükkanını da yağmaladılar.

"Kasaptan bıçakları toplamışlardı. Giremedikleri evlerin pencerelerini kırıp bıçakları atıyorlardı. Müthiş bir korku, arka odalara çekilmiştik. Bizim eve de bıçak atılınca babam yedek subaylıktan kalan subay üniformasını dışardan görünecek şekilde apartmanın portmantosuna asmıştı. Belki subay sanıp giderler diye…

“Gece 11’e kadar sürdü olaylar. Kamyonların, itfaiye arabalarının arkasına kumaşçılardan aldıkları top kumaşları bağlamışlardı, onlar gittikçe kumaşlar açılıyordu. Dükkanlardan evlerden erzaklar dökülmüştü, pis kokular yükseliyordu.

"İki gün sonra sıkıyönetim gelince sokağa çıkabildik. Aya Triada Kilisesi yakılmış, babamın çalıştığı okulda hiçbir şey kalmamıştı. O zaman bir kez daha babamın yıkıldığını hatırlıyorum. “

O günden sonra Rum cemaatinde korkunun yanında ne yapmalıyım sorusu belirmiş.

Gitmeli mi, kalmalı mı?

İkisinin de ailesi tüm bu yaşananlara rağmen ülkeyi terk etmemiş. Ataların toprağı, mezarlar, anılar, kurulu düzeni bırakmak tüm korkuya rağmen kolay değildi.

Çok küçük bir kesim dışında kimsenin gitmediğini anlatıyorlar. Sadece güvenlik için semt değiştirenler olmuş, git gide birbirlerine daha çok yaklaşmış, daha dar alanlara sıkışmışlar.

Parizyanos, “Rumlar için mübadele, varlık vergisi, amele taburları hep bir kırılmadır zaten. 6-7 Eylül 1955 de o kırılmalara büyük bir korku ekledi. Ancak yine de kimse gitmedi. Asıl göç 1964 Rum sürgünü ve ardından başladı” diye anlatıyor.

Francis de lise yıllarında sınıfındaki 27 arkadaşından 24’ünün Atina’ya göçtüğünü anlatıyor. Babası ona da sormuş: Gitmek ister misin? Gözleri doluyor. “Gitmedim, kaldım.”

Parizyanos da gitmemiş. Yunan Edebiyatı’nı bitirdikten sonra Zoğrafyon Lisesi’nden öğretmen olmak için 1972’den 1987’ye tam 15 yıl atama beklemiş. Her seferinde gerekçesiz uygun değilsin yanıtı almış. İzin çıkana kadar okulda öğretmenlik yerine muhasebecilik yapmış inatla.

Aynı akıbet Francis’in babasının da başına gelmiş. Rum okullarında hem öğretmen hem okul müdürü babası, bir anda iki görevinden de atılmış. Diğer birçok Rum okul müdürü gibi. Sonradan anlaşılmış ki bunların hepsi aslında Rum eğitim hayatını bitiremeye dönük hamleler.

Francis, “Babam Ankara’ya gitti, sormadığı kimse kalmadı. Ama kimse yanıt vermedi.  Yıllarca babam bunun acısını çekti, sonra da kahrından öldü” diye anlatıyor.

İşte Francis’in 44 yaşında memleketi terk etme nedeni de yine eğitim oluyor. Oğlunun öğretmensiz Rum okullarında eğitiminin yarım kalmaması için Atina’ya gidiyor. Tabii, ticari hayatında “Bu Rum Taki’den alışveriş etmeyin Kemal’den edin” laflarının da işlerini düşürdüğünü ekliyor.

Sonuçta bir ayağı Atina, bir ayağı Burgaz’da. Burgaz’daki evini satmamış, hala TC vatandaşı. Atina’da İstanbullu Rumların Federasyonu’nda İstanbullu Rumların geri dönüşleri için kafa yoruyorlar.

Federasyon, merkezi Atina’da olan 28 derneğin çatı örgütü. İçinde barındırdığı derneklerin isimleri bile her şeyi anlatıyor aslında; Beyoğlular, Kurtuluşlular, Büyükadalılar…

Federasyon, bu yıl ilk kez Meclis’e yolladığı mektupla hem 6-7 Eylül için özür dilenmesini hem de Rumların geri dönüşü için somut adımlar atılmasını talep ediyor.

Ahmet Davutoğlu da geçen sene “geri dönün” demişti. Ancak Francis, bunun İstanbul dışında yaşayan 97 bin İstanbullu Rum için çok da kolay olmadığını söylüyor.

Çünkü Rumların bir bölümü o dönem çifte vatandaşlık olmadığı için TC vatandaşlığını kaybetmiş. TC vatandaşlığını koruyanların ise askerlik yapması gerekiyor. 10 bin Euro’luk bedelli askerlik parası ise zaten krizdeki Yunanistan’da yaşayanlar için ödenemeyecek bir meblağ.
Talepleri net. Bedelli ücreti kaldırılsın ya da düşürülsün, TC vatandaşlığını kaybeden İstanbullu Rumlara ve çocuklarına vatandaşlıkları geri verilsin.
Tüm bunlar elbette geri dönüşler için yeterli değil. Sonuçta iş, ev, vs yeni bir düzen kurmak gerekiyor. Ancak bu somut adımlar yola çıkmak için kapı açıyor.

Nüfusları 2-3 bine inen İstanbullu Rumlar için ise Yunanistan'dan geri dönüşler nüfusun çoğalması için son umudu taşıyor...

6-7 EYLÜL 1955’TE NELER OLMUŞTU?

Atatürk'ün Selanik'teki evinde bir bomba patlamasıyla ilgili yalan haber, önce 6 Eylül 1955 günü saat 13.00 haberlerinde radyoda yayımlandı. Bunun üzerine, Demokrat Parti yanlısı İstanbul Ekspres gazetesi “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskıyı yaptı.

Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin öncülüğünde toplanan gruplar 6 Eylül akşamı yağma ve yıkıma başladı.

İlk saldırı saat 19.00’da Şişli’deki Haylayf Pastanesi'ne yapıldı. Ardından Beyoğlu, Kumkapı, Samatya, Yedikule, Adalar gibi gayrimüslimlerin yaşadığı birçok semtte önce Rumlar, ardından da Ermeni ve Yahudilere yönelik saldırılar düzenlendi. Bu saldırılarda emniyet pasif bir tutum sergiledi.

7 Eylül sabahına kadar süren saldırılarda aralarında kilise ve havraların da bulunduğu 5 binden fazla taşınmaz tahrip edildi ve milyonlarca dolarlık mal yağmalandı. İstanbul'da bulunan 73 Rum Ortodoks kilisesinin tamamı ateşe verildi.

Dönemin Demokrat Parti hükümetinin 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında Yassıada'da yapılan yargılamalarında, olayların hükümet eliyle tertiplendiği, Atatürk'ün evinin bir devlet görevlisi tarafından bombalandığı ortaya çıkarılmıştı.

(BİANET.ORG – Nilay VARDAR – 5.9.2016)

Bu yazı toplam 2878 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar