1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Anarko-Feminizm: Kişisel bir yolculuk öyküsü
Anarko-Feminizm: Kişisel bir yolculuk öyküsü

Anarko-Feminizm: Kişisel bir yolculuk öyküsü

Firuzan Nalbantoğlu (FEMA aktivisti):Dokuz yıl önce liseye başladığımda, siyasi bilincim ve politik görüşlerim daha yeni şekilleniyordu. Annem ve babam kendini “sosyalist değerlere ve ilkelere bağlı” olarak tanımlayan bir partinin aktif üyele

A+A-

 

 

Firuzan Nalbantoğlu (FEMA aktivisti)

firuzannalbantolu@gmail.com

  

 

Dokuz yıl önce liseye başladığımda, siyasi bilincim ve politik görüşlerim daha yeni şekilleniyordu. Annem ve babam kendini  “sosyalist değerlere ve ilkelere bağlı” olarak tanımlayan bir partinin aktif üyeleriydiler ve ben haliyle onların eylem ve söylemlerinden etkileniyordum. Zaten sosyalizm ve komünizmle ilgili yüzeysel bilgilerimi de onlardan öğrenmiştim. Evde siyaset çok konuşulan bir konuydu; buna rağmen, “anarşi” ya da “anarşizm” ilgi alanlarında değil gibiydi. Bazen bir televizyon dizisinde, ya da 1970 ve 1980 dönemlerini anlatan bir belgeselde bahsediyorlardı anarşizmden. Bu dizi ve belgeselleri baz alacak olursak, anarşizm pek de iyi bir şey değildi. Genelde o dönem devlete başkaldıran komünist ve sosyalist üniversiteli gençleri tanımlamak için kullanılıyordu “anarşist” kelimesi. Ve ben çok kararsızdım. Çünkü bu gençler, komünist ya da sosyalistti ve bana göre komünizm-sosyalizm kötü şeyler değildi. Galiba o yıllarda, anarşizm bana şiddetle ilgili bir şeyi çağrıştırıyordu. Feminizmin ise tamamen yabancısıydım. Babamın bu konuda bilgisi olduğunu pek sanmıyorum. Annemse feminizmden pek hoşlanmıyor ve gereksiz buluyordu.  Bana gelince feministlerin mor rengi çok sevdiğini biliyordum. Bir de özellikle 1990’lı yıllarda, televizyonda “Mor Çatı” ile ilgili bir şeyler gördüğümü hatırlıyordum o kadar. Anarko-feminizmi ise hiç duymamıştım. Zaten anarşizmin gerçekten ne anlama geldiğini araştırmamış, bu konuyla ilgili doğru makaleleri okumamış birisinin, hele de Kıbrıs gibi bir ülkede, anarşizmi doğru anlaması güçtür. Bu coğrafyada anarşizm kelimesi, sürekli terör ve şiddetle eş anlamlı kullanılan bir kelime olagelmiştir. Oysa anarşizm bunların aksine, siyasi ve toplumsal bir kuramdır.

Anarşizm her türlü iktidara ve otoriteye karşı çıkar. Temel hedefi mevcut siyasi yapıyı ve devleti ortadan kaldırmak olduğu için anarşizm çoğu zaman “siyaset dışı” olarak tanımlanır. Bununla beraber, anarşist düşünceyi benimsemiş kişiler de, kendilerini siyasi bir örgüt veyahut da hareket olarak tanımlamaktan kaçınırlar. Ancak anarşizm, günümüz toplumsal yapısının farklı temeller üzerinde yeniden inşa edilmesini önerir ve tam da bu yüzden anarşizme “pozitif siyaset ve toplum kuramı” denebilir.[i]

19. Yüzyılda ortaya çıkan ve modern bir siyasal akım olan anarşizm, ortaya çıktığı döneme uygun olarak esasen kapitalizme karşı gelişen tepkisel düşünceler ve eylemler dizisidir. 19. Yüzyılın sonlarına gelindiğinde,  parlamenter ve reformist sosyalizm güç kazanmış, yükselen işçi hareketlerinin zorlayıcı güçleri karşısında bir takım reformlar gerçekleştirmişti. Devletin gerçkeleştirdiği her türlü reform ve siyasi eylemi reddeden anarşistler, işte bu noktada sosyalist hareket içinde yalnız kalmış ve işçi hareketinde de etkinliklerini yitirmişlerdi. 1890’larda oluşmaya başlayan anarko-sendikalist hareketlerle, anarşistler toparlanmaya başlar. Genel grevlerle mevcut düzeni yıkmayı hedefleyen hareket kendine işçi sınıfı içerisinde belli bir etkinlik alanı oluşturur, fakat Ekim Devrimiyle birlikte anarşist hareket yeniden düşüşe geçer. Kitleler artık devrim beklentisi içindedir ve bunu gerçekleştirebilecek tek yol komünizmdir! Böylelikle anarşizm etkinliğini tekrardan kaybeder ve ötekileştirilir. Anarşizm 1939’da sona eren İspanya iç savaşından sonra 1968 öğrenci hareketinin doğuşuna kadar etkinliğini neredeyse tamamen yitirmiş, böyle bir kuramın var olduğu neredeyse unutulmuştur. 1968 öğrenci hareketleriyle beraber, birçok sol ideolojinin anarşizmin temel motiflerini benimsediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Böylelikle ortaya anarşizm temelinde yeni yönelimler çıkar. Bunlardan biri de anarko-feminizmdir.

Anarşizmle ilgili ilk okumalarımı yaptığımda, aslında anarşizm ve feminizm arasında büyük benzeşmeler olduğunu fark etmiştim. İki kuram da iktidardan kaynaklanan ekonomik ve toplumsal eşitsizlikten dem vurur. Bu eşitsizliklerin kökeninin kurumsallaşmış ve kökleşmiş iktidardan kaynaklandığını ve bu düzenin değiştirilmesi gerektiğini savunurlar. İki kuram da, kişisel özgürlüğün toplumsal olarak elde edebileceğinden bahseder. Lakin, içinde bulunduğumuz toplumun otoriter yapısı ve bu yapı tarafından sürekli olarak koşullandırılmamız feminizm ve anarşizm arasındaki bütün önemli benzerlik ve bağlantıları kurmamızı engelliyor. “Ataerkil sisteme karşı savaşıyoruz” diyen bir feministle bir anarşistin, aslında ortak bir amaç için mücadele verdiği söylenilebilir. Çünkü ataerkil sisteme karşı savaşmak, aslında hiyerarşiyle, liderlikle, hükümetle ve genel anlamda otoritenin kendisiyle savaşmaktır. Ataerkil sistemi yıkmak istiyorsak, anarşizm kuramını görmezden gelemeyiz. Tam aksine anarşizm üzerine konuşmalı, onun tam olarak ne olduğunu anlamalı ve anarşizm pratiklerini günlük hayatımızda uygulamalıyız. Feminizm günümüzde pek çok insanın algıladığı gibi  “kurumsallaşmış kadın gücü”  ya da bir “kadın başkan” anlamına gelmez, gelmemelidir. Ortaya konması gereken esas mücadele, aslında, Peggy Kornegger’in de dediği gibi “kurumsallaşmış bir gücün”, “başkanın” olmaması gerektiğidir.[ii] Kadın haklarıyla ilgili yapılan pek çok yasal düzenleme, toplumda kadına karşı var olan mevcut bakış açısını dönüştürmeye yetmiyor; kadınlara sadece hiyerarşik ekonomik düzende yer edinme şansı tanıyor. Cinsiyet ayrımcılığıyla mücadele etmek demek, bütün hiyerarşik sistemle-  ekonomik, politik ve siyasi- mücadele etmek anlamını taşımalıdır. Bunun da adı anarko-feminizmdir.

Radikal feministler ve anarko-feministler kişinin kendi bedeni üzerindeki egemenliği, heteroseksüelliğe ve çekirdek aile yapısına alternatifler, ekonomik özgür irade, kadınlar üzerindeki erkek otoritesine son verilmesi gibi bir takım ortak konularla ilgilenirler. Fakat anarko-feminizm, bahsi geçen konulardan daha fazlasıyla ilgilenir. Anarşizmin doğasında zaten var olan, mevcut güç ilişkilerini sonlandırma arzusu ve bununla birlikte bireylerin dengesiz güç ilişkilerinden doğan baskı kurma eğilimlerini ortadan kaldırma, anarko-feminizmin de en temel uğraşıdır. Sosyalist feministlerin savunduğu işçi devletinin, bireylerin üstündeki mevcut baskıyı kaldırabileceğine inanmadıkları gibi, sosyalist feministlerin ısrar ettiği mevcut gücü ele geçirmek için değil, bu gücü tamamen yok etmek amacını güderler. Bireyin toplum içinde gerçek anlamda özgürleşebilmesi için anarşizme ihtiyaç vardır çünkü anarşizmin biricik uğraşı, toplumda kadın ve erkeği ayırmaksızın, herkesin özgür olduğu bir yaşam düzeni kurmaktır.

Anarko-feminizm toplumdaki muktedir ideolojilerin feminizm üzerinde etki kurmasını önlemek için uğraşır. Bu amaçla, kadının patron, asker, politikacı olmasını destekleyen ve bunu eşitlik açısından doğru bir adım olarak lanse eden reformist yaklaşım ve kampanyalara karşı çıkar. Bunun yerine doğrudan eylemlilik ve kendine yardım (self help) ilkesi önerilir.[iii]Toplumdaki mevcut hiyerarşik yapıyı değiştirmek için eylemliliğe ihtiyaç vardır. Bu eylemliliği gerçekleştirebilmek için de kadının/bireyin özgürleşmesi ve özgürlük alışkanlıklarını sürekli olarak geliştirmesi gerekir. Karma örgütlenmelerin birçoğunda kadın politikası eril olanın hâkimiyeti altında eritilmektedir. Sendika, siyasi parti ve benzeri birçok karma örgütlenmede süregelen eril hâkimiyet, kadınların yükselttiği talepleri ya görünmez kılarak ya da  “kol” ve benzeri bürolara hapsederek zaten gündelik hayatta kadına yüklenen belli cinsiyet rollerini bu tip oluşumlar içerisinde yeniden üretir ve kadınları belli kalıplar içerisine sokar. Zaten burada bahsedilmesi gereken bir de şu nokta vardır ki çok önemlidir. Karma örgütlerdeki eril tahakküm mevcut düzeni besleyerek eşitsizliği yaratan esas mekanizma olan devlet ve hükümet tahakkümünden farklı değildir. Emma Goldman’ın da dediği gibi “hükümetler tekeli ve mülkiyeti korur”. Mülkiyet zaten anarşistlerin temelden ret ettiği bir olgudur. Mülkiyeti koruyup, yücelten ve onu sürekli olarak geliştirip bireyleri ezen de hükümetler olduğuna göre hükümet mekanizması ret edilmelidir. Goldman, insana ait olan güzel ve iyi şeyleri hükümetlerin yaratmadığını aksine insanların o güzel şeyleri hükümetlere rağmen yarattığını söyler.[iv] Kısacası, hükümeti, daha da ileriye gidecek olursak-ki gitmemiz gerekir- devlet yapısını ve o düzeni destekleyen her türlü kurum ve oluşum ret edilmeli ve ortadan kaldırılmalıdır.

 



[i] Foti Benlisoy, “Anarşizm: Gönüllü Düzene Övgü”, der. H. Birsen Örs, 19.Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2006, s. 357-406

[ii] Peggy Kornegger, “Anarchism: The Feminist Connection”, der. Howard J. Ehrlich, Reinventing Anarchy Again, AK Press, San Francisco, 1996, s. 156-168

[iii] Martha A. Ackelsberg, Free Woman Of Spain: Anarchism and the Struggle for the Emancipation of Woman, AK Press, Canada, 1991

[iv] Emma Goldman, Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değil, çev. Necmi Bayram, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2006.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 998 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler