1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Amat’ın Puslu Kıtalara Efrasiyab’ın Hikayeleriyle Açtığı Yelken: Suskunlar’ın Kitab-ül Hiyel’i
Amat’ın Puslu Kıtalara Efrasiyab’ın Hikayeleriyle Açtığı Yelken: Suskunlar’ın Kitab-ül Hiyel’i

Amat’ın Puslu Kıtalara Efrasiyab’ın Hikayeleriyle Açtığı Yelken: Suskunlar’ın Kitab-ül Hiyel’i

Abdurrahman Saygılı: Böylesi uzun bir başlık okuyucuda, haklı olarak, bir beklenti yaratır. Oysa bu yazı o beklentiyi karşılamaktan uzaktır oldukça. Zira İhsan Oktay Anar’ı böyle küçümen bir yazıda anlatmak mümkün değildir.

A+A-

 

 

 

 

Abdurrahman Saygılı

kamusal@hotmail.com

 

         Böylesi uzun bir başlık okuyucuda, haklı olarak, bir beklenti yaratır. Oysa bu yazı o beklentiyi karşılamaktan uzaktır oldukça. Zira İhsan Oktay Anar’ı böyle küçümen bir yazıda anlatmak mümkün değildir. Dolayısıyla onun romanlarının musikisi, derin sembolizmi ve hatta gelin itiraf edelim inanılmaz entelektüel birikimini pek tabii ki bu kısa yazıya sığmaz. Amacım sadece Anar’ı okuyucuya kıyısından köşesinden tanıtabilmek, daha doğrusu tanımayan okuyucuyla onu tanıştırmak. Onu tanımak gerçekten de puslu kıtaların atlasını ele geçirmek kadar heyecanlı ve bir o kadar da meşakkatlidir. Anlamak oldukça zordur, dilini kavramak eğlenceli ancak yorucudur; romanlarındaki estetiğinin farkında olduğunuzda ise, mest olmak içten bile değildir. Şimdi gelin biraz yakından bakalım İhsan Oktay Anar’a, her ne kadar yazdıklarım onun romanları karşısında suskun kalacaksa da.

 

         Postmodernist Edebiyat

 

         İhsan Oktay Anar, son dönem Türk edebiyatının en farklı kalemlerinden birisidir hiç şüphesiz. Anar, kimilerine göre, Türkiye’de postmodernist edebiyatın en önemli temsilcisi olarak kabul edilir. Bu yüzdendir ki, yazdıkları çok ilgi görmüş ve hâlihazırda görmeye devam etmekedir. O zaman şu basit soruyu sorarak başlayalım: Postmodernist edebiyat nedir?

 

         “[Postmodernist] edebiyatın konusu, ne gerçekçilerin dış dünyası, ne de romantikler ve          modernistlerin iç dünyalarıdır artık. Belki de, Beckett’in dediği gibi ‘anlatılacak bir          şeyin kalmadığı’ bir dünyada edebiyat, kendini anlatmak zorunda kalmıştır” (Yıldız         Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, s. 99).

 

         Dostoyevsky, Balzac ve daha nicelerinin romanlarıyla çözümlediği dış dünya veyahut tahlil ettiği iç dünyamızın bizlere açtığı yol elbette postmodernist edebiyatla yerle yeksan olmamıştır olmasına amma velâkin kurgu da her şeyin önüne geçmiştir. Postmodernist edebiyat -adını sevimsiz bulsam da aklıma başkası gelmiyor-gerçekliğin yavanlığına kurgusal olanı katmış ve hayal ile hakikat, var ile yok arasındaki tüm sınırları kaldırmış; okuyucuda başka diyarların olduğu sanısını uyandırmayı amaçlamıştır.

 

         İşte Anar da bunu yapar romanlarında; bizlere başka başka dünyaların kapılarını açar. Postmodern tarzın tüm inceliklerini sergiler romanları; oyuncudur, gayri ciddidir, ironik ve en önemlisi de fantastiktir (Ahmet Koçakoğlu, Yerli Bir Postmodern İhsan Oktay Anar, s. 35).

 

         Alacakaranlık Bölgelerin Ustası

 

         Bu yazının başlığına vücut veren İhsan Oktay Anar’ın beşibiryerdesinin, onun düşünce dünyasının ete kemiğe bürünmüş hali olduğunu söylemek abesle iştigal etmek anlamına gelmez sanırım. Anar’ın gördüğü düşlerin edebiyatla uyanmış halleri olan bu romanlar, her daim hayal ile gerçek arasında ya da daha başka bir şekilde ifade edersek uykuyla uyanıklık arasında bir alacakaranlık bölgesinde (Semih Gümüş, “İhsan Oktay Anar Romanına Açılan Kapılar”, Notos, s. 37) yer alırlar.

