1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. AMALGAME…
AMALGAME…

AMALGAME…

Gülfidan Erhürman: Tutsanız, elleseniz, sahiplenseniz de bir şeyin kokusunu bir kitap gibi okuyup alamazsanız… Yüreğinizle ruhunuzla duymaz, âşık olup kurgulayamazsınız…

A+A-

 

 

Gülfidan Erhürman

gul_fidan_2@hotmail.com

 

 

-Rana’sına-

Bir yerli yusuf uzattı öteki/‘no thank you’ dedim/‘e yadi’ dedi./Sebebini bulamadım hayır demenin/Aldım dilim/le/dim ve yedim,/bölüşene teşekkür ederek./Latin bir arsaya ekilmiş

Ermeni bir adamın yetiştirdiği/yaşlı Rumun para verip aldığı/yerli yusufu,/yalnız yemekten/imtina edip sunduğu,/Türktüm, mesela…/Yedikten sonra kokusu, yıkansa da,/aşk gibi,/elinden çıkmayan…

 

Tutsanız, elleseniz, sahiplenseniz de bir şeyin kokusunu bir kitap gibi okuyup alamazsanız… Yüreğinizle ruhunuzla duymaz, âşık olup kurgulayamazsınız… İnsan ne olmak istemediğine değil, önce ne olduğuna bakmalı… Annem İngiliz sömürge döneminin işçisi, hastabakıcısıydı… Evlerin basılıp yoklandığı o en tehlikeli zamanda, bir Türk bayrağını getirip, çocuk gözlerimdeki korkuya rağmen o yeşil gözlerindeki muzip gülümsemeyle kara sandığın en altına sokup saklayışını unutmam. “Kimseye söylemeyin” deyişini de.

Bir Rum köyünde çocukluğunu yalnız yaşadı o. Ve bir Rum İlkokulunda 2 senede Rumca okuyup yazmayı öğrendi. Kardeşinin doğumuyla okuldan alındı, ana fukaralıktan çalışmak zorundaydı çünkü. Türkçe okuyup yazmayı da kendi başına öğrendi mecburen… (şimdiki çocuklara duyurulur). Çalışmak zorunda kaldığından ve arkadaşlarının çoğu Rum olduğundan, yaşadığı Türk mahallesindeki kadınlar ona hep aykırı davrandılar. Bundan dolayı ruhu hep azınlıkta kaldı…

O en sıkı zamanda bu korkusuzluğu nedendi… Neydi ona bu tehlikeyi göze aldıran bilmem. Milletinin yasaklanmış olması belki de! Ya da siz kabul etmeseniz, baskı yapsanız da ben buyum demek için… Bu ada insanının ruhu böyle bastırılarak bir yere saklanmıştır hep sandıkların içine, tavan aralarına ve hatta yerin altına gömülmeye kadar varmıştır bu...

Ve sıkıştırılmaktan sakatlanmıştır sanki...

Bir yazının, bir şiirin, bir romanın, hatta ucu açık bir tarihin bilinmezliğe ve fanteziye bırakılmasının ispatı gibiyiz bu karmakarışıklıkta… Okuduğumuzu bırakıyoruz elimizden, yazılanda yoksanız karşınızdakiyle kaderiniz uymamıştır… Sizdeki o acemi heyecanı anlamamıştır, tozlanmış yüreğini silip tekrar başlayamaz, çünkü o yazdığını çoktan bitirmiştir…    

Ama siz o ucu açık halinizle bir İstanbul sabahının ufkuna uçar ve bir insana uyanırsınız yüreği baldan tatlı… İnsansanız, insana uyanıyorsunuz zaten, memleketleri, şehirleri, duvarları, milletleri ırkları unutarak… Sonra tarihte, değnek elde bir bilge gibi dolaşırsınız. Çıkılarınızda sevgiler, meraklar, aşklar, gözlerinizde renkler biriktirerek ve onların kokusuyla yüreğinizi doyurarak, ömrünüzce aç kalmazsınız.

Diyarbakırlı Kürt “Hewal”ın “mamoste”si olabilirsiniz… Onun dilini öğrenmek için çabaladığınızdan size bakarken duyduğu heyecanı ve sevgiyi, hatta içindeki acıyı da onunla duyar yaşarsınız. Yazdıklarınızla İstanbul’un Rana’sını Şenol’unu tanırsınız… O da sizi. Bir martı açlığında birbirinizin yüreğinin yükseklerinde uçarak sevgiyi okursunuz şiirlerle, yazılarla. Birbirinizi kollar, birbirinizle güler ağlar, hatta gözlerinizle birbirinizin denizinde bulduklarınızla doyarsınız.

Şiirin gücünü, güzelliğini, Sezai Sarıoğlu’nun, tüm şairlerin şiirlerini sesine dolayıp, soluğuna kendi şiirini de katıp, aşkla, devrimle, dilleri kurtarmaya çalıştığı zaman anlarsınız… Ve “Aşk dediğin haram olur” böylece… “Ve keşke devrimi devlete öptürmeseydik. (S.S)” dersiniz. Keşke.

Hele de böylesi fantezi bir devlete…

Bir milletvekilinin, Sırrı’nı Süreyyalığını öğrenir, iktidarınızı, milletvekilinizi kıyaslarsınız. Ermenice adınızın, azınlığın Vartzdil’i olduğunu öğrenirsiniz. Dünyanın her yerinden arkadaşlarınız var ve hepsine “günaydın”, sonra da “iyi geceler” der, arkasına da “seni seviyorum” diyerek uzak olduğunuzdan ufka bakar ve sevgiyle gülümsersiniz dünyanın her yerine. Hiçbir şey kalıcı değil sevgiden başka. Aşk bile gözünüzün önünden öylece geçip gidiyor bazen gülümseyerek, gözlerinizin içine baka baka… Korkar ve gayret gösterip almazsanız. Bahtınıza…

Okumazsan, dinlemezsen, yazmaz, yazışmazsan, insanı, hayatı öğrenemezsin ve fantezi dünyan gelişmez. İlla ki onu geliştirmek zorundasın işte. Ya da bu yaşadığın berbat hayattan arada bir “kalk gidelim” yapmazsan, öğrenemezsin Hanya’yı Konya’yı. İstanbul’u yaşayamazsın çeşitliliğiyle. Ve bir de oradan kendine dönüp bakmazsan, kendini dünyanın merkezi sanmaya devam edersin.

Bir Rum köyünde çocuk olmayı yaşamışsın, bir de sömürgede sömürülmüşsün. Kimse sana masal anlatamaz, dünyanın her dili kulağında müziğiyle. O küçük radyonun kısa dalgasından çıkıp da uzun dalgasında, Fransızca, Almanca, İngilizce, İtalyanca, Ermenice, Arapça ve daha birçok dünya şarkısının tınısıyla büyümüşsün. Dedem, Rumca ve Türkçenin taraflılığından muzdarip, İngilizce haber dinler, sonra da heyecanla bağırırdı “bak Makarios dedi”, “Doktor Küçük dedi” diye. Ama gerisinin ne dediğini bilmezdi. İşte bunlar böyle “dedi” diye, gerisinin ne olacağını bilmediğimiz bir hayatı yaşıyoruz hâlâ.

Kalender insanlarız…

Alt tarafı eski bölük pörçük bir hikâyenin devamı işte! Belki de üst tarafı acıyla karışık, ırktan insana merak ve bir merhaba borçlanılmış. Bir çeşit iç dökümü, inat, ne bileyim ne…? Yanlış yerde mi doğduk, ya da yanlış insan bedeninde mi… Ruhumuz da uyum sağladı bize ve galiba uyuduk ve hâlâ uyuyoruz. Havasından mı, suyundan, siestasından mı bilmem, başladığımız yere uyanıp tekrar başlıyoruz koşuya, kafesteki “Hamster” gibi. Doyuruluyorsun ve yanak boşluğunda yemen için verilenleri gerektiğinden fazla biriktiriyorsun. Yüzün, gözün değişiyor, kimse tanımıyor seni… Sonra da bir tekerleğe binip kaçar gibi aynı kafeste dönüyorsun…

En zengininin uçağı varmış ne yazar…

Hayat seni uçursa da bulutların üzerinden, nereye kadar kaçabilirsin kendinden… İnsan hiç yüreğinden hızlı uçabilir mi? Konabilir mi bir insan yüreğine tanınmamışsa… Bin dil, bin tat, bin koku var geleneğinde ve hâlâ bin şekle dönüşebiliyorsun. Zaten öyle karıştırmışlar ki seni el çabukluğuyla… Neyin altında yaşadığını, neyin altından nasıl çıkacağını bilmiyor, kendini bulamıyor, kaybediyorsun. Hatta “sen bul” diyorsun karşındakine… Sen bul.

Geç kalıyoruz… Aşık olduğunu kabul etmeyen kadın gibiyiz âşığını usandıran…

Sokaklara düşmüş kimliğimizle, el altından bin kalleşlikle alınıp satılıyoruz. Ve dünyanın gözü üstümüzde güya ama hiç kimse içimize bakmıyor; bilmiyorlar ruhumuzu, yollara ezilmiş mersin kokusundan bîhaberler, kalpazansın diyorlar. Onlara göre tarihten kirlenmişiz, başkasıyla oynaşırken, birilerinin terini çalmışız aşkla.

Ve havana, suyuna, kokuna bakıp da onaylanan vitrin hoş olsa da boş…

Kimse dönüp dolaşıp senin önüne gelmez. Onun yerine parlak, şatafatlı, sevinci ve elektriği kesilmeyen aydınlık bir köşe varsa, bir gün için bile olsa ona sapar... Herkes kolayına kaçıyor, alış veriş önemli. Neyi gezdirdiğin aklında ve ne giyip ne yediğin belli değil ama ne çıkardığın belli. İçine edilmiş bir ülkede yaşıyorsun. Arsızlığından…

Çabuk ilişkiler ve kazançlar revaçta. Anlayacağın haz meselesi; bir de hazmetme… Hazzetmesen de… Matematiksel bir şey bu; havuz ve havuzdan akan su işte, çeşmeler falan. Bir çeşme kaç saatte dolduruyor? 5-10 çeşme olursa, kaç saatte neyi doldurur falan… Hürrem’le yanlış kaynaşmışız o can derdinde ve iktidar, haremde üzüm olmuş kararmış, biz hala Süleyman’ın peşinde.

Bazılarının yaşadıkları, yol kesmese ve kâr etmese de yaptıkları, havuzda bir sevgi birikiyor çeşit renkte. Sürümden, kârdan anlamayana matematikten not çıkmaz. Kötülüklerin notunu tutanlar hep sınıfta kalmıştır. Çocukken alamadıkları, yerinerek baktıkları elmalı şekerin, herkes yiyemediğinde beş para etmediğini anladıklarından… Ne tat alınabilir ki başkaları bakarken?

Neticede kazığını da dünyaya çakamazsın… İçindeki renk, şeker de zehir. Elma da kurtlu çıkıyor, kurdu ısırdığın an yıkılıp kalıyorsun ve öpmeler de övmeler gibi çıkara… Kaç insan kaldık? Prens/prenses olmaya uyanmak istiyor herkes. Sevgi kesmiyor, kısa, çabuk sevdalar tercih… Ve genetik hastalıklar var, insan olma/olmama, sevme/sevilmeme gibi veya insan sınıflandırma, rengine, parasına, ırkına bakarak… Bulaşıcı hastalıklar bunlar ve beyaz olma hâli; ne kadar gözetlersen gözetle, beyaza meraklıysan hızla kirleniyorsun.

İnsan olmak içten dışa hâlbuki hani o iç çamaşırındaki reklam gibi…

Kırık bir tahta var beynimizde, ülkede de! Gidişat ortada, bastıkça zemin kırılıyor. Çürük tahta kullanmış birileri, göz boyamak için cilâlayıp yeni diye gözümüze sokmuş. Ayaklarımız kırılmış, çok parçalı kırıklar yaşıyoruz aşkta. İstediğimiz yere, dilediğimiz an gidemiyoruz. Bu umutsuzluk kimlik göstermek mecburiyetinden de kaynaklanıyor… Havuzlu villan olsa veya altında dağa tırmanan bir cip, sevdiğine kavuşamazsan ne yazar? Kimliğini göstermek zorundasın aşka yürürken; eğer uygun değilsen, sana geçit vermezler…

En zenginin uçağı olsa ne yazar... Galiba bunu söylemiştim.

Hani derler ya “ben sana sen…”. Bu memleket meselesinde de ikilem. Kendimizi unutturanlar değer kazanıyor, biz kaybediyoruz. İnsan her yerde insan, ama sen dışarıdan geleni alkışlarsan, kendinden çıkana, “daha çok gençsin yavrum” dersen… “Ben bir küçük cezveyim, elden ele gezerim, verin bana yârimi boynu bükük gezmeyim” demekteysen kendine… Seviyorsun bu boynu bükük hâli. Görülsün de verilsin istiyorsun sana her şey… Kendine boyun bükerken, dışarıdakine de önünü ilikliyorsun, kargaya sümüğü tatlı gelmiyor işte. Tadın kaçıyor, karşıdaki büyüyor, içinden büyüyen sana yetmiyor. Kızsan fırfırlı etekle dönüp durmak istersin, erkeksen sana erkek dediklerinden, kabarmak yetiyor.

Beteri… Herkes biriyle güne yatıp sabaha aç kalkıyor bir şey olmamacasına. Sanki ovaya salıyoruz duygularımızı ve koyun gibi ihtiyaçtan önümüzde bulduğumuz çalıyı suluyoruz sıkıştığımızda. Piknikteyiz, mangallar fora. Nasıl olmasa ertesi sabaha ilahi yarabbi şükür deyip birbirimizi yediğimizden, ağzımızdaki kiri sileceğiz ve yağlanmaya, yağlamaya devam… Hiçbir iç dökümü yapmadan çevreyi kirletenler yakalanmadan yaşayacaklar. Ve biz arayışlarda, belamızı bulup bela olacağımızı bilerek yaşayacağız. Seviyoruz bela olmayı…

Adaminsanı muziptir… Muziplikler yapmaktan hoşlanıyor, hınzır bir bakışla bakıyor hayata işte. Oynatmıyorlar ya, illa ki oynamak istiyor. En yaşlı gözlerde bile yakalayabilirsin bu ifadeyi. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmasa da o varsayıyor. Ve hâlâ gençliğindeki o kavgayla yaşıyor hayatını. Güzele bakışı başka, sözlere de, hele geçmiş aşklara, âşıklara bakışı bambaşka… Hep kör ölmüş badem gözler saklıyor her dilde yüreğinin içinde. Ve şarkılardaki repertuarı geniş ama geçmişin hatasından geleceğe birikemiyor.

Bir o yana, bir bu yana bakınıp duruyor. Problem karışık çünkü çapraz sorgulandığından evdeki bulgurdan olma korkusu var ve yanlışı bundan… Ama hazırda, her zaman, aşkın, yüreğindeki, hatta ülkesindeki o çiziğin bir melodisi var, öyle cıstak cıstak değil hem de. “Köprüden geçemedim/az doldur içemedim/ gidi kahpenin kızı/ben seni sever idim” diyor, lâfa bak…! Sonra ay doğar mavi mavi... Ve onu rüyasında görür; inanamazsın, bu yaşta hâlâ mutludur o rüyayı görmekten.

Eh! Aşk da ölüm gibi her yaşta…

Ve rüya olacak kadar güzeldir işte özgürlük denen o sevgili. Her oynak yerinden,  bir nota savurur ve saçından adanın o mistik kokusu savrulur her yere sesiyle… Sallandıkça, bastığı topraktaki ayak izi tozu dumana katar; aşk teller ötesinde kalmışsa rüyasında gözyaşı birikir ve pınarlarından geçmişi akar… Köyündedir, Rumca konuşur, İngilizce ağlar anlaşılsın diye, Türkçe şikâyet eder, sonra on dilde söver. Ve güzel günler hangi dağın ardındadır diye düşünür evet! Mevsimi geldi, ya da gelecektir ona göre, tüm aşkların…

“İnanabilir misin?” diyor. “Adamı yolda öldürmüşler ama “Give peace a chance” diye hâlâ bangır bangır bağırıyormuş bugün bile, ne inat…!” Ve o hınzır gülümseme bulaşır yüzüne. Eski toprağın o cingöz bakışı yüreğine işlemiş, yapışıp kalmıştır orada ve konuşunca dili karşıdakileri bin kollu ağaç gibi sallar. O eline, ayağına, yüreğine sinmiş kimliğin kokusuyla karşıdaki ürker kaybedeceğinden ve ayağa kalkar… Korku dağdır ve keklikler vurulacaklarını bile bile dolaşırlar o dağın eteğinde avcılardan korkmadan… 

Eskimiş insanlarınızı atmayın, bir kenara koyup bırakmayın, değerini bilin… Çok erken harcıyoruz insanları. Nereden bulduklarını bilmediklerimizi de koltukta unutuyoruz. Bize halk diyen, bize rüzgâr olanlar nerde? Bu memleket bizim… Ama sıcak, çok sıcak bugünlerde, eriyoruz. Güneşiniz batsın e mi?!

Bu kadar sene yiyip içtiklerinize, sizin olmayanların sefasını sürdüğünüze ve her gördüğünüzle halvet olma isteğinize yanın… Şimdi her şey karabasan olmuştur. Kötülükle sevişirken gittikçe kabaran o ağır yorganı üstünüzden kaldırmaya ne kadar gücünüz var ki bilmem! Uzun süren aşklarda sözler ağırlaşınca nice kurgular batar. Güneş ne ki!?

Nice canlar yanarak yazar da siz okumazsınız. Savaşı içinde yaşayan gözlemci oluyor, yanlışların üstüne gidiyor. Tarihle ilgiliysen ve sorgulamıyorsan yandın! Çünkü tarih savaşları güzeller. Sonunda kaybeden veya kazanan yoktur. Dile, fanteziye açık kapı bırakmaz, hatta bütün aşk kapıları kapanır yüzüne… “Keşke aşkları, âşıklara öptürmeseydik” diyor Sezai Sarıoğlu… Keşke…

Çünkü hep kesip biçerek anlatır kendini bölen ve hep övünür. Ve o bölünen, acıyan derin aşk yırtığıyla yaşayıp geçiştirmeye çalışır hayatını. Çare olmadığını da bilir çünkü o çiziğin olduğu yer öyle sancır ki ekşi düşüncelerinden, yüreği yanar durmadan…

Unutma, bu cümlenin ilhamı sensin! İnsan olma güzelliğin. Yazma sebebin sıra dışı olmandır. Beni okuma sebebin de… Kim, vur patlasın çal oynasın dururken, bir sayfaya bakar ki? Sebebi, sana tatlı gelişimdir. Ben de şekerli olduğun için sana yazıyorum zaten… Kahveyle dökülmüş, birbirimizi şekillendiriyoruz o yırtık haritalarda… Bizi gören “aaaa ay doğdu” diyor… Ve o fincana artık bakamayacağını söyleyerek tekrar tabağa deviriyor… Ve bırakıyor ki, belki o “ay” işini görür.

Bıraktım diyorsa usandığındandır emin ol. Hangi ay, hangi aşk, hangi dil kalemden aynı dökülmez? Yazanın yazdığının kokusuyla bile fantezi kurar insan bazen ve onun dilinde âşık olur.

Niye insanlar ırk diyorlar ki sevmediklerine…? Sevilmediklerinden.

Ve işte o aidiyet, o kimlik duyguların buğdaya durmuş başak senin ve ekmeğin kokusu gibi savruluyor; burun direğinin bayrağı yok ve hevesi kamçılanıyor insanın aşkının ihtirasından. Duygularınla yoğurduğunun içine, garaçoçço, susam, bazen nohut koyduğun oluyor tat vermek için ve bir de bayramına göre yoğurdukların, pişirip kotardıkların var. Ve hâlâ teller takındığın, parçalanıp çizildiğin hâldesin… Ağzının tadı gelsin artık yediklerinle diye düşünüyorsun. Çünkü bilinmeyende doğurmuş, doğmuşsun ve anatomin için gerekli göbek bağın Araf’a gömülmüş…

İnsan olmak böyle zor bir şey işte… Seni vaftiz, sünnet ederler, yüreğini bölemezler. Düşün ki tellerle çevrilisin, variller. Yıldızla, artıyla çizgi çizmişler sana. İkisi de çoğaltma, yüceltme işareti. Hâlbuki bu yaşadığınla dünya sana ne yıldızlı karne veriyor ne artı oluyorsun. Her simge ve her mühür insanlığını eksiltiyor.  Ve o sandığın içindesin hâlâ ne olduğunu, ne düşündüğünü ne istediğini bilmiyorlar, hatta sormuyorlar bile… Ve sen susuyorsan anlatamazsın.

Seneler sonra annem öldüğünde, sandığı açtım ama o bayrağı bulamadım. Sonra fark ettim ki,  balkonun demirlerine onu astığı zamanı unutmuşum; o kadar mazide kalmış. Nedeni de dedemle nenemin “o tarafta” kalmayı seçip de orada ölüp gömülmesiydi belki! Ya da köyünü kaybetmesi, arkadaşlarını da… Hatta bir Rum gibi konuştuğu, okuyup yazdığı o dili kaybetmesi… Belki dalı kırık o kiraz ağacını kestiklerinde kırılmıştı!

Ölüme çok yaklaştığında kendini kaybedip sayıklamıştı; “Maria gelip beni gördü de komşular gelmedi”. Ben de haber saldım komşulara, gelip onu görsünler diye… Hâlbuki ölüm karşısında kendiliğinden koşup gelmeli insan. Yekvücut olmalı. Bir kimliğin, bir insanın, hatta insanlığın ölümüne karşı birlikte savaşmalı…

Güvercinler gibiyiz işte… Biri beslemekten usanınca kümesi açmış, gidenler bir süre oyalanmış ama gittikleri yerde değer bulunca değersiz görüldükleri yere geri dönmemişler. Dönmeyenlerin yerine de daha kötüsünü yaşayanlar gelmiş yeşile kapılarak. Ve hep sınırı geçenler vurulmuş yedi yerinden, çünkü ne sevdiğimiz belli, ne sevmediğimiz…

Hâlbuki nereye gidersen git aklın orada… O bahçede, o gençken atıp da vuramadığın sapanda, derleyemediğin gülde, kokusunu merakta… Hatta o küçükken çizdiğin kalpte ve “sepet sepet yumurta, beni unutma” dediğinde. Sıra dışıyız, bazen tüy, bazen de demirden bir ökse.  Karşımızdaki, bizi tanımaya gayret gösterse, o kırılasıca küçük parmağını oynatsa böyle olacak insanlar değiliz biz...

Sıradan olsan bunları sana yazar mıydım? Ben olsam, sen yazar mıydın?

Sıra dışı insanlar kurgucudurlar. Aşkı öyle güzel anlatıyorlar ki önce kendileri âşık oluyor. Zaten aşk güzel olmasa bir asır yaşar mıydı? Biz yaşamadıklarımızı bile güzelleştirenlerdeniz. Ve bir şey onu çirkinleştirmeye başlıyorsa, yüreğimizin kulağından çekip gideriz işte…

Da nereye gidebilirsin ki kokusu üstüne bu kadar sinmişken bu adanın…

   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1001 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler