1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Anlatabilmek üstüne…
Anlatabilmek üstüne…

Anlatabilmek üstüne…

Anlatabilmek üstüne…

A+A-


Nügen Derman Duru
nugenduru@hotmail.com

Düşüncelerin zihinde uçuşarak tozu dumana katması yalnızca bir baş ağrısı ile mi sonuçlanacak, yoksa sürekli oradan oraya yalpalanıp duran sözcükler peş peşe dizilerek bir şekle şemale mi kavuşacak?
 

    Orhan Veli  “kelimelerin kifayetsizliği”nden söz ederken, şairin içine daldığı derin zihinsel karmaşayı da vurgulamakta büyük ihtimalle. Üzerinde yaşanılan coğrafyanın insanla birleşmesinin yarattığı etkiyle bulanıklaşan düşünceler sözcüklere dönüştüğünde şairin söylemi de bir ritme kavuşur. Yaşanılanların insan üzerinde yarattığı farklı bilinç durumları değişik şekillerde karşımıza çıkar. Şiir belki bunun en özel şekillerinden biri. Şairin ince ve hüzünlü ruhu, insanı etki alanına alırken sözcüklerin birbirleriyle nasıl da o kadar farklı çeşitlerde dans edebileceklerini görerek şaşarsınız. Yine de sorarsanız, istediğini dilediği gibi anlatamamanın sıkıntısını yaşadığını söyleyecektir. Çünkü elinde kalemi olmadığı zaman zihni benzer dansları yapmaya devam eder. Gözünü tavana diker ve sözcükleri ışığın yarattığı gölgelerin arasındaki boşluklara yerleştirir. Hiç boş durmaz; çünkü zihni hiç durmaz.

       Evrendeki her şeyde bir harmoni olduğunu keşfeden Antik Yunan filozofu Pythagoras da derin düşüncelere dalarken söz konusu uyumu dile getirecek uygun sözcükleri aradı durdu. Çoğu filozofun baş ağrılarından şikayetle dolu bir yaşamı olmuştur. Düşünmenin insan üzerindeki ağırlığının bir dışa vurumudur bu belki de… Filozof Nietzsche, dinmek bilmeyen baş ağrılarının şifasını Fransa’nın kıyılarına inen patikalarda, kaplıcalarda ve ılıcalarda bu yüzden arayıp durdu. Öyle ki, genç ve güzel Rus kızı Lou Salome ve  müzik dehası Wagner’in asi  müziği  dahi ona iyi gelmedi.  Ağrılar,  ölüm gelip onunla selamlaşana dek peşini bırakmadı.

      Zihninden geçenlerin, birbiriyle savaşan düşüncelerin sadece sınırlı bir bölümü dile getirilirken kalan kısmın beyne uyguladığı baskılar…

      Anlatmak isteyip de anlatamadığı, anlattığını sanıp da anlaşılamadığı üzerine söylenen yüzlerce şiire ve yazına rastlamak mümkün. Derin düşüncelerini bir sisteme dönüştürürken filozof Hegel,  bu yüzdendir ki kendisini bir tek kişinin anladığını, onun da yanlış anladığını söyler. Yanlış anlamanın ve anlaşılmanın varacağı son nokta insanın içine düşeceği ağdalı durumu gerekçelendirir.  

     Romancı, kahramanını kendi dünyası içine çekerken yazarla kahraman bir yumağa dönüşür.  Kimin kimi anlattığı üzerinde hiç düşünmez okur. Yazar Orhan Pamuk “Masumiyet Müzesi”nde , kahramanı aracılığı ile  bir erkeğin tutkusunu anlatmaya çalışır kendince. Bu anlatım kafa yorduğumuzda bulanıklaşır, yazarın roman kahramanı Kemal’e yüklediği tutkulu aşktan ne anlamamız gerekir?  Başka bir anlatıma  “Kürk Mantolu Madonna” romanının kahramanında rastlıyoruz. Karamsarlığın tüm benliğini tutsak aldığı Raif ‘in “beni kimse anlamaz” şeklindeki yargısı, kendi portresini yapan 26 yaşındaki ressam Maria Puder’in tablodaki haline aşık olunca iyileşir gibi durur. Roman kahramanının içine düştüğü bu  muammalı durum,  sıradan bir insanın başka bir insana duyduğu masum bir aşk mı,  yoksa tehlikeli sularda, arafta  gezen hastalıklı bir duygu durumu mu? 

      Ya bilim insanlarına ne demeli? Onların tarihin başlangıcından bu yana doğayı, otu, böceği, hayvanı, insanı anlamaya ve anlatmaya çalışma çabası ne olacak? “Bilmek egemen olmaktır”  diyerek bildikçe güçleneceğini sanan Bacon, bilgili olmakla ahlaklı olmayı ilişkilendiren Antik Yunan…

     Görünen o ki, tüm bu uğraşıların temelinde anlama ve anlatma isteği yatmakta. Aynı zamanda insanın olan biten karşısındaki acizliğini ve güç arayışını da gözler önüne sermekte. Yaşam döngüsü insanı bir yandan yeniden üretirken diğer yandan da tüketmektedir. Tükenmişliğin çığlıkları şiirde, edebiyatta ses bulurken insan derdini hep bir şekilde birilerine anlatmaya çalışmakta. Anlatmak, anlatılmak, anlaşılmak… Tümü insan oluşun serüveninde yer alıyor ama yine şairin dediğine kulak vermek gerek: “İş başında türkü söyler gibi, ama sesimi ben bile duyamadan”  (A. Kadir, Ben Sensiz Burda)

Bu haber toplam 588 defa okunmuştur
Gaile 301. Sayısı

Gaile 301. Sayısı

Önceki ve Sonraki Haberler