         Puslu Kıtalar Atlası, alacakaranlık bölgeye yapılan ilk yolculuktur İhsan Oktay Anar’ın düşler tarlasında. 17. yüzyıl İstanbul’unun fon olarak kullanıldığı romanda Bünyamin karakteri kötülüklerden geçerek iyiliğe ulaşır. Roman, bilgi ya da erdeme ulaşma ülküsündeki insanın bu yolda karşılaşacağı kötülüklere karşı verdiği mücadeleyi anlatır. Şeytan’ın alt edilişinin romanı olan Puslu Kıtalar Atlası, felsefi ve tarihi bir üslupla yazılmış ve fakat Anar’ın kurmaca dilinin en lezzetli örneğini sunmuştur.

 

         Bu vesileyle söylemek gerekirse, o dil ne sadece Osmanlıca ne de farsçadır; olsa olsa Anar’ın kendi yarattığı bir dildir. Okuyucu her ne kadar anlamasa da dili romanları okurken rahatsız olmaz, bilakis meraklara gark olur. Her halde bu dilin bir benzeri yoktur kimse de. Sanki antikacı dükkânında gezerken bulursunuz (Oğuz Demiralp, Beşibiryerde, Notos, s. 27) romanlarda kendinizi; Arapça, Farsça ve Osmanlıca kelimeler savrulurken oraya buraya, okuyucu olarak artık büyülenmişsinizdir.

 

         İkinci kitabı Kitab-ül Hiyel de aslında Puslu Kıtaların Atlasın’dan farklı bir temadan hareket etmez; hırs’ın, açgözlülüğün, iktidar hırsı’nın insanı sürüklediği felaket. Mucitlerin dünyasına bizi sokan Anar’ın bilim ile felsefe arasında git-geller yapan romanı, hayalkarlar ile hiyelkarlar arasındaki, yani düş ile hakikat arasındaki kavgayı anlatır, o muhteşem üslubuyla. 

 

         Efrasiyab’ın Hikayeleri’nde, Cezzar Dede’nin torunlarına anlattığı masalları okurken, biz okuyucular torunları oluruz Cezzar Dedenin, Anar da Cezzar Dedemiz sanki. İyilikle-kötülüğün ciddi bir kapışmasını, ölüm korkusuyla karşı karşıya kalan insanın ruh halini görürüz Ölüm ile Cezzar Dedenin karşılıklı anlattıkları masallarda. Ölümün dedemizle oynadığı oyuna dâhil oluruz sayfaları çevirdikçe. Romanı okudukça tasavvufun derin dehlizlerinde geziniriz ve tasavvufun o en yüksek mertebesinde, yani “kendini bilmek”  safhasında “suyu değil, sanki kendi aksini içen adam” gibi buluruz kendimizi en nihayetinde.

 

         Ve Amat…247 mürettebatıyla yoklar denizine yelken açmış bir Osmanlı kalyonu. Kaptan Diyavol ve mürettebatı, hepsi ama hepsi, günahkârlardır; Amat ise, insan eti yiyen 247 meşe ağacından yaptırılmış bir gemidir bir rivayete göre. Ölümsüzlüğü aramak için yola çıkmış bu kalyonda sadece Diyavol’un dokunabildiği kara kitap Amat’ın şifresini saklar içinde. Aslında yasak meyvenin metaforudur bu kitap romanda. Anar yasak meyve’yi sever aslında. Romanlarında sık sık yer verir, zira yasak meyve bir döngünün temsilidir; ölümsüzlükten ölüme geçiştir o.

 

         Beşibiryerdenin sonuncusu, Suskunlar’dır. Anar’ın II. Ahmet dönemi sonrası İstanbul’unu fon olarak kullandığı, insanın ölümsüzlük ve iktidar arzusunu tema olarak alan; itaatsiz şeytanın insanları Tanrı yolundan çevirerek kendi hükümdarlığında ram etme çabasını anlattığı son romanı. Müzik ve tasavvufa ilişkin çok fazla bilgi barındırır bu eser. Eşinin dediğine göre, 2 yıl boyunca müzikle ilgili kitaplar okumuştur Anar. Tarihi bir gerçekliği anlatma kaygısı yoktur, zaman ve mekanda git-geller vardır, belirsizlikler hâkimdir. Metaforlar ise oldukça fazla. “Her musiki sesin değil de, aslında sessizliğin bir taklididir”; işte bu yüzden romanın adı suskunlardır.

 

         Ve şimdi siz sayın okuyucu! Ben, bu yazının yazarı olarak, sana sadece şunu tavsiye edebilirim tüm küstahlığımla: eğer İhsan Oktay Anar’ı okumadıysan hala, büyük bir macerayı kaçırmışsın demektir. Rivayet odur ki, lezzetti bir yemeği soğutmadan yemek lüzum eder. Bu yüzden, naçizane bir tavsiyem olacak sana: önünde duran yemeği soğutmadan ye! İnan ki pişman olmayacaksın, inan ki…

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 970 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler