1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Altyapı’dan Hareketle Kıbrıs’ta Değişimi Düşünmek
Altyapı’dan Hareketle Kıbrıs’ta Değişimi Düşünmek

Altyapı’dan Hareketle Kıbrıs’ta Değişimi Düşünmek

Mertkan Hamit: Değişim herkesin gerekli gördüğü, fakat ortak bir fikirin oluşamadığı bir mesele olarak Kıbrıs politik hayatına damgasını vurmaktadır. Değişim üzerine söylenen sözlerin aksine, değişimi gerçekleştirmek adına atılan gerçekçi adımlar hala yok

A+A-

 

 

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

 

 

Değişim herkesin gerekli gördüğü, fakat ortak bir fikirin oluşamadığı bir mesele olarak Kıbrıs politik hayatına damgasını vurmaktadır. Değişim üzerine söylenen sözlerin aksine, değişimi gerçekleştirmek adına atılan gerçekçi adımlar hala yok denilecek kadar az. Genellikle değişim üzerine söylenen ana meseleler ekonomik veya siyasi söylemin etkisinde kalırken, üretilecek olan çözümlerin çok daha gerçekçi ve geleceğe yönelik olması son derece gereklidir. Değişimden kastedilenin genel olarak geleceğe dönük bir proje üzerine şekillenmesi beklenildiğinden, değişim ile ilerleme arasında doğrudan bir bağ kuruluyor olması kaçınılmaz bir hal almaktadır.

Emmanuel Kant Fakültelerin Çatışması isimli eserinde aslında ilerlemenin ve başka bir biçimde algılayacaksak değişimin temelini aktarmaya çalışmaktaydı. Kant’a göre ilerleme tarihsel olgularla insan arasındaki ilişkiyi ön plana koyarken, aslında ilerlemenin anlamının tarihsel olaylara karşı öznelerinin aldığı tavırlar olarak açıklamaktadır. Bu noktadan hareketle Kant’a göre bir olay sonrasında ilerleme veya gerileme üzerine birşeyler söylemek mümkün değildir. İlerleme ve gerilemeyi algılayabilmek ancak, olaya tabi olan öznelerin tepkilerine bakmamız gerekmekteydi.

Bu noktadan hareketle günümüzde, Kıbrıs’ta değişim adına ekonomik akıl ile alternatif çözümler arasında kalan tartışmanın üretken bir hal alamıyor olmasının başlıca sebebi bakış açısında yaşanan eksiklerdende kaynaklanmaktadır. Burada eksiklikten kastım kesinlikle herhangi birinin daha az donanımlı olduğuna dair bir iddia değildir. Mesele bana göre daha derinden bir problemden kaynaklanmaktadır. Bu noktada genellikle objektif olarak kabul ettiğimiz kurumlar, araç ve sistemlerin aslında yaşadığımız tıkanıklığın ana sebebini oluşturduğunu düşünüyorum. Objektif, bağımsız veya göreceli olarak özgür olarak kabul ettiğimiz kurum, sistem ve araçlardan kastettiğim ise kurum olarak okul ya da daha genel anlamda üniversite, sistem olarak hukuk ve araç olarak da teknoloji şeklinde sıralanmaktadır. Bana göre bugün, bu üç mesele bir taraftan değişim içindeki kemikleşmiş olan engelleri temsil ederken, eş zamanlı olarak üçü de değişimi gerçekleştirmek için büyük bir potansiyel de barındırmaktadır. Mesele ise, bu bahsettiğimiz üç elemanı nasıl ve ne şekilde bir araya getireceğimiz ile ilgilidir.

Tartışmaya başlamadan önce tartışmaya çalıştığımın bır alan olduğunu, eğitim sistemi olmadığını belirtmek isterim. Bir kurum olarak üniversiteyi nasıl algılanmalıdır sorusuna kendi cevabımı verecek olursam, aslında göreceli olarak bağımsız bir alanın temsili olarak özetleyebilirim. İlk veya orta öğretim kurumlarından ayırmamdaki en önemli sebep ise yüksek öğretim kurumlarının sahip olduğu göreceli özerkliktir. Başka bir şekilde anlatacak olursam ilk ve orta öğretim kurumlarındaki eğitim merkezi bir müfredata bağlı iken, üniversitedeki ders içerikleri göreceli olarak sorumlu olan kişi veya kişilerin inisiyatifi altındandadır. Bu noktadan hareketle özerk bir kurum olarak kabul edeceğimiz üniversite; eğitimi üretilen bilimsel ve düşünsel değer bir tarafa, sosyal ve siyasi olarak üstün körü tartışmaların yanında, derinlemesine bir bilgi ve aydınlanma ortamının yaratılmasında da son derece güçlü bir role sahiptir. Bu noktadan hareketle, sadece içerisinde bulunan genç insanların dinamizmi değil, ayrıca orada sunulan bilgi paylaşımının da son derece büyük bir önemi vardır.

Farklı bir biçimde hayat düzenimiz içerisinde hukuğun ve hukuki sistemin rolü yadsınamaz. Hukuk ile sadece mahkemeleri kastetmediğimi belirmeliyim. Ben hukuk sistemini, ada üzerindeki sosyal ilişkilerimizin göreceli adalet algısıyla beraber, bitişik ve kristalize olmuş olduğu bir sistem olarak algılıyorum. Bu noktadan hareketle aslında, bağımsız ve objektif olarak kabul ettiğimiz hukuk ve hukukla ilgili olan meseleler aslında mevcut kapitalist sistemi, bunun yanında da sosyal hayattaki mevcut adaletsizlikleri içinde barındırdan bir yapıyı temsil ettiğini düşünüyorum. Yasal olanın doğru olduğuna dair algı, birçok insanı, hareket alanı olarak dar bir alana hapsetmektedir. Aslında bu sadece siyasi bir mesele değildir. Öyle ki; anayasal olarak değil verginin, merkez bankasının, ticaretin, ailenin, eğitimin veya vatandaşlığın yasası da kristalleşmiş bir sosyal yapıyı temsil ediyorken, bunun eleştirel akıldan izole olarak durmasının kabul edilmesi aslında değişimin sınırlarının oluşmasını getirmektedir. Halbuki vurgulamakta yarar vardır: değişim, sınırsız bir alan üzerinde uygulandığında bir anlam içerir.

Son olarak, teknoloji ise insanlığın ileriye doğru düz bir çizgide yürüyormuş gibi bir yanılsamayı yaratmasından ötürü üzerinde tartışılması gereken ve bir bakıma değişim söyleminde tıkanmaya sebep olan bir araç olarak görüyorum. Gerçek şu ki, son derece faydalı teknolojik buluşlar insanlığa göreceli olarak daha kolay bir hayat sunmaktadır ama aslında bizleri daha ileriye taşıdığına ve medenileştirdiğine dair olan inanışın aslında sadece tek yönlü bir düşüncedir. Farklı bir biçimde, aslında üretilen üretim araçlarının değişiminin dünya üzerindeki üretim ilişkilerinde değer oluşumunu arttırmakta bolca fayda sağladığını fakat üretilen ürünlerin, insan hayatındaki refahı ve refahın dağılımını ciddi bir biçimde etkilemediğini genel olarak kabul etmek çok da büyük bir hata olmaz. