1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Anacım dükkânın oralarda çok kötü olaylar başladı'
Anacım dükkânın oralarda  çok kötü olaylar başladı

'Anacım dükkânın oralarda çok kötü olaylar başladı'

Stella Aciman yazdı: İstanbul’da 6-7 Eylül Olayları

A+A-

 

İstanbul’da 6-7 Eylül Olayları
Stella Aciman


“Anacım dükkânın oralarda  çok kötü olaylar başladı”


6-7 Eylül 1955’ta İstanbul’da yaşanan dehşet anları, Gayri-Müslimlere yönelik utanç günleri… Bu öykünün içinden bir isim, Stella Aciman, YENİDÜZEN için yazdı.

Stella Aciman, İstanbul'da yaşayan öncelikle Rumlar olmak üzere azınlıklara yönelik tahrip ve yağma hareketini tam içinde yaşadı. O günlerde yaşı çok küçük olsa da; yakınları ve çevresinin anılarını öyküleştirdi.

 

Bir roman tadında okuyacağınız bu yazı dizisinde Kıbrıs’ı yine bir yerlerde bulacaksınız, hem de başrollerden birini aldığını göreceksiniz.

 

Düşünerek, belki hatırlayarak ve şimdiki güne de bağlantılar kurarak, o günleri tekrar anlayacaksınız.

 

YENİDÜZEN gazetesinde yer alan yazı dizisinin tümünü www.yeniduzen.com’da bir solukta okumanız için tekrar kesintisiz yayınlıyoruz.

 


Eylül başında bir gece yarısı çalan Makbule Hanım’ların telefonu sanki bir felaket habercisinin canhıraş feryatlarını çıkarıyordu. Gecenin karanlığında yatağının yanındaki terliklerini zar zor bulan Makbule Hanım ısrarla, aralıksız feryat eden telefonun yanına yaşlı bedeninin elverdiği hızla koşarak geldi ve ahizeyi eline aldı, nefes nefese, “Alo?” dedi.

“Müsü Albert’i telefona verir misin?” Makbule hanım uyku sersemi, karşısında Anadolu aksanıyla konuşan adamın sözlerini anlayamamıştı.

“Gecenin bu saatinde kimi istiyorsun be adam?” Sinirlenmişti Makbule Hanım ama bu arada da derin uykudan uyandırılmanın üzerinde bıraktığı mahmurluktan da uzaklaşmaya başlamıştı.

Karşıdaki adam, “Müsü Albert anacım, Müsü Albert... Ben Haydar... ” diye heyecanlı heyecanlı konuştu.

Makbule hanım Kürt Haydar’ı Branalar taşınırken tanımıştı. Baba Moiz’in dükkânında çalışan emektar hamallarından biriydi ve her yaz İstanbul’daki evden yüklenen buzdolabı ve diğer eşyaları kamyonla Yeşilköy’deki eve getiren kişiydi.

“Hayrola Haydar gecenin bu saatinde ne diye arıyorsun Müsü Albert’i?” diye soran Makbule Hanım şaşkındı. Hasta olan kayınvalide Ester’in kötülediğini veya öldüğünü düşündü bir an ama hemen ardından, “Öyle bir şey olsa ne diye Haydar arasın ki?” diye düşündü.

“Anacım dükkânın oralarda çok kötü olaylar başladı, bir an önce Müsü’yü uyandırsan... ” diyen Haydar, Makbule Hanım’ı hızla düşüncelerinden ayırdı.

“Tamam, tamam Haydar... Hemen gidiyorum, sen bekle telefonda...” Telefonun ahizesini sehpanın üzerine bırakan Makbule Hanım, “Allah’ım kötü şeylerden bizi sen koru... ” diye söylenerek kendi katlarını Brana’ların katına bağlayan ara kapıyı açtı, ışığı yaktı ve yaşından umulmayacak bir hızla merdivenleri inmeye başladı. Aşağı kapıya geldiğinde hâlâ dualar mırıldanıyordu. Elini kapının yanındaki döner zile uzattı ve çevirmeye başladı. Makbule hanımın elinin altında hızla dönen zil gecenin sessizliğinde gıcır gıcır ötüyordu. Saniyeler sonra içeriden heyecanla, “Kim ooo?” diye bağıran Albert’in sesi geldi.

“Müsü Albert, benim... Makbule... Kapıyı açın hemen!” Makbule hanımın sesini duyan Albert hemen kapıyı açtı ve “Annem... ” diyebildi sadece. Yüzü bembeyaz olmuştu. Makbule hanım kocasının arkasında beliren Brana’nın meraklı bakışlarını gördü.

“Yok, yok anne değil oğlum, sakin ol. Telefonda Haydar bekliyor, bir şeyler söyledi ama anlayamadım... İçerdeki telefondan bir baksan iyi olur.” Albert’in, hemen Makbule Hanım’larla paralel olarak kullandıkları ama derin uykuda sesini duyamadıkları, salonda duran telefona doğru koşarken, adımlarının ahşap köşkün zemininde çıkardığı ses tüm ev halkını teker teker uyandırıyordu.

“Alooo... Haydar... Hayrola, ne oldu?” Albert, gecenin geç saatinde kapının çalınmasıyla uyandırıldığında alacağı haberin annesinin ölümü olacağını düşünmüş, Makbule Hanım’ın sözlerinden sonra biraz olsun rahatlayarak telefona koşmuştu.

“Müsü Albert... Buralarda çok kötü şeyler oluyor, gelseniz iyi olur... ”

“Kötü neler oluyor Haydar? Biraz açık konuşsana be oğlum!” diye bağıran Albert’in sinirleri giderek gerilmeye başlamıştı.

“Müsü... Kimlerdir bilemiyoruz ama bir sürü insan ellerinde sopalar, taşlar, baltalar dükkânlara saldırıyor, camı çerçeveyi indiriyor, malları yağmalıyor. Etraf alev topu gibi yanıyor... Bir yolunu bulup gelirseniz iyi olur.” Telefonun iki ucunda ürkütücü bir sessizlik oluşmuş, Albert elinde ahize kalakalmıştı.

“Neler oluyor Albert?” Brana Albert’in yüzünün bir anda kağıt gibi beyaz olduğunu görünce paniğe kapılmış ve sessizliği bozma gereği duymuştu. Gürültüden uyanan ve salona gelen Fatma Hanım dahil herkes tedirgin bir halde Albert’in dudaklarından çıkacak olan kelimeleri bekliyordu.

 

“DÜKKÂNLARA SALDIRIYORLARMIŞ... ”

 

 Albert’in gür sesi yılan tıslaması gibi bir sese dönüşmüştü. Telefonun ahizesini yerine bırakan Albert’in duyduklarının gerçek olduğunu anlaması birkaç saniyesini almıştı. Koşarcasına salondan çıkarak yatak odasına giren Albert hemen giyinmeye başladı. Ardından gelen Brana’nın gözlerinin içinde beliren korkuyu gören Albert, “Panik yapmayın, hepiniz yukarı kata Makbule hanımlara çıkın, kapıyı kim çalarsa çalsın sakın açmayın!” dedi.

“Gitme Albert... Neler olduğunu bilmiyorsun, lütfen gitme!” Brana korkudan büyüyen gözlerini açmış Albert’e yalvarıyordu. Albert’in cevap vermesine fırsat kalmadan kulaklarına dış kapının çalan zilinin feryatları geldi. İkisi de bir an birbirlerine baktı. İlk paniği atlatan Albert, Brana’ya, “Sen salona git, çocukları toparla ve hep beraber yukarı çıkın... Işıkları da söndürün!” dedi. Hızla kapıya bakmak için merdivenlere yöneldiğinde aralıksız çalan zilin sesi kulaklarında çınlıyordu.

Kapının önüne geldiğinde ısrarla çalan zilin sesine, “Albert... Albert!” diye bağıran komşusu Aleko’nun sesi eşlik ediyordu. Kapının üzerindeki demiri kaldıran Albert, kapıyı açtı ve Aleko’nun korkudan yuvalarında fırıldak gibi dönen gözleriyle karşılaştı.

“Albert... Dükkânlarımızı yakıp yıkıyorlarmış, İstanbul alevler içindeymiş... ”

“Biliyorum Aleko, telefonla bildirdiler. Ben dükkâna gidiyorum... ” Aleko’nun panik içindeki haline karşılık Albert, haberi ilk duyduğu anki korkusundan sıyrılmış, gecenin bu geç saatinde Sultanhamam’a nasıl ulaşacağını düşünüyordu.

“Ben de geliyorum seninle!” Albert’in sakin, kararlı halini gören Aleko aniden korkularından sıyrıldı.

“Hadi gel arabayla sahil yolundan gitmeye çalışalım.”

Hızlı adımlarla bahçe kapısından sokağa çıktıklarında, her zaman sessiz olan sokakta bir hareketlilik vardı. İkisi de gözleriyle etrafı taradılar. Sokakta her geceden farklı bir ışık var gibiydi. Etraflarında gayrimüslimlerin oturduğu köşklerin hepsinin ışıkları yanıyordu. Bahçelerde de hareketlenmeler başlamıştı. Komşular birbirlerine gidiyorlardı.

Aleko’nun Desoto’suyla köşeye geldiklerinde komşuları Artin de arabasına biniyordu. Ana caddeye çıktıklarında birkaç arabanın daha sahil yoluna doğru ilerlediklerini gördüler.

“Neler oluyor Albert? Sen bir şeyler duydun mu?” Yeşilköy’de bugüne kadar hiç görmediği bu hareket Aleko’nun yine paniğe kapılmasına sebep olmuştu. Albert ise Bakırköy’den geçerken uzaktan gördüğü alevlerin göğe vuran ışığını seyrediyor, içinden, “Allahım... Neler oluyor?” diye düşünüyordu. Birden aklına akşamüstü eve dönmek için Sirkeci garında trene binmeden, “Son baskı, son baskı... Atatürk’ün Selanik’teki evi bombalandı... ” diye bağıra bağıra İstanbul Ekspres gazetesi satan çocuk geldi. Gardaki insanlar çocuğun etrafını sarmış, kapış kapış gazeteyi alıyorlardı. Haber Albert’in de ilgisini çekmiş ve çocuğa yanaşarak gazete almaya çalışmış ama treni kaçırma korkusuyla vazgeçmişti.

“Acaba o olayın bir sonucu mu?” diye düşünürken Kumkapı’nın içinden göğe yükselen alevleri gördü.

“Tanrım... Şehir yanıyor!” diye bağırdı.

“Ne dedin... Yanıyor mu?” diyerek Kumkapı tarafına bakmak isteyen Aleko’ya, “Sen önüne bak Aleko... Bir felaketle karşı karşıyayız. Bir an önce şehre gidelim!” dedi. Kalbinin atışları giderek hızlanıyordu.

Sirkeci’ye yaklaştıklarında şehrin farklı kesimlerinden gökyüzüne yükselen kızıllığı ve dumanı gördüler.

“Aleko... Daha fazla içeri girme! Arabayı buralara bir yerlere bırakalım ve yürüyerek gidelim...” Albert gözlerinin içinde parlayan kızıl ateşten şehrin içinde kötü bir şeylerin olduğunu hissetmişti sanki. Aleko onun sözünü dinleyerek arabayı Sarayburnu’nda kuytu bir köşeye çekti. Tedirgin bir halde arabadan indiklerinde uzaklardan kulaklarının içine giren uğultuyu duydular. Sadece birbirlerine baktılar, konuşmadan deniz kıyısından doğru yürümeye başladılar. Sirkeci’ye yaklaştıkça kulaklarındaki ne olduğunu anlayamadıkları uğultu çoğalmaya başlamıştı. Sirkeci Garı’na ulaştıklarında kulaklarında patlayan seslerin nereden geldiğini anlamışlardı artık. Gördükleri manzara karşısında gözleri yuvalarından fırlamış, dilleri tutulmuş ve yüreklerine korku yerleşmişti. Onlarca insan ellerinde çekiç, balyoz, sopalarla yol kenarındaki dükkânların camlarını indiriyor, camları kırılan dükkânlara giriyor, içerideki malları hoyratça raflardan alıyor, sokaklara atıyorlardı. Açlıktan gözü dönmüş vahşi hayvanlar gibi ağızlarından köpükler saçarak her dükkânı yağmalıyor ve ateşe veriyorlardı. Top halindeki kumaşlar, ayakkabılar, yumak yumak yünler, tabak, çanaklar havalarda uçuşuyordu.


“DÜKKANLARIMIZA ULAŞMAK ZORUNDAYIZ ALEKO!”

Çığırından çıkmış onlarca insanı inanmaz gözlerle saklandıkları kapı aralığından izleyen Albert ve Aleko birbirlerine baktı. Aleko’nun gözleri yaşlarla dolmuştu. Albert’in gözlerinde ise inanmazlık vardı.

“Dükkânlarımıza ulaşmak zorundayız Aleko!” Aleko’nun acınası halini gören Albert’in sesi otoriterdi.

“Haklısın Albert... Ama nasıl? Bunlar bizi de o kumaşlar gibi paramparça ederler... ” diyen Aleko’nun sesi ise korkudan titriyordu.

 Aleko’nun haklı olduğunu düşünen Albert sığındıkları kapı aralığını bir fare kapanına benzetti.

“Buradan çıkmalıyız!” diye sinirli bir halde söylenirken diğer taraftan da dışarıdan içeri vuran alevin ışığının yardımıyla bulundukları yeri inceliyordu. Yukarı kata çıkan merdivenin altına eğildi, elini duvar kenarlarında dolaştırmaya başladı. Elini çarptığı sert şey çarpmanın şiddetiyle yere düştü. Albert hemen yere düşen şeyi eline aldı. Demirden yapılmış bir mangal maşasıydı elinde tuttuğu. Aleko’ya döndü.

“Biz de onlardan biri olacağız Aleko!” dedi ve hızla Aleko’nun yanına geldi.

“Çabuk ceketini çıkar!” derken bir taraftan da kendi ceketini çıkarıyordu.

Hâlâ şaşkın bir halde Albert’i izleyen Aleko yerinde donmuş kalmıştı. Sinirlenen Albert Aleko’ya yaklaştı ve kol kenarından tuttuğu ceketi, “Hadi çıkar,” diyerek çekiştirmeye başladı. Albert’in ne yaptığını anlamayan Aleko sessizce ona itaat ederek ceketini çıkardı. Beyaz gömleği ve pantolonuyla kalan Aleko’nun gömleğinin yakasına yapışan Albert iki yakayı sertçe birbirinden ayırdı. Gömleğin kopan düğmeleri yere saçıldı. Pantolonu tutan askıyı kollarından sıyırdı ve bir kenara fırlattı. Gömleği pantolonun içinden çıkardı. Ellerini zeminde dolaştırarak parmaklarına bulaştırdığı tozu bembeyaz gömleğin çeşitli yerlerine ve yüzüne bulaştırdı. Aleko’nun briyantinlenmiş simsiyah saçlarını yine zeminden aldığı tozlarla karıştırdı. Biraz geriye doğru çekilerek, yarattığı sanki bir sanat eseriymiş gibi dikkatle Aleko’ya baktı. Birden bakışları, dışarıdaki alevin içeriye yansıyan ışığında pırıl pırıl parlayan Aleko’nun ayakkabılarına ilişti.

 

“AYAKKABILARINI ÇIKART HEMEN!”

 

Aleko ikiletmeden ayakkabılarının bağlarını çözmeye başladı. Biraz sonra o yeni ayakkabıyı tekrar giydiğinde tanıyamadı. Albert elindeki demir maşayla güzelim ayakkabıyı perişan etmişti.

Aleko’nun artık dışardaki yağmacılara iyice benzettiğine emin olan Albert aynı işlemleri kendisine de uyguladı. Artık dışarı çıkmaya hazırdılar.

“Şimdi beni dikkatle dinle Aleko! Buradan çıkarak dükkânlarımıza ulaşmak zorundayız. Ben de senin gibi korkuyorum ama yapacak başka bir şey yok! Bu durum geçeceğe benzemiyor. Bütün geceyi bu delikte geçiremeyiz.” Aleko’nun gözlerinde ilk korkunun kaybolduğunu gören Albert konuşmaya devam etti.

“Kapıyı açtığım anda hemen dışarı fırlayacağız ve hiç durmadan onlar gibi, ‘Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır!’diye bağırarak aralarına karışacağız. Maşayı sen al, yerlerde ve havada uçuşan şeylere vur. Sakın hiç kimseyle konuşmaya kalkma. Konuşmandan Rum olduğunu anlayabilirler. Büyük Postane’nin önünden geçerek Mahmutpaşa’ya ulaşabiliriz inşallah. Kalabalık arasında birbirimizi kaybedersek de sakın durma. Hedefimiz dükkân... Unutma!” dedi ve sustu. Sözünü hiç kesmeden onu dinleyen Aleko’ya baktı.

Aleko, “Haklısın Albert... ne olacaksa olacaktır. Kader diyelim arkadaşım... ” dedi ve emin adımlarla büyük demir kapıya doğru yöneldi. Arkasından bakan Albert, “Korkusunu atmış,” diye düşünerek Aleko’yu takip etti.

Yavaşça büyük, eski demir kapıyı araladılar ve hızla kendilerini caddeye attılar. Biraz önce uğultu olarak gelen bağrışmalar şimdi çığlıklar halinde kulak zarlarında patlıyordu. Bedenlerini saran istem dışı titremeyi hissetmeye ve yoğun korkuyu yaşamaya zamanları yoktu. Artık hissedemedikleri bedenlerini, çığırından çıkmış, ellerindeki sopaları, odunları, baltaları, içlerinde biriktirdikleri korkunç hırsı dükkânların camlarına indiren, içerideki malları yollara dökerek parçalayan çapulculara teslim etmişlerdi.

Albert yerde bulduğu bir odun parçasını eline almış, sallayarak yürüyor ve Aleko’yu gözden kaybetmemeye çalışıyordu. İkisi de seslerini çıkaramıyordu, çünkü bozuk şivelerinin birileri tarafından duyulacağından korkuyorlardı.

Delirmiş kalabalık onları sürükleyerek Büyük Postane’nin önüne getirdi. Yürümek için hiçbir çaba göstermeleri gerekmemişti. Bedenlerini o kalabalığın itme gücüne bırakmışlardı ve bu güç onları hızla içerilere doğru sürüklüyordu. Çevrelerindeki dükkânların ardı ardına yere inen camlarının şangırtılarını duyuyor, ayakları hoyrat eller tarafından yerlere saçılmış kumaşlara, ayakkabılara, ne olduklarını anlayamadıkları, yağmalanmış eşyalara takılıyordu. İkisi de düşerlerse, arkalarından gelen kalabalığın ayakları altında kalarak yerlere saçılan eşyaların akıbetine uğrayacaklarını biliyor, tüm güçleriyle ayakta durmaya çalışıyorlardı.

Büyük Postane’yi geçtikten sonra ikiye ayrılan grupla İrfaniye Çarşısı’nın yoluna girdiler. Meydana geldiklerinde sol köşedeki Aleko’nun şapkacı dükkânının vitrinini ellerindeki sopalarla yere indiren insanları gördüler.

“Ahhhh... Dükkânım!” diye bağıran Aleko ani bir hareketle o tarafa doğru koşmak istedi. Onun böyle bir davranışta bulunacağını hisseden Albert hemen Aleko’nun koluna yapıştı.

“Dur... Ne yapıyorsun, delirdin mi?” diye bağırarak Aleko’nun koluna sıkıca yapıştı. Aleko olduğu yere çakılmış gibiydi. Gözlerini dükkânına sabitlemiş, vitrindeki ve sonra içerideki raflara özenle sıralanmış birbirinden şık, el emeği göz nuru dökerek diktiği şapkalarının sokağa atılışını, ayaklar altında ezilişini seyretmeye başlamıştı. Biraz sonra dükkânın içinden çıkan ateşin kızıllığı Aleko’nun gözbebeklerine yansımıştı. O kızıllıkta Albert, acıyı ve çaresizliği görmüştü. Aynı anda ise etraflarında bağrışan insanlardan bazılarının dikkatle onlara baktığını da görmüş ve bir an önce oradan ayrılmaları gerektiğini hissetmişti.

 

“ÇAPULCULARIN DİKKATİNİ ÇEKTİK”

 

“Şu an yapacak bir şey yok arkadaşım, çapulcuların dikkatini çektik... Hemen buradan gitmemiz lazım yoksa canımızdan da olacağız,” diye Aleko’nun kulağına fısıldayan Albert, çakılmış bir halde dükkânını seyreden Aleko’yu kolundan çekmeye başladı. Aleko durumun korkunçluğunu anlayarak, içinde dükkânının acısı, gözlerinde alev alev yanan şapkalarının görüntüsüyle, kolundan çekiştiren Albert’in hızlı adımlarına ayak uydurmaya çalıştı. Bağrışan, ellerinde odunlar, sopalar, dükkânları yerle bir eden kalabalığın iteklemesiyle nihayet İrfaniye Çarşısı’na ulaştıklarında gördükleri manzara karşısında şaşkınlıktan birbirlerinin gözlerine bakakaldılar. Baba Moiz’in köşedeki, iki sokağa açılan dükkânının önünde, ellerinde sopalarla bekleyen bir gruptu onları bu kadar şaşırtan.

Albert önce elindeki koca sopayı kalabalığa doğru savuran dükkânın emektar hamalı Kürt Haydar’ı gördü. Gözleri, etrafta yanan dükkânların karanlığın içinde dışarıya vuran alevlerinin yardımıyla Kürt Haydar’ın yanında, yine ellerinde sopalarla üzerlerine doğru yürüyen kalabalığı engellemeye çalışan insanları gördü ve olduğu yerde dondu. Senelerdir mallarını Baba Moiz’in dükkânında barındıran, çoğunluğu Kürt kökenli olan, ekmeklerini Baba Moiz’in dükkânının önünde açtıkları tezgâhlarda çeşitli giyim eşyaları satarak sağlayan işportacılardı bunlar. Albert’in gözü birden dükkânın kepenklerinin üzerinde sallanan Türk bayraklarına ilişti. Dükkânın etrafı bayraklarla donatılmıştı. İşportacılar dükkânı çevrelemişler, ellerinde sopalar, “Müslüman dükkânı burası... Müslüman dükkânı burası!” diye bağrışıyor, üzerlerine doğru haykırarak gelen kalabalığı durdurmaya çalışıyorlardı.

Çığırından çıkmış, gözlerini kan bürümüş kalabalığa karşı canlarını ortaya koyarak dükkânı korumaya çalışan işportacıları sığındıkları aralıktan bir müddet sessizce ve şaşkın bakışlarla izleyen Albert, “Sen burada kal Aleko, ben Haydar’ın yanına gideceğim... Sakın yerinden kıpırdama!” dedi. Aleko’dan hiçbir cevap alamayınca ona doğru döndü ve yüzüne baktı. Aleko yaşamdan kopmuş gibiydi sanki. Sığındığı sütunun cansızlığı ile vücudu birleşmiş, donuk bakışlarla olup biteni izliyordu. Albert onun bakışlarından kıpırdayacak hali olmadığını anlamıştı.

Bulunduğu yerden sırtları kendilerine dönük kalabalığın arasından, önündekileri iterek Kürt Haydar’ın yanına ulaştı. Kürt Haydar bir anda karşısında gördüğü patronuna terden kapanacak hale gelmiş gözlerinin arasından inanmaz bakışlarla baktı.

“Müsü Albert! Ne işin var burada senin?” Nefes nefeseydi Kürt Haydar. Hemen Albert’in bileğini sertçe kavradı ve onu, hızla delirmiş halde saldıran kalabalığın arasından yanına çekti.

“Geç arkama!” diyerek kendine doğru çekti Albert’i. Albert kendini bir anda dükkânın kepenklerinin önünde buldu. Sindiği yerden önünde devam eden itiş kakışı seyrediyordu. İşportacıların, “Müslüman dükkânı... Müslüman dükkânı!” bağrışları kalabalığın çığlıkları arasında kayboluyor, kana susamış canavarlar sürüsünün saldırılarını engelleyemiyordu. Havada sallanan sopalar artık aşağılara inmiş, karşı karşıya gelen, aynı dili konuşan, aynı dini paylaşan, aynı havayı soluyan insanların tepelerine iniyor, vücutların çeşitli yerlerine inen sopaların açtığı yaralardan fışkıran kanın kokusu, havadaki duman kokusuna karışıyor, genizleri yakıyordu.

Sallanan Türk bayraklarının görüntüsü müydü, işportacıların üzerlerine ellerinde sopalarla gelen delirmiş kalabalığa canları pahasına karşı koymaları mıydı yoksa bağırmaktan, yağmalamaktan yorgun düşen vücutların isyanı mıydı çapulcuları durduran... Bilinmez!

Duran zamanın içinde, giderek uzaklaşan kalabalığın bağırtılarından sonra geriye dumanı hala tüten dükkânların, sokaklara dağılmış eşyaların acınası görüntüsünün yanı sıra dükkânları korumaya çalışan insanların bitkin, üzgün ve ruhsuz hali kalmıştı.

 

“ARKADAŞLAR SAĞOLUN… DÜKKANIMIZI KORUDUNUZ”

 

Albert yaşananları bir film şeridi gibi izlediği yerden kalkarak yorgun adımlarla Aleko’nun saklandığı yere doğru yürümeye başladı. Aleko bıraktığı noktada boş gözlerle dışarısını izliyordu.

“Geçti Aleko... Hadi gel,” diyerek Aleko’nun kolundan tuttu ve suskunluğunu hala koruyan arkadaşını sokağa çıkardı, peşinden dükkâna doğru sürüklemeye başladı. Dükkâna geldiklerinde Kürt Haydar’ın Baba Moiz’in ona verdiği yedek anahtarla kapıyı örten kepengin yarısının yukarıya kaldırdığını ve içeriden dışarı sızan ampulün süzgün ışığını gördü ve peşinde sürüklediği Aleko'yla kepenge çarpmamak için başlarını eğerek içeri girdi. Solgun ışığın altında, denklerin üzerinde bitkin bir halde oturan işportacıların bakışları yere dönüktü. Üzerlerindeki gömlekler terden bedenlerine yapışmıştı. Parmaklarının arasında duran sigaralarından derin nefesler çekiyor, ciğerlerine doldurdukları dumanı büyük bir kederle dudaklarının arasından dışarı salıyorlardı. Albert’in dükkâna girdiğini gören Kürt Haydar hemen onun ardından içeri girdi ve kenarda duran iskemleyi çekerek, “Buyur, otur Müsü... ” dedi. Arkasından gelen sese irkilerek başını çeviren Albert, Kürt Haydar’ın kara gözlerine yerleşen hüzünle karşılaştı. Bu bakışlardan gözlerini ayıran Albert, üzerindeki yırtık gömleğe kan bulaşmış Kürt Haydar’a bir şey söylemeden uzattığı iskemleye Aleko’yu oturttu. Kendisi de uzun kumaş tezgâhının kenarına ilişti. Cebinden çıkardığı Birinci sigarasını yakarken, dükkân içinde süregelen ölüm sessizliğini nasıl bozacağını düşünüyordu. Dibine gelen sigarasıyla ikinci bir sigara yakan Albert, dükkânın çeşitli yerlerinde oturan işportacılara ve hamallara bakarak, “Arkadaşlar... sağolun... ” diyebildi. Dükkândaki hiç kimseden bu sözlere karşı bir tepki gelmemesi üzerine sesinin çıkmadığını düşünen Albert, gırtlağında biriken tütünün acısını boşaltmak için öksürmeye başladı. Boğazının temizlendiğinden emin olduktan sonra daha bir gür sesle, “Arkadaşlar sağolun... Dükkânımızı korudunuz,” dedi. Dükkânın çeşitli yerlerinde oturanların yerlerinde kıpırdanmasıyla oluşan ses gecenin içinde biraz önce dışarıda yaşadıkları uğultuyu hatırlatmıştı herkese. İnsanlar sanki giderek daha fazla, oturdukları yere gömülüyorlardı. Albert, yerdeki dengin üzerinde oturan işportacı Cemal’e baktı yan gözle. İki metrelik boyu kısalmış, kaslı bedeni erimişti sanki oturduğu yere büzülen Cemal’in.

“Çok üzgünüz Müsü... Anlayamadık bu çapulcu takımının ne yapmak istediğini.” Cemal bakışlarını, diktiği zeminden hiç ayırmadan konuşmuştu. O her zaman gürleyen sesi bir at sineğinin uçarken çıkardığı vızıltı kadar hafifti. Cemal’den kuvvet alan diğerleri de oturdukları yerden kalkarak Albert’in yanına geldi. Şimdi hepsi, dükkânını kurtardıkları küçük patronlarının etrafını sarmış, ellerini önlerinde kavuşturmuş, başları yere eğik bir halde onun dudaklarının arasından çıkacak bir sözü bekliyordu. Albert ise onların bu haline bir anlam veremediği gibi ne söylemesi gerektiğini de bilemiyordu. Karşısında duran insanlar saatlerdir dışarıda yaşanan akıl almaz olayların suçlusu kendileriymişçesine azap duyuyorlardı. Onların bu hallerine daha fazla dayanamayan Albert ani bir hareketle oturduğu iskemleden kalkarken çalan telefonun sesiyle irkildi. Hemen yazı masasının üzerinde duran telefona doğru giderek ahizeyi eline aldı.

“Alo... ” Sesinde heyecan vardı.

“Albert... Sen misin oğlum? Ne işin var senin orada be oğlum?” Baba Moiz telefona cevap veren sesin sahibinin oğlu Albert olduğunu hemen anlamış ve paniğe kapılmıştı.

“Baba sakin ol lütfen... Yok bir şey buralarda, ortalık sakinledi. Ben de iyiyim.” Albert kalp hastası olan babasının heyecanını yatıştırmak için hızlı hızlı ama sakin bir sesle konuşuyordu.

“Oğlum neler oluyor şehirde... Beyoğlu tarafından korkunç gürültüler geliyor, gökyüzü kıpkırmızı, sanki bir yerler yanıyor... ”

Sonbaharı, havalar soğuyana kadar Yeşilköy’deki köşkte geçirmek isteyen Ester’i o akşam evdeki yardımcılarına ve ortanca oğlu Salamon’a bırakan Baba Moiz, iş çıkışı Beyoğlu Anabala Pasajı’ndaki kardeşi Jak’in İngiliz kumaşları satan mağazasına yeni gelen mallara bakmak için gitmiş, vakit geç olunca Yeşilköy’e dönmektense Tepebaşı’ndaki kışlık evlerinde kalmayı tercih etmişti. Geç saatlerde, derin uykusunun arasında sokaktan gelen seslerle uyanarak cama fırlamıştı. Camı açtığında yatağında duyduğu sesler bağrışmalara, çığlıklara dönmüştü. Sokakta o zamana kadar hiç görmediği bir hareket vardı. Genç olduklarını tahmin ettiği beşerli onarlı erkeklerin ellerinde sopalarla bağrışarak koştuklarını gördü. Korkusundan hemen camı kapadığı için insanların ne diye bağrıştıklarını anlayamamıştı. Hemen salonun elektriklerini kapamış ve yatak odasına geçmişti. Perdenin aralığından başını uzatarak göğe baktığında yüzüne çarpan kızıllıktan ürkerek içeri kaçmıştı. Işıkları yakmadan, yavaş adımlarla uzun koridoru geçerek salondaki telefona giden Baba Moiz hemen oğlu Albert’i aramış, telefonun başında Albert’ten haber bekleyen gelini Brana’nın sesini duymuştu. Brana, Baba Moiz’in ısrarlarına daha fazla dayanamayarak olanları anlatmıştı. O saatten itibaren Baba Moiz telefonun başına oturarak sürekli dükkânı aramaya başlamıştı. Ne olduğunu bilemediği, anlayamadığı dükkânının akıbetini değil, oğlu Albert’in nasıl bir ortam içinde olduğunu düşünüyordu. Ağır aksak geçen nice zaman sonra ahizenin diğer ucundan gelen sesin oğlu Albert’e ait olduğunu anlayınca o saate kadar düzensiz atan kalp atışlarının ritmi sanki içinde çalan bir davulmuşçasına gümlemeye başlamıştı.

“Baba! Kendine gel... Korkulacak bir şey yok inan ki. Herkes iyi, dükkânda da bir sorun yok... ” Albert, biraz yaşadığı heyecanlı anlardan, biraz da babasının yeni bir kalp krizi geçireceği korkusuyla, hızlı hızlı konuşuyordu. Ahizenin diğer ucundan Baba Moiz’in sıklaşan nefesi duyuluyordu.

“Baba... Orada mısın? Konuşsanaaa!” diye bağıran Albert, elinde sıkı sıkı tuttuğu ahizeyi babasının sesini duyabilmek için iyice kulağına yapıştırmıştı.

“Tamam oğlum... Tamam... ” Baba Moiz’in sesinden, söylediklerinden çok, kısık kısık aldığı nefesinin sesi geliyordu Albert’in kulağına.

“Baba iyi misin? Bir şey yok dedim ya... ” Albert ağzının içinde biriken tükürüğü yutkundu. Babasının konuşmasını beklerken gözleriyle etrafı tarıyordu. Dükkânda bekleşen, yüreklerine sinen korkuyu, bedenlerindeki yorgunluğu birbiri ardına içtikleri sigaralarla atmaya çalışan işportacıların, hamalların havaya yaydıkları kesif duman arasında, gözleri, ertesi gün kargoya verilecek kumaş balyalarının ortasına sığınmış, boş bakışlarını karşıda bir kör noktaya dikmiş halde oturan Aleko’ya takıldı. Arkadaşının yaşadığı şoku biraz olsun atlatmasını sağlamak zorunda hissetti kendine.

“Baba, evden bir yere ayrılma. Hava aydınlanınca yanına geleceğim. Beni merak etme, burada emniyetteyim.”

“Tamam oğlum, bir yere çıkmam ama amcanlar…”

“Tüh… Onları unutmuşum kendi telaşımdan…” derken eliyle alnına vuruyordu Albert.

“Baba… Gecenin bu saatinde aramayalım. Belki de duymuşlardır olayları zaten.”

“Tamam oğlum, sen yeterince sıkıntıdasın, ben ararım kardeşimi.”

Telefonu kapatan Albert, Aleko’nun yanına gitti ve yerdeki kumaş topunun üstüne oturdu. Arkadaşına ne diyeceğini bilemez bir halde, ellerini ovuşturmaya başladı. Aleko hala hiç kımıldamadan oturuyor, boş bakışlarını diktiği kör noktadan ayırmıyordu. Albert cebinden çıkardığı sigara paketinden bir sigara alarak yaktı ve Aleko’nun kucağında, hareketsiz duran elini alıp parmaklarının arasına sıkıştırdı. Aleko sigarayı dudaklarına doğru götürürken bakışlarını o kör noktadan ayırıp yanında oturan Albert’e çevirdi.

“Dükkânımı, mallarımı kaybettim… Ben ne yapacağım şimdi Albert?” Gözyaşları ince bir çizgi halinde yanaklarından aşağı süzülüyordu Aleko’nun.

İçinin titrediğini hissetti Albert. Ne söylemesi gerektiğini bilememenin sıkıntısıyla bir sigara da kendisine yaktı, dumanın ciğerlerine ulaşmasını bekledi.

“Allah büyüktür be Aleko… Sıkma bu kadar kendini. Canına bir şey olmadı ya, sen ona dua et…” diyebildi sadece.

“Bugün olmadı ama yarın olabilir Albert… Yarın olabilir! Artık bu memlekette yarınımızın güvenli olacağına inanmam çok güç!”

 

“SİRKECİ’NİN ÜZERİNDE CIYAKLAYARAK UÇUŞAN MARTILARIN SESİ YÜREKLERİ DAĞLAYACAK KADAR ACIYDI”

 

Eylül ayının hüznü İstanbul’un üzerine yağma ve yangınlarla çökmüştü. Güneş, bulutların arasına saklanmış utançla bakıyor, sıcaklığını bulutların arkasına saklıyordu; sanki insanlara yaşananların cezasını verirmiş gibi. Havada yangınların ardından kalan is kokusunun genizleri yakan ağırlığı vardı. Sirkeci’nin üzerinde cıyaklayarak uçuşan martıların sesi yürekleri dağlayacak kadar acıydı.

Albert sıkı sıkıya kapatılmış kepenklerin arasından sokağa adımını attığında karşılaştığı sessizlikten ürktü. Gözleriyle etrafı tararken karşılaştığı manzara karşısında içinde bir yerlerinin burulduğunu hissediyordu. Albert’in hemen ardından dışarı çıkan hamallar ve işportacılar da sokağa dağılmış çeşit çeşit malların, yağmalanmış ve yanmış dükkânların görüntüsü karşısında şoka girmişler şaşkın şaşkın, ne yapmaları gerektiğini bilemez bir durumda, bakınıyorlardı. Sokakta süregelen sessizliği bozan tek ses uzaktaki martıların feryatlarıydı.

“Haydar, ben Beyoğlu’na amcamın dükkânına gitmek zorundayım. Siz buralarda kalıp etrafa göz kulak olursunuz.”

“Olur mu abi? Asla yalnız gidemezsin oralara, bırakmam seni!” Kürt Haydar’ın sesindeki kararlılık Albert’i etkilemişti. Aklına Haydar’ın gece dükkânlarına saldırmaya çalışan yağmacılara karşı, yaşamını hiçe sayarak kendini siper etmesi geldi.

“Peki Haydar, beraber gideriz. Aleko’yu da bir yolunu bularak Yeşilköy’e göndermemiz lazım,” derken Haydar’a bakan gözlerinde sevecenlik vardı.

“Tamam abi… Ben hallederim sen merak etme. Hadi gel şimdi içeri girelim, ben bir sabah çayı demleyeyim. Herkesin ciğerlerinden tüm gece içtikleri sigaranın biriken dumanını temizleyeyim.”

Sabah çaylarını yudumlarlarken Brana’dan gelen bir telefon Albert’in Beyoğlu’na, amcasının dükkânına gitme planını engellemeye yetmişti.

 

Gece yarısı uykularından sokaktan gelen gürültülerle uyanan Zehra ve o akşam onlarda kalan Leman ile kocası Şeref ne olduğunu anlayamadan kapının önüne çıkmışlardı. Galatasaray’dan Yeniçarşı’ya doğru gelen uğultulara daha fazla dayanamayan, neler olduğunu anlamak isteyen Şeref, lacivert çizgili pijamasının üzerine pantolonunu giydi, ev halkına, “Sizler içeri girin, ışıkları sakın açmayın!” dedi ve yokuştan yukarı doğru koşarak karanlıkların içinde kayboldu.

Bukis Apartmanı’nın dış kapısından, yanında Leman’la içeri giren Zehra merdivenlerden telaşla inen mal sahibi Madam Vangelyo’yu gördüler. Üzerindeki uzun sabahlığının eteğini yerlere sürünmesin diye bir eliyle kavramış, diğer eliyle ahşap tırabzana tutunmuş, gözlerinde korkuyla apartmanın büyük, demir giriş kapısını içeriden kilitlemeye çalışan Zehra ve Leman’a dikkatle bakıyor, onların gözlerinden, dışarıdan gelen gürültülerin sebebini anlamaya çalışıyordu.

“Kale… Neler oluyor dışarıda Zehra mou?”

Zehra Madam Vangelyo’nun titrek sesindeki korkuyu hissetmişti.

“Bilemiyorum Madamcım, umarım kötü bir şeyler değildir,” derken öğlen haberlerinde radyodan duydukları aklına gelmişti. Spiker, Atatürk’ün Selanik’teki evine Yunanlıların bomba attığını söylemişti. “Acaba bu olayla mı ilgili?” diye düşündü bir an ve aynı anda vücudu elektrik çarpmışçasına sarsıldı.

“Madamcım, uykumuz kaçtı, çay demleyeceğiz, hadi sen de gel… Beraber içeriz.” Düşüncelerinden korkmuştu Zehra farkında olmayarak ve olası bir saldırıya karşı komşusunu koruma içgüdüsü ortaya çıkmıştı. Zehra’ya bu teklifi yaptıran korkuyu içinde hisseden Madam Vangelyo, açık olan daire kapısından içeri girerken bir yıl önce kalp krizinden kaybettiği kocası Stefo’yu düşünüyordu. Ona, sanki öleceğini hissetmiş gibi, son zamanlarda, “Ben ölürsem buralarda durma Vangelyo, apartmanı sat ve kardeşlerinin yanına Atina’ya git!” demişti. Ve Stefo bu sözleri söyledikten kısa bir zaman sonra ölmüş, Vangelyo’yu yalnız bırakmıştı. Atina’da yaşayan iki kız kardeşi Vangelyo’ya apartmanı satması ve yanlarına gelmesi için çok baskı yapmışlar ama onu doğduğu, yaşadığı bu topraklardan koparamamışlardı.

“Leman, sen ocağa bir çay koy, ben apartmanı bir dolaşayım.”

Zehra apartmanın diğer sakinlerini düşünerek tedirgin olmuştu. Kendileri haricinde diğer kiracıların hepsi Rumdu. İçinde hissettiği garip bir huzursuzlukla apartmanın diğer sakinlerini dolaşarak durumlarına bakma ihtiyacı hissetmişti.

Merdivenlerden üst kata çıkarken kalın, ahşap kapıların altından dışarı sızan soluk ışığı gördü, “Herkes uyanmış,” diye düşünerek Eleni’lerin zilini çaldı.

“Kim o?” diyen Eleni’nin sesine o akşam için olağan olan korku hakimdi.

“Benim Madam… Zehra.” Zehra ahşap kapının ardından gelen demir kilidin çıkardığı sesi duyuyordu.

“Buyur Zehra mou…” Eleni’nin sesindeki heyecandan onların da dışarıdaki gürültülere uyandıklarını anlamıştı Zehra.

“Işığınızı görünce bir halinizi sorayım demiştim Madam… İyisiniz değil mi?” Zehra olabildiğince sakin konuşmaya çalışıyordu.

“Neler oluyor dışarıda Zehra, biliyor musun?”

“Bilmiyorum Madam ama Şeref bakmaya gitti neler olduğuna.” Biraz durakladıktan sonra, artık yaşlılığa doğru ilerleyen Eleni’nin, kendisini dikkatle izleyen tedirgin bakışlarını gördü. Söyleyeceği şeyin onu daha da tedirgin edeceğini biliyordu ama söylemesi gerektiğini de hissediyordu.

“Madam, ışıkları söndürseniz iyi olur. Ben giriş kapısını kilitledim ama yine de ne olursa olsun kimseye kapıyı açmayın.” Madam’ın bakışlarındaki tedirginliğin korkuya dönüştüğünü gördü Zehra. Yukarı kata çıkan merdivenlerin ilk basamağına adımını atarken başını geri çevirdi ve hâlâ açık kapının önünde adeta çakılmış gibi duran Eleni’ye, “Telaşlanmayın Madam’cım, sadece emniyet olsun diye söyledim. Eğer çok korkuyorsanız Mösyö Yorgo’yu ve kızınızı alıp bize gelin. Madam Vangelyo da bizde… Çay içeceğiz,” diyerek onu biraz olsun rahatlatmaya çalışıp merdivenleri çıkmaya başladı. Kulağına, ardından kapanan kapının ve çevrilen kilitlerin sesi geliyordu.

Üçüncü katta oturan Madam Elefteriya kocasıyla beraber hasta kız kardeşini görmek için iki gün önce Atina’ya gitmiş ve her zaman olduğu gibi evinin anahtarlarını Zehra’ya bırakmıştı. Arka sokağında oturan kızına bile vermezdi anahtarını Elefteriya. Onun için varsa yoksa Zehra’ydı. Sabahları erkenden uyanır, kocasını Sultanhamam’daki nalbur dükkânına gönderir, mutfağa girer, iki orta şekerli kahve yapar ve üzerinde sabahlığı, saçının önüne taktığı iki bigudisiyle Zehra’nın kapısını çalardı. Garip, çözemediği bir içgüdüsellikle işaret parmağının zile tek bir dokunuşuyla çıkardığı kısa ve ince sesten bilirdi onun geldiğini Zehra. Ne o ne de başkaları, çok denemelerine rağmen bir türlü o sesi çıkaramamışlardı. Sanki bir müzik parçasının notalarından biri gibiydi; bestecisi ise Elefteriya’ydı.

“Kalimera Zehra mou, hayde gel kafemizi içelim,” diyerek açılan kapıdan içeri giren Elefteriya, Zehra’dan gelecek cevabı beklemeden salondaki cumbanın önünde duran berjer koltuklardan birine oturur, elindeki küçük tepsiyi iki koltuğun arasındaki sehpaya koyar ve hiç uyumamışçasına, uyku mahmurluğundan yoksun bir ifadeyle konuşmaya başlardı. O Yunanlılara has kalın sesiyle evin diğer sakinleri olan kızları uyandırırdı. Özellikle Zehra’nın büyük kızı Nurten’i çok sever, onunla çocuklaşır ve oynardı. Konuşurken o kadar çok Rumca kelime katardı ki sözlerine, Nurten de çocuk zekasının verdiği kıvraklıkla hemen bu kelimeleri kapar ve kullanmaya başlardı. Sabahları Elefteriya’nın sesiyle uyanır, hemen yatağından kalkar, gözlerini yumuk elleriyle ovuştura ovuştura salona gelerek cam kenarında annesiyle kahvelerini yudumlayan Elefteriya’ya, “Kalimera Madam, ti kanis?”* diye Rumca sorardı.

“Kala ime kopela mou,”** diyen Elefterya’dan da hemen cevabını alır ve onun uzanan kollarına kendini atar, kucağına otururdu. Zaman içinde Rumca, Nurten’in Yeniçarşı Yokuşu’nda oturan Rumlardan öğreneceği ilk lisanı olacaktı.

Zehra dördüncü kata ulaştığında Vaskopoulos’ların kapılarının altından sızan bir ışık göremeyince, “Acaba gürültüleri duymadılar mı yoksa evde mi yoklar?” diye düşünerek beşinci katın merdivenlerini çıkmaya başladı. Kalkidis’lerin kapısının altından sızan solgun ışığın dışarıya sızan görüntüsünden onların uyanık olduğunu anladı ve zili çaldı. Biraz bekledikten sonra Mösyö Kalkidis’in, “Kim ooo?” diyen sert sesini duydu.

 

“İNSANLAR ÇIĞIRLARINDAN ÇIKMIŞLAR… ÇPK KORKUYORUZ”

 

“Benim Mösyö Kalkidis… Zehra!” İçeriden cevap almayan Zehra, onların tedirgin olduklarını düşünerek tekrar zili çaldı.

“Mösyö Kalkidis, benim Zehra. Merak ettim sizi, iyi misiniz?”

İkinci zil sesinden sonra Zehra’nın sesini iyice algılayan Mösyö Kalkidis kısa bir an sonra kapıyı araladı ve aralıktan korku dolu gözlerle dışarıya baktı. Gelenin Zehra olduğundan emin olduktan sonra kapıyı kapayarak zinciri çıkardı ve tekrar açtı.

“Kusura bakmayın Zehra Hanım, kapıyı açmakta geciktim.” Mösyö Kalkidis başını yere doğru eğmişti. Zehra, Kalkidis’in nazik, terbiyeli, centilmen bir adam olduğunu çok iyi bildiği için onun bu tedirgin, utanç dolu tavrına şaşırmıştı.

“İyi misiniz?” diye sorarken onun bu haline aldırmadığını göstermek istemişti Zehra.

“Olabildiğimiz kadar Zehra Hanım… Olabildiğimiz kadarıyla.” Kalkidis ağzından kederle dökülen bu sözleri söylerken uzun zamandır yere diktiği bakışlarını nihayet Zehra’ya çevirmişti. Zehra onun bu kederli tavrına şaşırmıştı.

“Hayrola… Bir şey mi oldu?” diye merakla sordu.

“Daha ne olsun Zehra Hanım… İstanbul yanıyor, her taraf yağmalanıyor, taş taş üstünde kalmıyor… Daha ne olsun?... ” Kalkidis’in gözlerinde yaşların biriktiğini gördü Zehra. Söyleyecek bir şey bulamayan genç kadın, “Neler oluyor?” diye düşünürken kapıya, kocasının yanına gelen Elfi’yi gördü. Elfi’nin gözlerinin kızarıklığından onun da ağladığını anladı.

“Zehra mou duydun mu… İnsanlar yollara dökülmüş Rumların dükkânlarını talan ediyorlarmış tüm İstanbul’da…”

“Olmaz öyle şey Madam!.. Nerden çıkarıyorsunuz bunları?” Zehra duyduğu sözlerden şoke olmuş bir halde bağırarak söylemişti bunu. Duyduklarına inanması mümkün değildi.

“Oluyor Zehra mou, oluyor… İstanbul yanıyor. Kardeşim telefonla aradı, o söyledi. Atatürk’ün evini bombalamışlar Selanik’te… İşte o yüzden başlamış olaylar.” Elfi kendilerine inanmaz ve şaşkın bakışlarla bakarak, “Olmaz öyle şey!” diye bağıran Zehra’nın bu sözüne hızlı hızlı konuşarak, tükürüklerini etrafa saçarak cevap veriyordu.

 

“NE YAZIK Kİ OLUYOR ZEHRA MOU”

 

“Ne yazık ki oluyor Zehra mou… İnsanlar çığırlarından çıkmışlar… Çok korkuyoruz!”

“Tamam Madam Elfi… Tamam ama lütfen biraz sakin olun.” Zehra duyduklarına inanamıyordu ama son günlerde ortalığın Kıbrıs yüzünden oldukça gergin olduğunun farkındaydı. Beyninin içinde dolaşmaya başlayan kötü düşüncelerden sıyrılması, yıllarını birlikte geçirdiği, Rum, Müslüman ayrımı yapılmadan iyi ve kötü günleri paylaştığı apartman sakinlerini bir araya toplayarak onları olası bir saldırıya karşı savunması gerektiğini düşündü Zehra.

“Madamcım, bu kadar korkmayın burası sizin de memleketiniz. İsterseniz bize gelin hep beraber çay içelim. Şeref dışarıda neler olduğuna bakmaya gitti… Gelir birazdan. Doğrusunu ondan öğreniriz.” Zehra Elfi’den gelecek cevabı beklerken onun gözlerindeki minnet ifadesini görmüştü.

“Sağol Zehra mou, sağol. Üzerimizi değiştirip hemen geliriz.” Elfi’nin sesinde biraz önce olan korku ve korkunun getirdiği güvensizlik yerini emniyette olmanın huzuruna bırakmıştı.

Zehra merdivenlerden aşağı inerken Brana’ların ne yaptığını düşünüyordu. Evlerinde telefon olmadığı için onlara ulaşması imkânsızdı. “Madam Elfi’den neden bir telefon etmedim ki sanki?” diye söylendi. Evinin kapısından içeriye girerken yüreğini, sebebini anlayamadığı bir sıkıntı kaplamıştı.

“Hayrolsun!” dedi ve içeri girdi.

 

Gece yarısı gelen bir telefonla uykularından uyanan Brana, Makbule hanım, Şerafettin bey, oğulları Şevket ve kızları Mürvet için uzun, sıkıntılı saatler başlamıştı.

Brana, Albert ve Aleko’yu gönderdikten sonra hemen çocukların odasına gitmişti. Hiçbir şeyden habersiz yataklarında uyuyan minikleri kaptığı gibi birini yardımcısı Habibe’nin kollarına verdi, diğerini de kendi alarak Makbule hanımın katına çıkarttı. Çocukları Mürvet’in yatağına yatırdı ve Habibe’yi yanlarında bıraktı. Fatma hanımın salonda Makbule hanımla oturduklarını gördükten sonra doğru, hiç ışık yanmayan yan köşkte oturan Aleko’lara gitti. Ağır demir bahçe kapısını açarken, kapının üzerine takılı küçük çanın çıkardığı ses içini ürpertti. Sokak lambasının saçtığı ışık huzmesinin taş döşeli yola vurmasını izleyerek köşkün arka bahçesine doğru yürüdü. Köşkün alt kısmında bulunan mutfağın perdeleri sıkıca kapatılmış olmasına rağmen gazocağı lambasının solgun ve titrek ışığı dışarı sızıyordu.

“Sofia… İme Brana, anikse to tin porta sou,”*** diye hafif bir sesle komşusunu çağırırken eliyle de cama vurdu. Aralanan perdenin arasından Sofia’nın iri kömür tanesine benzeyen gözleri, içlerine sinmiş korkuyla birlikte Brana’nın gözleriyle karşılaştı. Brana’nın olduğuna emin olan Sofia hemen kapıya geldi. Brana ahşap kapının demir çengelinin gecenin sessizliğinde çıkardığı gıcırtıyı duyuyordu. Aralanan kapıdan içeri giren Brana, Sofia’nın arkasından mutfağa girdi. Sofia’nın, köşkün üst katında oturan annesi, babası, yayası**** ve iki oğlu mutfak masasının etrafına toplanmış, tedirgin bakışlarla Brana’yı süzüyorlardı.

“ Şehri, dükkânları, kiliseleri yakıp yıkıyorlarmış Brana…” Sofia’nın yaşlı babası Rumca bu sözleri söyledikten sonra bakışlarını Brana’dan ayırarak, gözlerinde biriken yaşları saklamak için başını masaya eğdi ve elindeki mendili bükmeye başladı. Mutfakta tezgâhın üzerinde duran saatin çıkardığı tik takların sesi duyuluyordu sadece. Brana yaşlı adamın gözyaşlarının içine aktığını hissetti.

“Kiri Panayot… Sakin olun lütfen, henüz bir şey bilmiyoruz. Duyduklarımız sadece birer söylenti olabilir,” diyen Brana söylediği sözlere kendi bile inanmamıştı.

“Ahh… Keşke öyle olsaydı kızım, keşke! Ama Beyoğlu’nda Aya Triyada’ nın karşısında oturan oğlum telefonda böyle demiyordu. Hele telefonun ahizesinden gelen bağrışmalar olayın ne denli vahim olduğunu anlatacak kadar ürkütücüydü.”

Henüz Albert’ten bir haber alamayan Brana, Kiri Panayot’un sözlerinden dolayı iyice tedirgin olmuştu.

“Varvaris… Varvaris!” Kiri Panayot, “Barbarlar… Barbarlar!” diye söylenerek yerinden kalktı ve mutfağın kapısından dışarı çıktı.

Panayot’un söylediği barbar kelimesi Brana’nın suratında bir tokat gibi patlamış, yüreğini dağlamıştı.

Brana’nın yüzünün aldığı şekilden babasının söylediği barbar sözüne alındığını anlayan Sofia ayaktaki Brana’nın elini tuttu.

“Sen babamın kusuruna bakma, yaşlı o, ne söylediğini bilmiyor bazen,” diyerek gerilen ortamı yumuşatmaya çalıştı.

“Haklısın Sofia… Ben eve gideyim, Albert’e ulaşmaya çalışayım. Makbule hanım hep birlikte onların evine gelmenizi istemişti, onun için geldim,” dedi ve bir an sustuktan sonra, “Belki bu durumda hepimizin bir Müslüman evinde olmamız en doğrusu,” diyerek düşünceli ve söylediklerinden dolayı utanç ve huzursuzluk içinde kapıya yürüdü.

“Haklısın galiba Brana. Tamam sen git, ben birazdan hepsini toparlar gelirim.”

Brana bahçeye çıktığında temiz eylül havasını içine çekti ve dış kapıya yöneldi. Kapıya yaklaşırken at arabasının yolda çıkardığı ses kulağına geldi, ürperdi sessizliğin içinde. Kapıdan çıkmaktan vazgeçerek hemen yanda toprağın içinde güz aylarının başlamasıyla çiçeklerini çoktan dökmüş olan, şimdilerde yapraklarını birer birer doğanın kanununa teslim etmeye başlayan gül ağacının arkasına saklanarak kulağını giderek yakınlaşmakta olan at arabasının sesine verdi. Bir zaman sonra at arabasının Makbule Hanım’ın evinin önünde durduğunu gördü, gizlendiği gül ağacının arkasından. Başını duvarın hizasına getirdi ve demir parmaklığı saran, sararmaya yüz tutmuş sarmaşıkların arasından, arabadan aşağı inen Mehmet Efendi’yi gördü, “Ohh…” diyerek o ana kadar tuttuğu, göğüs kafesine artık baskı yapmaya başlayan nefesini rüzgâr bile esmeyen havaya bıraktı. Eteğinin ucuna sıkıca sarılan gül ağacının dikenlerine aldırmayarak, yırtılan etek ucunu eliyle silkeledi ve hemen kapıdan dışarı çıkarak yavaş bir sesle, “Mehmet Efendi!” diye bağırdı. Sokak lambasının solgun ışığında gözlerini kısarak sesin geldiği yöne bakan Mehmet Efendi, gecenin geç bir saatinde karşısında Brana’yı görünce şaşkınlığını gizleyemedi.

 

“ÇOCUKLUĞUNU HATIRLATAN RUMCA KÜFÜRLERİ KULLANACAKTI”

 

“Madam Brana… Napıyorsun bu saatte dışarıda?” Mehmet Efendi’nin sesinde biraz sitem, biraz da azar vardı. Brana onun söylediklerini duymuyor, gözlerini köşkün cephesinde, Makbule hanımların katındaki salon penceresine asılmış, hafif hafif esmeye başlayan rüzgârla, yapraklarını sağa sola savuran ıhlamur ağacına değerek salınan Türk bayrağına dikmişti. Gözlerini sokağa çeviren Brana hızla Rum ve Ermeni komşularının köşklerini izlemeye başladı. Hiç birinde ışık yanmıyordu. Hepsinin köşklerinin bir odasında, karanlıkta oturduklarını ve olacakları beklediklerini anlamıştı Brana. Bir pençe kalbini ele geçirmiş yavaş yavaş sıkıyordu sanki.

“Hadi içeri girelim Mehmet Efendi” diyen Brana ondan gelecek cevabı beklemeden bahçe kapısını açarak içeri girdi, kapının demir kilidini taktı ve arkasında Mehmet Efendi, koşar

adımlarla arka bahçeye gidip ve mutfak kapısından içeri girdi. Merdivenlerden üst kata çıkarken Mehmet Efendi’nin gecenin bu saatinde gelmesinin sebebini düşünüyordu.

“Hayrola Mehmet Efendi, gecenin bu saatinde niye geldin?” Son basamağa geldiğinde dayanamamış ve soruyu sormuştu.

“İstanbul’da Rumlara karşı kötü bir şeyler oluyormuş diye duyunca sizleri merak ettim ve bir bakayım diye düşündüm.” Mehmet Efendi sözlerini devam ettirecekken aniden sustu.

Brana şaşırmıştı bu sözlere. Son basamakta durdu ve arkasından gelen Mehmet Efendi’nin yüzüne baktı. Onun bakışlarını hisseden Mehmet Efendi gözlerini Brana’dan kaçırdı ve başını öne eğdi. Mehmet Efendi’nin kızaran yüzü ve utanç dolu bakışları Brana’nın gözünden kaçmamıştı ama bunun sebebini de anlayamamıştı.

“Bana söyleyemediğin başka bir şey mi var Mehmet Efendi?” Çok duyarlı ve akıllı bir kadındı Brana. Mehmet Efendi’nin ondan bir şey sakladığını hemen anlamıştı ve içeride bekleşen insanları tedirgin etmemek, korkutmamak için son basamakta durmuştu.

“Şeyyy… Olaylar çok büyükmüş ve yalnız Rumlara karşı da değilmiş. İstanbul’da gayrimüslim avına çıkmışlar, her yeri yakıp yıkıyorlarmış. Şimdi gelirken Röne Park’ın içinden bağırtılar geliyordu. Arabayı karşı sokakta durdurup kapısından içeri baktım. Gazinoyu yıkıyordu bir grup adam. Korktum ve hemen arabaya binip buraya geldim.” Mehmet Efendi ahşap merdivenlerin basamaklarına adeta çakılmış olan bakışlarını kaldıramıyordu. Ses tonu sanki çok sevdiği birini kaybetmişçesine derin bir üzüntüyle doluydu.

Çalan kapının zili Brana’yı Mehmet Efendi’ye vermesi gereken ve ne olduğunu bilemediği cevaptan kurtarmıştı.

“Sen içeri gir Mehmet Efendi, sanırım gelenler yan komşulardır…” diyerek merdivenlerden aşağı inmeye başladı Brana. Mehmet Efendi onun telaşlı adımlarla merdivenlerden inişine bakarken Brana’yı yalnız bırakmamasının daha doğru olacağını düşünmüş olacak ki, o da aşağı inmeye başladı. Son basamağa geldiğinde Brana’nın, “Kim o?” diyen sesini duydu. Açılan kapıdan içeri yan köşkün sahiplerinin girdiğini gördü.

“Hoş geldiniz, hadi hemen yukarı çıkalım.” Yarı uykulu bakışlarıyla, gecenin bu saatinde neden yatağından kaldırılıp komşularına getirildiğini anlayamayan küçük Yorgaki’yi kucağına alan Brana tekrar merdivenleri çıkmaya başladı. Mehmet Efendi kenara çekilerek gelenlere yol verdi.

“Merhaba Mehmet Efendi,” diyen Kiri Panayot’un sesinde algıladığı burukluk içini acıttı. Onların ardından ahşap merdivenleri tekrar çıkarken kulağında ahşabın her adımda duyulan gıcırtısı, senelerin yıpranmışlığının bacaklarına yüklediği yükü biraz daha fazla hissediyordu.

Salondan içeri girdiklerinde Şerafettin amca ile Brana’nın aile fertlerinin yanı sıra karşı köşkte oturan yakın arkadaşı Seta, kocası Arman ve küçük kızları Meri’nin de orada olduğunu gördü. Brana yan köşkte Sofia’lardayken, evde yalnız kalmaktan ürkmüşler ve böyle bir durumda en iyi çözümün bir Müslüman ailenin yanına sığınıp güvenliklerini belli ölçüde sağlamak olduğunu düşünerek tüm mahallenin sevgilisi Makbule hanıma gelmişlerdi.

Makbule hanımın sarma sigarasının hafif bergamot kokusuna, odaya yayılan mis gibi Rize çayının kokusu eşlik ediyordu. Yardımcısı Habibe Brana’nın çay kokusunu algıladığını hemen fark ederek mutfağa gitti ve komşularıyla Brana’ya ince belli çay bardaklarında çayı doldurarak odaya döndü. Brana içinin üşümesini bir yudum çay ve bir nefes sigarayla giderdikten sonra telefona gidip Albert’in gittiği saatten itibaren kaç defa aradığını bilemediği dükkânın telefonunu çevirdi.

“Hâlâ cevap yok!” diyerek asık ve endişe dolu bir yüz ifadesiyle Makbule hanımın karşısındaki koltuğa oturdu.

“Telaş etme kızım, Allah korur onları… Bir şey olmaz.” Makbule hanımın sesi ise dediklerinin aksini söylüyormuşçasına titriyor, irileşen gözbebeklerindeki endişe ve korku odadaki herkesin yüreğini oynatıyordu. Bu korkunun sebebi ise geç saatte eve dönen oğlu Şevket’in İstanbul’da gayrimüslimlere karşı başlatılan olayların boyutunu yüzbaşı rütbeli bir arkadaşından duymuş olması ve hemen eve dönüp annesine anlatmasıydı. Şevket Yeşilköy’e dönerken önce Rum ve Ermeni arkadaşlarının yanına uğrayarak onlara üstü kapalı bir şekilde olayları anlatmış, tedbirli olmalarını istemişti. Eve döndüğünde Brana’nın ailesini kendi evlerinde görünce Albert’i sormuş ama onun az önce yanına Aleko’yu alarak şehre gittiğini öğrenmiş ve geciktiği için çok üzülmüştü.

Yapacak bir şey olmadığını anlayınca önce her 29 Ekim’de, sandalyeye bağlı, felçli babasının gözetimi altında salondaki büfenin alt çekmecesinden çıkarılarak ütülenen Türk bayrağını çıkartıp evin önüne, en görünür şekilde astı. Daha sonra sokağa çıkarak komşu evleri dolaşmaya başladı. Brana’nın yakın arkadaşı Seta, kocası ve çocuklarını kendi evlerine gönderdi. Ardından diğer gayrimüslim komşuları kendileri gibi Müslüman olan diğer evlere yerleştirdi. Bu dağıtımı yaparken hiç kimse sesini çıkartmamış, sessizce Şevket’i izlemişlerdi. Bu sessizlik Şevket’e herkesin olaylardan haberi olduğunu göstermişti. Sokağın sakin olduğundan emin olduktan sonra tekrar eve dönerek babasının yatağının yanı başındaki komodinde duran beylik Kırıkkale tabancayı aldı. Arka bahçedeki odunluğa giderek bahçe işlerinde kullandığı kazma, kürek ve testereyi bir çuvala doldurdu ve eve dönüp dış kapının yanındaki portmantoya koydu. En sonunda Brana’nın eve girdiğini gördü ve kimseye belli etmeden sanki tuvalete gidiyormuş gibi yerinden kalktı ve aşağı inerek iki kanatlı bahçe kapısını uzun bir zincirle bağlayıp üzerine demir kilidi taktı. Yukarıya çıkarken olanları algılamaya çalışıyor, “Neden gayrimüslimler… Neden?” diye düşünüyordu.

 

Şevket Yeşilköy’de doğmuş, Rum, Ermeni, Yahudi, Müslüman ayrımı nedir bilmeyerek büyümüştü. Sokağı tanıdığı altı yaşından itibaren, tüm arkadaşları Yorgo, Artin ya da Salamon adını taşıyordu. Mahallenin üç Müslüman ailesinin dışında tüm sakinleri, çoğunluğu Rum olmak üzere gayrimüslimdi. Tüm çocuklar anneleri babaları gibi, tüm evlere girerler, birlikte yer içer, birbirlerinin bayramlarında ziyaretlerini yapar, hediyelerini alırlardı. Mahallenin çocukları özellikle Şeker Bayramı’nın ve baharda kutlanan Paskalya Bayramı’nın gelmesini dört gözle beklerlerdi. Paskalya Bayramı’na mahsus renkli yumurtalara bayılırdı Müslüman çocuklar. Mis gibi mahlep kokan paskalya çörekleri, günü geldiğinde Müslüman, Rum, Ermeni, Yahudi diye bir ayrım yapılmadan tüm evlere dağıtılırdı. Şeker Bayramı geldiğinde ise annelerinin şık ve temiz elbiseler giydirdikleri Rum, Ermeni ve Yahudi çocuklar Müslüman ailelerin çocuklarıyla birlikte mahallenin evlerini dolaşmaya başlardı. Çalınan kapılar ardına kadar açılır, bayram heyecanını yaşayan çocuklara öpülmesi için eller uzatılır, günler önceden hazırlanan kuruşlar, şekerler minik avuçlara bırakılırdı, Rum, Ermeni, Yahudi, Müslüman ayrımı yapılmaksızın.

Şevket Türkçe, Ermenice, Rumca ve Yahudi İspanyolcası olan Ladino’yu birbirine katarak konuşuyordu yedi yaşına geldiğinde. Arkadaşlarının da ondan farkı yoktu. Doğal olarak ilk öğrendikleri kelimeler her lisanın küfürleriydi. Şevket seneler sonra çocukluğunda öğrendiği farklı dilleri; başta Rumca olmak üzere Ermenice ve Yahudi İspanyolcasını unutacak, o yıllardan aklında sadece küfürler kalacak ve sinirlendiği zamanlarda Türkçe küfür yerine ona güzel yaşanmış çocukluğunu hatırlatan Rumca küfürleri kullanacaktı.

 

“ÇOK KORKUNÇ, ANLATILMAZ ŞEYLER OLDU… BEN NASIL BAKACAM KOMŞULARIN YÜZÜNE LEMAN…”

 

Şevket köşkün her tarafını kontrol ettikten sonra salona döndüğünde Brana’nın telefonda konuştuğunu, odadaki herkesin tüm dikkatiyle onu dinlediğini gördü.

Brana hasta yatağında ölümle savaşan kayınvalidesini, uyandırmak korkusuyla arayamamış ve çok tedirgin olmuştu. Saatler sonra kayınbiraderi Salamon onu aramış ve merak etmemesini, annesinin her şeyden habersiz, aldığı morfinin etkisiyle uyuduğunu, bahçıvan Hüseyin efendinin olayları duyar duymaz köşke geldiğini söylemişti.

Brana kayınbiraderi ile konuştuktan sonra ahizeyi yerine koymayarak saatlerdir ulaşmaya çalıştığı kocasının dükkân telefonunu çevirdi. Israrla çalan telefona hiç kimsenin cevap vermemesi Brana’yı iyice korkutmaya başlamıştı.

“Açın şu telefonu… Açın!” diye bağırdı Brana. Ses gelmeyen ahizeyi sinirle tam yerine koyacakken uzakta kulağına, “Alooo…” diyen Albert’in sesi geldi.

“Alo, Alberto…” diye heyecanla seslendi.

“Ohh… Çok şükür Allah’ım! Neler oluyor Alberto, seni ve Aleko’yu çok merak ettik saatlerdir…” diye devam etti.

Albert ev halkını tedirgin etmemek için olanları üstü kapalı ve sakin bir şekilde anlattı.

“Aleko da iyi. Biz buralardayız, merak etmeyin. Siz Makbule hanımda kalın ve sokağa çıkmayın Brana,” diyerek telefonu kapattı.

Telefon ahizesini yerine bırakan Brana, Albert’le konuşurken oturduğu koltuktan telaşla kalkıp yanına gelen Sofia’ya ve kendisini meraklı bakışlarla izleyen Aleko’nun anne, babasına bakarak, “Aleko da iyiymiş, merak etmeyin,” dedi ve çocuklarına bakmak için salondan çıktı.

Albert’in sesindeki kaygıyı hissetmişti Brana ama sebebini sormaktan çekinmişti. Olağandışı bir şeylerin olduğunun herkes gibi o da farkındaydı ama sessizce oturan diğerleri gibi o da bunu dile getirmekten korkuyordu.

Mürvet’in odasındaki büyük pirinç karyolada olanlardan bihaber, derin derin uyuyan çocukların üstlerindeki örtüyü düzelten Brana, Bukis Apartmanı’ndakiler, Zehralar ne yapıyor acaba diye düşündü. Çocukları uyanmasın diye ahşap zemin üzerinde parmaklarının ucuna basarak yürüdü ve tekrar salona döndü. Makbule hanım ve Fatma Hanım cam kenarındaki koltuklara karşılıklı oturmuş sessizce sohbet ediyorlardı. Kiri Panayot uykusuzluğa daha fazla dayanamamış ve kanepenin bir köşesine kıvrılıp uyumuştu. Yaya, Sofia, Seta, kocası Arman, Şevket ve Mürvet büyük yemek masasının etrafına oturmuş, o akşam kim bilir kaçıncı kez demlenen çayı yudumluyorlardı, gözlerinde kaygı dolu bakışlarla. Şerafettin Amca’yı tekerlekli sandalyesinde daha fazla oturmasın diye zorla odasına götürüp yatırmışlardı. Diğer çocuklar ise Şevket’in odasında uyuyorlardı.

Brana sehpanın üzerinde duran Gelincik paketinden bir sigara alıp yaktıktan sonra tekrar telefonun yanına giderek Bukis Apartımanı’nın sahibi Madam Vangelyo’nun telefon numarasını çevirdi ve beklemeye başladı ama uzun uzun çalan telefonu açan olmadı. Galatasaray’da oturdukları için, onlardan bilgi alabilirim diye düşünmüştü Brana. “Zehra’ya da ulaşamadım,” diyerek telefonu kapattı ve sıkı sıkı kapalı kalın perdenin aralık kalan kısmından içeri, ince bir çizgi halinde günışığının sızdığı pencereye doğru yürüdü.

 

Şeref şafak sökerken Bukis Apartmanı’nın büyük demir kapısını çaldığında bedenindeki her bir azası sanki elektrik çarpmışçasına titriyordu. Zehra’nın kapıyı açmasıyla kendini doğruca tuvalete attı ve saatlerdir söz geçiremediği boş midesindekileri su halinde çıkarmaya başladı. Öğürmekten ciğerlerinin ağzından dışarı fırlayacağını sanıyor, buna engel olacakmışçasına tek eliyle göğsüne sıkıca bastırıyordu. Kapının önünde merak ve endişeyle bekleyen karısı Leman’ın, “Şeref aç kapıyı!” dediğini kulaklarındaki uğuldamanın arasında belli belirsiz duyuyor ama kapıyı açmak için en küçük bir hareket yapamıyordu. Uyuşmuş bedeni, ruhu, dermansız bacaklarıyla tuvaletin kilitli kapısını açan Şeref, karısının endişeyle ona bakan gözlerinden gözlerini kaçırarak sürüklene sürüklene yatak odasına giderken ağlıyordu. Kendini yatağın üzerine boş bir çuval gibi fırlatırken tüm gece boğazında düğümlenen hıçkırıkların arasına karışan kelimelerle birlikte, haykırarak gözyaşlarını ağzından koy vermeye başladı.

“Leman, Leman… Çok korkunç, anlatılmaz şeyler oldu… Ben nasıl bakacam komşuların yüzüne Leman… Nasıl?”

Leman karyolanın kenarına oturmuş üzgün bakışlarla kocasının hezeyanlarını izliyor, onun sakinleşmesini bekliyordu. O gece herkes gibi onlar da zamanı kaybetmişlerdi. Kaybolan zamanın içinde, o gece yaşadığı olayları hıçkırıklarla havaya karıştıran Şeref’in sakinleştiğini, “Bana bir acı kahve yap Leman!” demesinden anlamıştı Leman. Mutfağa gitmek üzere odadan dışarı çıkan Leman koridorda meraklı gözlerle ona bakan Zehra’yla karşılaştı.

“Neler oluyor Leman? Şeref düzeldi mi?” Zehra salonda oturan ve Şeref’i bekleyen komşulara hiçbir şey belli etmemeye çalışarak onun durumunu izlemişti. Aradaki tüm ahşap kapıları kapayıp Şeref’in çığlıklarını duymalarını engellemiş, komşularını abuk sabuk sözlerle oyalamaya çalışmıştı ama kendisi de meraktan çatlamıştı.

“Şimdi biraz düzeldi gibi gözüküyor Zehra ama anladığım kadarıyla dışarıda çok kötü olaylar görmüş… Neyse, sen içeridekilere bir şey belli etme, kendine gelince anlatır, anlarız biz de,” diyerek kahve yapmak üzere mutfağa girdi Leman.

Şeref kahvesini içtikten sonra üzerindeki parçalanmış pantolonu ve gömleği çıkararak Leman’ın getirdiği pantolonu ve gömleği giydi. Yere fırlattığı yırtık giyimlere şöyle bir baktı ve Leman’a dönüp “Şunları çöpe at, bir daha görmek istemiyorum,” dedi ve tuvalete gitti. Musluktan akan soğuk suyu iki eliyle kavrayarak hızlı hızlı yüzüne çarpmaya başladı, sanki yaşadığı olayların üzerine yapışan pisliğini akıtırcasına. Yanlarından sırları dökülmeye yüz tutmuş aynaya baktı, yüzüne yabancı kaldı. Siyah gözleri iyice kararmış ve o ana kadar tanımadığı, adı hüzün olan bir duyguyla tanışmıştı. Gözlerinin etrafında, altlara doğru kayan mor bir tabaka oluşmuştu. Yaşı henüz genç olmasına rağmen yüzü annesi Fatma hanımın yüzü gibi derin çizgilere sahipti. O derin çizgiler birkaç saatte daha da derinleşerek karanlık bir kuyuya dönüşmüştü sanki. Dudağının üzerindeki gür, kara bıyıklarının arasındaki beyazlar çarptı gözüne. Saçları gibi onlara da bir gecede aklar düşmüştü. Gözlerinin dolduğunu hissetti, yutkunarak akacak olan yaşlara engel oldu. Ağzının içine aldığı suyu, çalkalayarak lavaboya boşalttı, havluyla ellerini, yüzünü kurulayarak tuvaletten çıktı ve salona doğru yürüdü.

Salona girdiğinde apartman komşularının meraklı olduğu kadar tedirgin ve korkulu bakışlarla onu süzdüklerini gördü, içi burkuldu. “Ben bunlara neyi, nasıl anlatacağım şimdi?” diye düşünerek ayaklarını sürüye sürüye cumbanın içindeki iki koltuktan birine oturdu ve camdan, apartmanların arasında bulabildiği boşluktan henüz ağaran gökyüzüne bakmaya başladı. Bir sigara yaktı ve karısının önündeki sehpaya koyduğu kahveyi içmeye koyuldu. Zaman kazanmaya çalışırken odadaki sessizliği dinliyordu. İkinci sigarasını yakarken, onun odaya girmesiyle, odada oluşan sessizliğe daha fazla dayanamayan Madam Vangelyo Şeref’in karşısındaki koltuğa oturdu ve “Yeter bu halin be Şeref, hadi kale anlat bize neler olduğunu be yavrimu,” dedi duyacaklarına hazırlıklı ve kararlı bir halde. Şeref yanına gelen Madam Vangelyo’nun otrişli, pembe terliklerinden gözlerini ayıramıyor, “Keşke bu püsküller kadar hafif, renkleri kadar güzel olsaydı anlatacaklarım,” diye düşünüyordu.

“Beyoğlu’na bomba düştü Madam Vangelyo… Neyi nasıl anlatayım, bilemiyorum.” Sigarasından çektiği dumanı yutarak burnundan bir ejderha gibi püskürten Şeref üzgün, kırık, yorgun bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

“Evden çıktıktan sonra Galatasaray Hamamı’ nın yanındaki merdivenlerden yukarı tırmandım. Sokağa ulaştığımda ellerinde sopa, balyoz, kürek, balta gibi aletlerle bağıra, çağıra sağlı sollu dükkânlara saldıran, camı çerçeveyi indiren, içerideki çeşitli malları sokağa döken, paralayan bir sürü insanla karşılaştım. Farkında olmadan o kalabalığın arasına itilerek caddeye doğru sürüklendim. Beyoğlu’nda da manzara farklı değildi. Nerden çıktığını anlayamadığım kalabalık, “Ya taksim, ya ölüm!” diye bağrışıyor, önlerine çıkan her şeyi yıkıp, yakıyor, parçalıyordu. Çığırından çıkmış bir grubun içinde, Beyoğlu’nun ortasında, birinin elime tutuşturduğu kalın sopayla, nereden toplandığını anlayamadığım, kılıksız adamların meydana getirdiği kalabalığın arasında, rüzgârın ağacından ayırdığı bir yaprak gibi caddenin ortasında, oradan oraya savruluyordum. Çalıştığım Park Oteli’ ne geldiğimde pastanesinin yerle bir edildiğini gördüm. Artık İnci ve Baylan Pastanesi, Franguli, Smart, Saray Sineması yok! Bildiğim, tanıdığım, senelerdir alışveriş ettiğim tüm dükkânlar birer enkaz yığınına dönüşmüşlerdi. Buzdolapları, elektrik süpürgeleri, pasta ve şekerlemeler tüm caddeyi kaplamıştı. Kumaş toplarının bir ucu Taksim’den başlıyor, sonu Galatasaray’a ulaşıyordu. Çapulcular Türk bayrağının asıldığı dükkânlara dokunmuyor, sadece gayrimüslimlerin dükkânlarını talan ediyordu. Sanki Rum avına çıkmışlardı. Birbirlerine, “Ara sokaklara dağılalım, oralardaki Rum evlerini ve dükkânlarını da bulalım,” diye konuşuyorlar ve bu amaçlarına ulaşmak için koşuşturuyorlardı. Sanki Beyoğlu’na bomba düşmüş gibiydi. Bu yaşıma geldim, böylesine bir vahşet görmedim ben… Allah bir daha da göstermez inşallah.” Şeref’in gözleri dolmuştu. Aslında anlattıkları gördüklerinin, yaşadıklarının yanında kısacık bir özetti. Akıbetlerinin ne olacağını bilemeyen komşularını, dostlarını daha fazla tedirgin etmek istememişti. Oturduğu koltuğun kollarından yardım alarak bedenini ayağa kaldırdı ve Madam Vangelyo’ya, gözlerinden süzülen yaşların akmasına izin vererek baktı.

“Madam hepinize karşı utançla doluyum, benim milletim bu değil. Beyoğlu’na düşen bomba aslında bizim yüreğimize düştü. Neden bunların olduğunu da anlayabilmiş değilim ama sebep ne olursa olsun sizlerin bu durumu hak etmediğinize inanıyorum. Milletim adına özür dilerim hepinizden,” dedi salonda oturan diğerlerine bakmadan, bir gecede ak düşen saç ve bıyıkları, kamburlaşan sırtıyla ayaklarını sürüye sürüye, arkasında korkulu, hüzünlü bir sessizlik bırakarak salondan çıktı. Bir yandan da, Anabala Pasajı’ nın taş zemininde çapulcuların ellerinde telef olan, Müsü Albert’in amcası Jak’ın pahalı İngiliz kumaşları gözlerinin önünde uçuşuyor, “Acaba Branalar napıyor?” diye düşünüyordu.

 

“İSTANBUL’DAKİ 74 ADET KİLİSENİN 70’İ AYNI ZAMANDA YAKILIP YIKILMIŞTI”

 

Dükkânı işçilerine ve işportacılara teslim eden Albert, Kürt Haydar’ı ve bastığı yeri bile doğru düzgün göremeyen Aleko’yu da yanına alarak trenle Yeşilköy’e döndü. Aleko’yu Haydar’la evine gönderdikten sonra köşke, annesini ve kardeşi Salamon’u görmeye gitti. Annesinin hasta yatağında, ağrılarını azaltmak için son günlerde sürekli yapılan morfinin etkisiyle uyumasından, olaylardan haberinin olmadığını anlamıştı. Kardeşi Salamon ise bahçıvan Hüseyin efendiyle salonda telefon bekleyerek ve önceki geceyi şehirdeki evlerinde geçiren babasını ve ardından tüm akrabaları arayarak sabahı beklemişti. Köşkte her şeyin normal olduğundan emin olan Albert sessiz, gayrimüslim evlere asılmış Türk bayraklarının gölgesindeki sokaklardan koşar adımlarla geçerek evine geldiğinde gün iyice aydınlanmış ve nelere gebe olduğu bilinmeyen yeni bir gün başlamıştı.

Albert, Makbule Hanım’ların katına çıkmadan önce kendi evine girdi, tuvalette elini yüzünü yıkadıktan sonra odasına geçerek yırtılan, pislenen gömlek ve pantolonunu, sanki gecenin üzerine yapıştırdığı kötü olayları yok edecekmişçesine paralayarak çıkardı. Yukarı kata çıktığında salonda oturan herkesin yüzünde gece yaşanan tüm olayların bilindiği izlenimi vardı. Hiçbir şey konuşmadan cam kenarındaki koltuğa oturdu, Habibe’nin getirdiği kahvesini yudumlarken rüzgârın dalgalandırarak havalandırdığı Türk bayrağını seyretmeye koyuldu.

 

İstanbul İstanbul olalı böylesine bir gün yaşamamıştı. Cadde ve sokaklar Patrona Halil isyanının izlerini taşıyordu sanki.

Her şey Atatürk’ün Selanik’teki evine bir Rum’un bomba attığı söylentisinin İstanbul’a ulaşmasıyla ve İstanbul Ekspres gazetesinin bu haberi manşetine taşımasıyla başlamıştı. O gün 290 bin adet basılan gazete İstanbul’un her tarafına dağıtılmıştı. Kıbrıs Türktür Derneği’nin, “Mukaddesata el uzatanlara bunu pahalıya ödeteceğiz, ödeteceğimizi alenen söylemekte de bir mahzur görmüyoruz,” şeklinde, aynı gazeteye verdiği beyanatla ilk ateş yanacaktı. Derneğin örgütlediği büyük gruplar; “Ya taksim, ya ölüm,” sloganlarıyla Taksim Meydanı’nda toplanarak ilk durakları olan Aya Triyada Kilisesi’ne yürüyecekler, orada yaptıkları bir açıklamanın ardından içlerindeki öfkeyi kusmak için Beyoğlu’na doğru yürüyüşe geçecekler, yol üzerindeki, Türk Bayrağı asarak önlem almış olanların haricindeki, çoğunluğu Rumlara ait olan işyerlerini adeta bir çekirge sürüsünün açgözlülüğüyle yakıp yıkarak arkalarında, inanılmaz boyutta bir enkaz bırakacaklardı. Akşamüstü saat beş civarında başlayan olaylar sabaha kadar gayrimüslim dükkânlarının yoğun olduğu Beyoğlu ile sınırlı kalmamış, Bankalar Caddesi, Fermeneciler, Perşembe Pazarı; Eminönü’nde Küçükpazar, Tahmis Caddesi’ni de içine alarak Sultanhamam, Mahmutpaşa, Gedikpaşa, Çarşıkapı, Arnavutköy, Ortaköy, Kumkapı, Bakırköy ve Büyükada’nın da aralarında olduğu 52 yerde aynı anda çıkarılan yangınlarla tarih, kültür ve sanat varlıkları bir gecede yakılarak kül haline döndürülmüştü. Ellerine kazma, kürek, sopa, balyoz geçiren çapulcular önlerine çıkan tüm işyerlerini yerle bir ederek, geceyi Rum, Ermeni evi ve dükkânı arayarak geçirmiş, şehrin dört bir yanında terör estirmişlerdi. Tünel’deki Rumca yayın yapan üç gazetenin yanı sıra Tarabya’da oturan Patrik’in evini ateşe verenler, gayrimüslim mezarlıklarını açarak içlerinden çıkardıkları cesetleri sokaklarda sürüyenler de vardı. Büyük bir yıkımın yaşandığı İstanbul’un dışında İzmir ve Ankara’da da küçük çaplı olaylar yaşanmış, İzmir’deki Yunan Konsolosluğu, Fuar’daki Yunan Pavyonu ve Yunan Kilisesi tamamen yakılmıştı.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın resmi verilerine göre, İstanbul’da 32 Rum ve 8 Ermeni okulu tahrip edilmişti. İstanbul’daki 74 adet kilisenin 70’i aynı zamanda yakılıp, yıkılmıştı. Kiliseler dışında bir sinagog, sekiz ayazma, iki manastır, 3584’ü Rumlara, diğerleri Ermeni ve Yahudilere ait 5538 gayrimenkul tamamen yakıldı. Tahrip edilen malların değeri inanılmaz boyutlardaydı. Bomba İstanbul’un 500 yıllık çok kültürlü yapısına düşmüştü ve bu zarar hiçbir şeyle ölçülemeyecek kadar büyüktü.

Olayların gayrimüslimlerin egemen olduğu ticaret yaşamını onların ellerinden almak için yapılan bir tertip olduğu yıllar sonra ortaya çıkacaktı ama kırılan yüreklerdeki derin iz hep kalacak ve bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

O tarihten sonra Anadolu’dan İstanbul’a gelmeye başlayan halk giderek palazlanıp ticaret hayatının da sahibi olacak, böylece İstanbul’daki İmparatorluk kültürü sona erecek ve İstanbul’da taşralaşma başlayacaktı.

                                                                                   

7 Eylül sabahı Anafartalar Sokağı’nda olağandışı bir şeylerin olduğunu sanki hisseden serçelerin hüzünlü ötüşlerine, denizin üzerinde çığlıklar atan martıların sesi eşlik ediyordu.

Tüm geceyi uykusuz geçiren Brana, her şeyden habersiz uyanan çocuklara kahvaltı hazırlamak, salonda oluşan ağır havadan kaçmak için yanına Habibe ve Fatma Hanımı alarak mutfağa indi. Habibe’ye iki saat önce yakmasını söylediği sıcak su kazanının ısındığından emin olduktan sonra banyoya girdi. Tüm gece içtiği sigaranın giysilerine sinen kokusunu burnunda hissediyordu. Adeta paralayarak üstünü başını çıkardı ve çamaşır sepetine tıkıştırdı. Kurnanın kenarında duran pirinç maşrapayı sıcak suya daldırdı ve başından aşağı döktü. Sabunu sertçe saçlarının arasında dolaştırmaya başladı. Başındaki sabunu akıtmak için birbiri ardına döktüğü sıcak suların kafa derisini yaktığını hissediyor ama suyu soğutmak için hiçbir şey yapmıyordu. Sabunlu bezle ovaladığı vücudunda kızarıklıklar oluşmuştu. Yaşanan kötülüklerin sanki üzerinden akan suyla beraber yok olacağını sanıyordu. Banyodan üzerinde peştamalıyla çıktı, aralık kapıdan mutfağa baktı. Fatma Hanım mutfak masasının yanında, elinde çay bardağı, düşünceli bir halde duruyor, Habibe porselen tabaklara kahvaltılıkları koyuyordu. Mutfaktan sadece tabak, çatal ve bardak sesi geliyordu.

Brana merdivenlerden çıkarak odasına girdi. Üzerine ince ekose bir etek ve gömlek giydi. Odasından çıktığında aşağı kattaki mutfaktan sesler geliyordu. Merdivenlerden aşağı inerken kulağına önce Leman’ın, ardından Zehra’nın sesi geldi. İçeri girdiğinde Şeref’in, annesi Fatma Hanım’a sarılmış olduğunu gördü.

“Hayrola, sabah sabah…” Brana’nın dudaklarında hüzünlü bir gülümseme vardı. Ellerini annesinin omuzlarından ayıran Şeref, Brana’ya yaşlı gözlerle baktı.

“Hepimize geçmiş olsun Brana… Çok üzgünüz,” diyen Şeref iki adımda Brana’nın yanına geldi ve onu uzun kollarıyla sarmaladı. Üzgün bakışlarla onları izleyen Leman ve Zehra da yanlarına gelmiş ve hepsi kollarını birbirlerine dolayarak adeta tek vücut olmuşlardı.

Biraz sonra masanın etrafına oturmuş gece yaşadıklarını anlatan Şeref’i dinliyordu hepsi. Brana masanın etrafına sıralanan Fatma Hanım, Şeref, Zehra ve Leman’ın yüzlerini incelerken, “İşte bu masada Rum, Ermeni, Yahudi, Müslüman ayrımı yok!” diye düşünüyordu.

Şeref’in anlattıkları bittikten sonra mutfağa yine bir sessizlik çökmüştü. Brana aniden oturduğu sandalyeden kalktı.

“Ben biraz dışarı çıkacağım, çocuklara siz bakarsınız… Bir bakayım akşam göremediğim insanlara,” dedi. Brana’nın sözlerinden herkes huzursuz olmuştu.

“Çıkma sokağa şimdi Brana, bir terslik falan olur,” demeye çalıştı Leman ama bu sözün Brana’yı durdurmayacağını mutfaktaki herkes gibi o da biliyordu. Brana korkusuz olduğu kadar inatçı bir yapıya da sahipti ve kafasına koyduğu bir şeyi yapmasına kimse engel olamazdı.

“Ben de akşamdan beri çok bunaldım, hadi birlikte çıkalım, bana da iyi gelir…” Şeref öyle bir geceden sonra Brana’yı dışarıya yalnız bırakamazdı. Şeref’in teklifine cevap vermeyen Brana mutfaktan çıktı ve arka kapıyı açarak kendini ılık eylül sabahının hüzünlü kollarına bıraktı. Arkasından gelen Şeref’le beraber sessiz sokağa çıkarak dosdoğru yürümeye başladılar. Caddeye ulaştıklarında bir an duraklayan Brana, bilinmez bir elin onu dürtüklemesiyle adımlarını Röne Park’a doğru döndürdü. İlan edilen sıkıyönetimden mi yoksa bir akşam önce yaşanan kâbus dolu geceden dolayı mı bilinmez, sokaklarda sadece bir iki tane kedi ürkek ürkek ordan oraya koşturuyordu. Röne Park’ ın önüne geldiklerinde askeri bir arabanın yanında ellerinde tüfekleri, bekleşen askerleri gördüler. Askerlerin başı olduğu anlaşılan subayın Yeşilköy muhtarı Şaban Efendi’yle konuştuğunu gördü. Parka girmek için yanlarına yaklaştıklarında, “Günaydın Madam Brana, hayrola nereye böyle?” diye soran Şaban Efendi’nin yüzündeki tedirginlik Brana’nın gözünden kaçmamıştı.

“Sizin gibi ben de her zamanki sabah gezintime çıktım Şaban Efendi.” Brana, sabahları çocuklarına parka gezdirmeye götürdüğünde çoğu zaman muhtar Şaban Efendi’yle karşılaşır ve üç-beş kelime ederdi ama bu sabah diğerlerinden farklıydı.

Brana, kısa sohbete katılmayan, dikkatle kendisini süzen subaya başıyla hafif bir selam verdi ve Şeref’le birlikte Röne Park’ın büyük demir kapısına doğru ilerledi. Kapının önüne geldiğinde kenarda duran asker hemen bedeniyle kapının girişini engelledi.

“Girmek yasak!” diyen asker göz ucuyla subayına bakıyordu.

Brana emir kulu olduğunu çok iyi bildiği askere hiç cevap vermeden subaya döndü ve onun bir söz söylemesini bekledi. Bakışlarında içeriye girmek konusundaki kararlılığı vardı. Onun bakışlarından etkilenen subay girişi engelleyen ere başıyla, “Çekil!” işaretini yaparken, hayranlıkla bu güzel kadını izliyordu.

Brana kendisini takip eden Şeref’le kapıdan içeri girerken, “Allah, Allah neden içeri bırakmadılar ki?” diye söylendi ama çam ağaçlarının yere döktüğü kuru dikenlerin üzerinde attığı üç adımdan sonra karşılaştığı manzara ona bu engellemenin sebebini anlatmaya yetmişti. Yaz aylarında, akşamları eğlenmek, dans etmek, başta Yunanistan olmak üzere, yurtdışından gelen ecnebi sanatçıları dinlemek için gittikleri gazino yerle bir olmuş halde karşısında duruyordu. İki gece önce Polonya’dan gelen Paul adlı şarkıcıdan istediği Meine Yiddishe Momme şarkısı aklına geldi. O kadar içinden gelerek söylemişti ki, Brana gözyaşlarını tutamamıştı. O akşam tutamadığı gözyaşları bugün yerini hayret, endişe, korku ve üzüntüye bırakmıştı. Artık enkaz haline dönüşen gazinonun yerlere saçılmış renkli camları Brana’nın ayaklarının altında çıtırdıyor ve minik parçaların yüreğine saplandığını hissediyordu. Gece yarısından sonra olanları, yaşananları duymak ve şu an bakışlarını ayıramadığı, o güzelim Röne Park Gazinosu nun enkazı Brana’nın midesini bulandırmaya başlamıştı. Gözlerinin önünde sokaklarda koşuşan, bağrışan insanlar, yerlere saçılan çeşitli eşyalar, sürüklenen kumaşlar, yanan dükkânların görüntüsü uçuşuyordu.

 

“BÜYÜK GÜN BUGÜN… İNŞALLAH”

 

“Hadi Brana, biraz deniz kıyısına gidelim…” Şeref’in, Brana’nın giderek beyazlaşan yüzünü görmesi ona bir an önce oradan uzaklaşmaları gerektiğini düşündürmüştü.

Asırlık çam ağaçlarının arasından yürüyerek yamaca geldiler. Ufukta, durgun denizde ilerleyen geminin göğe ince bir çizgi halinde uzanan dumanı gözüküyordu. Minik dalgaların kıyıdaki kayalara çarparken çıkardığı hışırtı, sessiz sabahın içinde yükselen bir çığlık gibi Brana’nın kulağına geliyordu. Yaşanan kâbus gibi olaylar, uykusuz geçen gergin gece Brana’nın genç bedenini iyice yormuştu. Brana bedenini boş bir çuval gibi ahşap bankın üzerine bıraktı ve suların kayalara çarparken meydana getirdiği köpükleri izlemeye başladı. Şeref de ondan farklı bir halde değildi. Brana’nın yanına oturmuş, sigarasını yakmış, dalgın bir halde ufka doğru bakıyordu.

Eylül güneşinin ısısı Brana’nın için için titreyen bedenini ısıtmaya yeterli gelmemişti. Kollarını önde birleştirip bedenini kavrayarak yerinden kalkan Brana denizin üzerinde, kayalara çarpan siyahlığa bakmak için yamaca doğru yürüdü. Yanına gelen Şeref’e, “Bu ne acaba?” diye sordu. Şeref de denizin üzerinde dalganın çarpmasıyla ileri geri savrulan büyük, siyah, parlak tahta görünümlü nesneye bakıyordu.

“Tahtaya benziyor ama ne olduğunu çıkaramadım” derken denizin üzerinde beliren diğer tahta parçalarını gördü.

“Piyano bu Şeref… Piyano!” Brana’nın feryadı parkın sessizliğinde yankılanmıştı.

Röne Park Gazinosu’ nun çeşitli sanatçılarını tuşlarında misafir eden koca kuyruklu siyah piyanosu, önce üst kısmı, ardından da ona eşlik eden diğer parçaları, bir canavar açlığıyla içine çekmeye çalışan denize karşı son gayretleriyle direniyordu.

Brana gördüğü bu manzara karşısında donmuş kalmıştı. Brana içini döven sessiz çığlıkların yanı sıra, geceden beri akıtamadığı gözyaşlarına da artık söz geçiremiyor, damlalar yanaklarından aşağı doğru süzülüyordu.

Süzülen gözyaşları beyninin kıvrımları arasında dolaşmaya başladı ve yakın geçmişe doğru yola çıkardı Brana’yı.

 

14 Mayıs 1950... O Pazar sabahı tüm ev halkı erkenden uyanmışlardı. Bukis Apartımanı’nda gözle görülmeyen ama hissedilen bir hareketlilik vardı.

Brana banyodan çıkan Albert’e baktı.

“Çok heyecanlıyım Albert... İlk defa oy vereceğim için,” dedi.

Albert, “Haklısın Brana, bende çok heyecanlıyım. Büyük gün bugün... İnşallah kullanacağımız oylar bu akşam Türkiye’nin kaderini değiştirmeye yarar,” dedi ve giyinmek üzere odaya gitti. Saat dokuzda kapıya çıktıklarına oğlu Halil’in kolunda merdivenleri çıkan Fatma Hanım’ı gördüler. “Benim okumam yazmam çok az, nasıl oy vereceğim?” diye üzülerek söylenen Fatma Hanım’a, “Yazmayı beceremezsen parmak basacaksın Fatma Hanım ama oyunu vereceksin,” demişti.

Apartmanın kapısında onları bekleyen Şeref ve Leman’ı da yanlarına alarak oy kullanacakları, Tophane’deki ilkokulun yolunu tuttular. Okula vardıklarında Ernesta’yı kocası Leon’la ve anne-babalarını görmüşlerdi. Onların da yüzüne aynı heyecan sinmişti. Brana bakışlarını okulun bahçesinde dolaştırdığında oy kullanmaya gelen, çevreden göz aşinalığıyla bile olsa tanıdığı, şık giyimli Yahudi, Ermeni ve Rum ailelerini gördü. Onların da yüzlerinde aynı heyecanın izlerini görmek Brana’yı çok mutlu etmişti. Oy atma sırası kendilerine geldiğinde önünde duran Fatma Hanım’a, “Sakın unutma Fatma Hanım, avuç içini gösteren resme bas parmağını,” dedi Brana. Fatma Hanım başını geri çevirdi ve, “Ahh kızım belki okumam yazmam az ama yıllardır türlü yokluğu, eziyeti çektiren o adamın partisinin işaretini unutmam mümkün mü? Korkma sen, oyumu nur yüzlü adamın olduğu Demirkırat Partisi’ne vereceğim,” diyerek sandığa doğru yürüdü. Onun giderek daha fazla kamburlaşan sırtını izleyen Brana kocasına dönüp, “Adnan Menderes’in adı da ‘nur yüzlü’ oldu,” dedi gülerek.

O akşam Branaların evi Müslüman’ından Ermeni’sine, Rum’undan Yahudi’sine doldu taştı. Tüm Türkiye gibi onların evinde de nefesler tutulmuş, kulaklar radyodan gelen seçim sonuçlarına kilitlenmişti. Uykusuz geçen gecenin sonucunda herkesin yüzündeki yorgunluğun yerini, mutluluktan ışıldayan yüzler almıştı. Atılan oylar nihayet yerini bulmuş ve bir devir kapanmıştı.

Elinde Ulus gazetesiyle salona giren Halil, “CHP İktidarı Devrediyor,” diye bağırıyor ve elinde salladığı gazetenin başlığını gösteriyordu.

 

“El Sodro***** gitti artık... ” dedi Ernesta dalgın, kendiyle konuşurcasına. Arkadaşının dudaklarından fısıltı olarak çıkan kelimeleri duyan Brana ona baktı. Tüm Yahudiler gibi Ernesta’nın da, Kurtarıcı Melek diye adlandırdıkları Atatürk’ün ölümünden sonra Tek Parti döneminde yaşadıkları haksızlıkları, babasına ve akrabalarına konulan Varlık Vergisi’ni, onun getirdiği kayıpları düşündüğünü anladı. Halil’in elinden gazeteyi alan Brana dikkatle başlığa baktı.

“İsmet Paşa... Atatürk’ün silah arkadaşı, Milli Mücadele kahramanı, Milli Şef İsmet Paşa... Kendi kurduğun sandığın içinde boğduk seni...” dedi ve kanepede sessizce ağlayan Ernesta’nın yanına oturdu.

 

1950 baharına yeni bir rejim, yeni bir iktidar ve demokrasiyle girmişlerdi. Artık köşkte Milli Şef’in yerini alan Celal Bayar vardı. Başvekilleri ise Fatma Hanım’ın ‘nur yüzlüsü’ Adnan Menderes’ti.

Yeni hükümetin ilk iş olarak Atatürk’ün 1932’de koyduğu, “Ezan Türkçeden başka bir dille okunamaz,” şeklindeki kanunu değiştirerek, Türkçe ezan mecburiyetini kaldırması ve ezanın tekrar Arapça okunmaya başlaması Brana’nın içini burkmuştu ama “Yine de geçmiş iktidardan iyidir,” diye düşünmüştü.

Türkiye şaha kalkmış bir at gibi kükreyerek, koşarak ilerlemeye başlamıştı. NATO’ya girmişler, Amerika’nın yardımlarıyla sanayi canlanmaya başlamıştı. Yeni yollar yapılıyordu memleketin her yerine.

Gelişen Türkiye’yi görmek Brana’yı çok mutlu ediyordu. “Artık kötü günler sona erdi, geleceğe ümitle bakabiliriz,” diye düşünmeye başlamıştı.

1948 Yılında İsrail bağımsızlığını ilan ettiğinde o da Yahudi arkadaşları gibi çok sevinmiş, “Artık bizim de bir memleketimiz var ama ben bu toprağın insanıyım,” demişti. Varlık Vergisi darbesini yiyenlerden biri olan arkadaşı Alegra ona, “İki oğlum var, buradaki geleceklerinden endişeliyim. Kocamla İsrail’e göçmeye karar verdik. Hiç olmazsa orada Yahudi olmamızın bedelini ödemeyiz,” dediği gün içi acımıştı. Bir ay sonra da arkadaşını ailesiyle birlikte Galata Rıhtımı’ndan kalkan vapurla Hayfa’ya yolcu etmişlerdi, gözyaşları arasında.

 

“Haydi gidelim artık Brana, geç oldu, evdekiler bizi merak etmiştir.” Zamanın içinde kaybolan Brana, Şeref’in sesiyle anı yaşamaya başladı. Oturduğu banktan kalkarken, “Alegra’nın dediği gibi bu memlekette yaşamak için ağır bedelleri daima biz gayrimüslimler mi ödeyeceğiz?” diye söylendi.

“Bir şey mi söyledin Brana?” Kulakları ağır duyan Şeref’in hüzün çökmüş yüzüne baktı Brana.

“Yok bir şey Şeref... Kendi kendime konuştum,” dedi. Son bir defa dalgaların arasında sallanarak ümitsizce yaşam savaşı veren piyanonun parçasına baktı ve Röne Park’ ın kapısına doğru yürüdü.

 

6-7 Eylül olayları Brana’nın ailesi dahil Yeşilköy’de yaşayan tüm gayrimüslimlerin ve senelerdir onlarla aynı havayı soluyan, yaşamlarındaki her şeyi paylaştıkları Müslümanların üzerine kara bir bulut olarak çökmüştü. Dükkânları, evleri yağmalanan Rum, Ermeni ve Yahudilere dış ülkelerin yaptığı baskı sonucu yapılan devlet yardımları maddi yarayı belki biraz saracaktı. Yüreklerde açılan derin yara kapansa bile, izi hiçbir zaman kaybolmayacak, sindirilmişliğin verdiği korkuyla kelime haline dönüştürülmeyecek ama belleklerdeki yerini her daim koruyacaktı.

Henüz 28 yaşını süren Brana, Türkiye’de gayrimüslim olarak yaşamanın zorluklarını, çocukluğunda başlayan ve annesinin anlatımlarından beyninde yer eden “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyalarıyla tanımıştı. Ardından babasının akrabalarının Türkiye’yi terk etmelerine sebep olan Trakya Olayları, Yirmi Kur’a İhtiyatlar Olayı ve Varlık Vergisi gelmişti.

“Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları çocuk beyninde o kadar fazla yer etmişti ki oğlu doğduğunda Albert’e, “Evde hep Türkçe konuşulacak!” demişti. Evde sürekli bulunan Fatma Hanım, çok sık aralarına katılan Zehra, Leman bu konuda en büyük yardımcıları olacaktı. Ama uğrunda, bildiği Yiddişçe’yi, İtalyanca’yı unutacak kadar çok uğraşmasına rağmen kendi aksanına yerleşen yabancı tınıyı asla yok edemeyecekti. Sarı saçları, beyaz teni, açık kahverengi gözleri, Grek burnu ve ince vücudu ise bu tınıyı destekleyecekti.

 

“BUNLAR MÜSLÜMAN OLAMAZ KIZIM… OLAMAZ”

 

Brana çocuklarını her sabah götürdüğü Röne Park’tan eve, yanında sessizce yürüyen Şeref’le beraber döndüğünde, “Artık hiçbir şey eskisi gibi olamayacak” diye düşünüyordu.

Kalabalık evinde herkesin yüzüne yerleşen üzüntünün yanı sıra gördüğü utanç karşısında bir şeyler söylemesi gerektiğini düşünen Brana önce, gece ailesini koruma altına alan Makbule hanımın katına çıktı. Salonda Fatma hanımla kahvelerini içen Makbule Hanım, Brana’nın içeri girince yerinden kalkmaya yeltendi. Yaşlı kadının oturduğu koltuğun kolundan destek alarak ayağa kalkmaya çalışması Brana’yı üzmüştü. Ona bu fırsatı vermeden hemen yanına giderek, “Lütfen kalkmayın Makbule Hanım,” dedi ve eliyle onun omzuna dokunarak yerinden kalkmasını engelledi. Koltuğa otururken, “Alekolar evlerine mi gittiler?” diye sordu.

“Evet kızım, biraz önce gittiler…” diyen Fatma hanımın sesi titriyordu. İki yaşlı kadına dikkatle bakan Brana, onların yüzündeki çizgilerin bir gecede biraz daha derinleştiğini gördü.

“Leman çocukların yanında… Zehra mutfakta yemek hazırlıyor. Müsü de yatıyor.” Fatma Hanım ne konuşacağını bilememiş ve odadaki sessizliği dağıtmak için en uygun konunun ev halkıyla ilgili haberler olduğuna karar vermişti. Aslında Brana da ne söyleyeceğini bilemiyordu üzgün ve suçlu gözlerle kendisine bakan bu iki yaşlı kadına.

“Ne olur olayların sebebi sizlermiş gibi suçlu suçlu bakmayın bana, üzülüyorum,” dedi daha fazla dayanamayarak.

“Ahh… Ahh kızım,” diye içini çekti Makbule Hanım.

“Bunlar Müslüman olamaz kızım… Olamaz! Hiçbir Müslüman bunu yapmaz, bunlar kâfir… Kâfir! Hepsi vatan haini!” diye bağırdı Makbule Hanım.

“Bunca yıldır iç içe yaşadığımız sizlerle aramıza bomba düşürdüler allahsızlar…” diyerek söze karıştı Fatma hanım. Sessizce onları izleyen Brana’nın orada olduğunu unutarak, geceden beri duyduklarını, yaşadıklarını bağırarak haykırıyor ve aralarında yorumunu yapıyorlardı. Brana bir müddet onların bu hezeyanlarını izledi, “Artık bir şeyler söylemeli ve onların üzüntüsünü hafifletmeliyim,” diye düşünürken çalan telefon sesiyle irkildi.

“Kızım sen bakıver…” dedi Makbule hanım.

“Alo, ben Brana.”

“Brana, ben Salamon, Albert evde mi?” Brana telefonun diğer ucunda heyecanın yanı sıra üzüntülü bir sesle ağabeyini soran kayınbiraderi Salamon’un sesini duyunca huzursuzlandı.

“Hayrola Salamon, bir şey mi var?”

“Annem ağırlaştı Brana, hastaneye götürsek iyi olacak sanırım.” Birkaç saniye süren sessizliğin ardından gelmişti Salamon’un sesi.

“Tamam Salamon, hemen uyandırırım Albert’i ve toparlanır geliriz.” Ahizeyi yerine bırakan Brana, biraz önce bağrışan, şimdi ise sessiz bir heyecanla onu izleyen iki yaşlı kadına döndü.

“Kayınvalidem ağırlaşmış, oraya gitmeliyiz… Sen de gel Fatma Hanım, çocuklara Zehra ve Leman bakarlar.” Düşünceli bir tavırla kapıya doğru yürüyen Brana, ahşap kapının pirinç kulpunu tuttu ve çevirirken geriye dönüp kendisini hüzünlü gözlerle izleyen yaşlı kadınlara baktı.

“Sizler benim canlarımsınız, aramıza hiç kimse giremez. Biz bir bütünüz, dinimiz mi ayıracak bizi?” dedi ve onların cevap vermesine fırsat bırakmadan Albert’i uyandırmak için odadan çıktı.

 

 


*Kalimera Madam, ti kanis?- İyi günler bayan, nasılsın?(Rumca)

**Kala ime kopela mou.- İyiyim kızım.

***Sofia... ime Brana, anikse to tin porta sou-Benim Sofia, kapıyı aç. (Rumca)

****Yaya-Babaanne ve anneanne. (Rumca)

******El Sodro-Sağır. Türkiye Yahudileri İsmet İnönü’yü kendi aralarında Sağır lakabıyla anarlardı.

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 2559 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler