1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Ancak Aşk, el değmemiş olarak kalabilir…
Ancak Aşk, el değmemiş olarak kalabilir…

Ancak Aşk, el değmemiş olarak kalabilir…

Kısa bir süre önce, yaz başlarken diyelim, Radikal Gazetesi’nin düzenli olarak her Cuma günü yayınlanan Kitap Eki’nde Türkiye’nin kültür-sanat dünyasının önemli isimlerinin seçmiş oldukları kitapların listesi yayınlandı. O haftanın dosya

A+A-

 

Kısa bir süre önce, yaz başlarken diyelim, Radikal Gazetesi’nin düzenli olarak her Cuma günü yayınlanan Kitap Eki’nde Türkiye’nin kültür-sanat dünyasının önemli isimlerinin seçmiş oldukları kitapların listesi yayınlandı. O haftanın dosya konusu: Bu yaz ne okuyalım? başlığını taşımaktaydı. Yaz kitapsız geçmez, malum. “Bu yaz ne okuyalım, bizlere neler önerirsiniz?” diye sorulan, Tarık Akan, Ümit Ünal, Özgün Devin Çınar, Sevin Okyay, Hüsamettin Koçan, Osman Aysu, Semih Kaplanoğlu, Atilla Birkiye, İnci Aral, Yalçın Tosun, Tayfun Pirselimoğlu, Mine Söğüt ve Pınar Kür’ün kitap seçkileri “ne okusam?” diyenler için kılavuz niteliğindeydi. Açıkçası yazın roman okumak kişisel olarak bana daha çekici geliyor. Daha sonra twitter’da kısa bir cümle ile “bu yaz neler okumalıyız?” sorusuna, biraz da Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin nabzını yoklamaya yönelik bir cümle paylaştım. Esas söze gelirsek, sosyal medyada bir nabız yoklamasıyla başladı, bu yazının taslak notları ve sonrasında da Girne’de balkonumuzun baktığı mavi denizin karşısına geçtiğim bir akşamüzerinin “sessizlik senfonisin”de döküldü kelimeler. Radikal Gazetesi’nden İdris Emen, Amin Maalouf’un Doğunun Limanları adlı romanını hatırlattı bana. Daha önceden de söz konusu romanı okumuşluğum vardı ve fakat galiba sıkışık bir zamanda okunduğunu şimdi daha iyi anladığımdan, belleğimde izini kaybetmiştim kitabın cümlelerinin. Girne’de, doğru zamanda okunmayan bir romana yeniden başladım ve sayfalarda ilerledikçe tarihe yazılan yaşamöykülerinden bir kez daha adaya pay çıkarmaya çalıştım. Bölünmüşlük, göç, özlemler ve gözyaşlarına sarılı yaşamlarda kendi öykülerimizin belleğimde kalan, parçalı bulutlu cümlelerinde kaybolmaya başladım. Bizim öykülerimiz savaşların acısına bağlanır, kanın kokusuna bulanır ve sonrasında da yaşanmışlıklarının gölgelerinden, geleceğe “umut” sözcüğünün omuzlarını daha da ağırlaştırarak yol almaya çalışılır. Hâlbuki aşklar üzerine kurulan nice gerçek hikâye dolaşır Afrodit’in altın sarısı saçlarının bukle bukle döküldüğü bu topraklarda… Aşk, el değmemiş olarak kalabilir; heyecan da öyle ve fakat yaşam, yıllar geçse de, bıkılacak kadar uzun değil!

Doğunun Limanları, bir zamanlar Avrupalıların doğuya giriş yaptıkları, tespih taneleri gibi sıralanan ticaret kentlerine verilen isimdir. Amin Maalouf’un Doğunun Limanları kitabının orijinal adı Les Echelles du Levant… Kelime anlamı olarak Doğunun Merdivenleri olup, bazı Akdeniz limanlarına Fransızların taktığı isimdir. Haklı olarak, Yapı Kredi Yayınları’ndan 1998 yılında Fransızcadan çevrilen kitabın çevirmenini (Saadet Özen) kutlamak gerek! Doğunun Limanları: Lâskîye en ünlüsü olmak üzere, Beyrut, Tel Aviv ve Hayfa olarak sıralanabilir.

Kitabın kısaca konusu, birkaç cümleyle şöyle özetlenebilir: İsyan Kitabdar’ın yaşam hikâyesi ve başından geçen olaylar anlatmaktadır. İlk başında tarihsel bir roman tadını okuyucuya duyumsatan kitabın, cümleleri ve olayları arasında ilerledikçe bir aşk hikâyesinin hüzün notalarına takılıp kimi zaman huzur, kimi zaman da umutsuzluk dolu tınılarında kaybolabiliyor okuyucu… Vuslatı umarak ilerledikçe, sayfalar arasında yazarın aklından geçenleri Kitabdar’ın anlatılarıyla birleştirip aslında yaşamın ne kadar kısa olduğuna bir kez daha canlı bir yaşamözetinden tanıklık ediyorsunuz. Kesinlikle yazara ait değil bu hikâye; bir başkasının hayatını anlatıyor. Sadece belirsizlik veya tutarsızlık sezdiğinde yazıcı, kendi kelimeleriyle el sürüyor yaşamın an/zaman sapmalarına… Bu nedenle yaşam-ölüm arasına sıkışan ve bir savaşın en acı notlarına tanıklık ederken, okuyucuyu mucizelere yeniden inandıran, küçük bir Lübnan Lokantasına kadar savurup “duygu fırtınalarına” zerk edilen görüntülerle baş başa bırakabiliyor. Bu denli görüntü sapmaları ve değişim rüzgarları içindeki bir yaşamı anlatırken kendine ve de dolayısıyla okuyucuya şu soruyu da sormaktan çekinmiyor: Bana anlattıklarına yalan karışmış mıdır?. “Yalan ve gerçek” yaşamda kol kola giden iki zıt ikiz kardeş! Yazarın bilemediği gibi, sorunun yanıtını ben de bilemedim; kitabı okuyan veya okuyacakların da sorunun yanıtını bulabileceklerini zannetmiyorum. Görünen gerçek şudur ki en azından kitabın kahramanının, sevdiği kadın hakkında, karşılaşmaları, şaşkınlıkları, inançları, hayal kırıklıkları hakkında söylediklerinde kesinlikle yanlışlık yoktur. Yaşam az önce sıralanan tüm olguların üzerinde bir Hayat Ağacı misali yükselmez mi zaten? Sararan, solan, kopan yapraklarının hemen altından canlanan yeni filizleriyle, çiçekleriyle, bazen kırılan hatta kuruyan dallarıyla zamana ve olaylara direnen bir Hayat Ağacı!

1976 Haziranı’nda Paris’te, metroda tesadüfen çıktı karşıma.

“İşte o!” diye mırıldandığımı hatırlıyorum. Görür görmez tanımıştım.

Evet, onu geçmişte kalan ve belleğine yerleşip toza tutmuş bir tarih kitabının sayfaları arasındaki fotoğraftaki resminden tanıyordu yazar. İşte burada bir yaşam gerçeğine daha toslatıyor bizi bir anımsama görüntüsüne bağlı olarak: Hayatta tesadüf olarak nitelendirdiğimiz birçok şeyin aslında bir sebebi vardır!

Günlerinizi sayarken, sona doğru yaklaşırken, bütün zamanınızı alacak, sizi silkeleyecek, gıdıklayacak, sarsacak, geleceği evirip çevirmektense geçmişi saat be saat yaşama mecburiyeti oldu mu hiç yaşamınızda?

Kalabalıkların içinden bir anda ortaya çıkan bu ilginç adamla dört günlük bir zaman dilimine sığan anılar… Eski bir Fransız direniş örgütü üyesinin, çoğunlukla savaşla şekillenen inişli çıkışlı hayatının öyküsüdür. Bazen kahraman, bazen kurban ama her daim insan bir genç adamın Beyrut, Hayfa ve Paris ekseninde gel-gitlerle örülen yaşamöyküsü… Geçmişte kalan anılarda hala daha bugün de varolan ilişkiler zinciri, hemen kavranıyor okuyucu tarafından:

·        Türk-Ermeni İlişkileri

·        Fransada’ki Devrimciler

·        Yahudi-Arap İlişkileri

Bu gerçekler zincirinde bir savaşın seyri örülürken, bir aşkın toz bulutları kalkıyor İsyan’ın adım adım mahvolan yaşamının içinden… İki büyük savaşa tanıklık eden bir devrimcinin yalnızlık öyküsü gibi geliyor bana… Nitekim yukarıda sıraladığım ilişkiler zincirindeki yalnızlıkları ve kaybolmuşlukları düşündüğümde de aslında savaşın insana nasıl dokunabildiğinin ilginç yaklaşımı içinde “gerçekliğine” tosluyoruz, hem de bodoslama!

Bir insanın yaşamı doğumuyla mı başlar? Yaşamlarımız da “dünyanın” hatta “evrenin” doğumuyla başlamamış mıdır? Bu genellemelerle şunu da sorabiliriz: Savaş insanın doğumuyla başlamamış mıdır? Şimdi düşünelim Habil ve Kabil’in hikâyesini ve tarihin bu mit kurgusuna bir kez daha bakalım penceremizden… Sonra da kendimize soralım: Adım adım bugünlere gelen hayatlarımızda aslında savaşın Kıbrıs Adası’na dokundurduklarıyla biçimlenmemiş midir hayatlar?

Doğmakla başlar her şey!

Taşıdığı ad bile bir yüktür omuzlarında: İSYAN. Çocuklarımıza verdiğimiz isimler geliyor aklıma: SAVAŞ, BARIŞ. Soruyu çevirelim ve başka bir fotoğraftan bakalım yaşama: Bir insanın hayatının adıyla başladığına emin misiniz? İsyan devrim yapmak demektir. Doğunun Limanları kitabındaki kahramanımızın ise, bilindik şekliyle devrimden öte “lider” veya “kahraman” olacak yapısı yoktur. Buna kendi de inanmaktadır. Savaşa inanmayan birine “Savaş” adı vermek gibi öyle değil mi? Veya hep savaşın gölgelediği, acının kol gezdiği bir coğrafyada “Barış” adıyla yaşamak gibi… Dünyayı değiştirmeye inanmalıyız. Ancak savaşarak değil; çünkü devrim yapmak savaşmaktan öte ancak insan hayatı kurtarmakla olabilecektir.  

 Hayat seni korkutuyorsa, içini yakıyorsa, en yakınların çirkin maskeler takmışsa... Hayat budur de, ikinci kez çağrılmayacağın bir oyun olduğunu söyle. Zevk verici ve acı çektirici bir oyun, inanç ve aldatma oyunu, maskeler oyunu, onu sonuna kadar oyna, ister oyuncu olarak ister izleyici olarak.

Clara ve İsyan…

Bir Yahudi ve bir Müslüman…

Savaşa inat birleşmeyi başarır. Dünyayı değiştirecek bir insan yaratırlar: Nadya.

Gerçek bir başkaldırı gerçekleşir!

Godot’yu beklemekle ne yazık ki geçmez, geçmemeli hayat!

Yaşam çok kısa!

Bu haftalık da benden bu kadar!


 

·        http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1093309&CategoryID=40

·        http://www.edebiyathaber.net/dogunun-limanlarinda-bir-kucuk-hayat-nese-aksoy/

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 899 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler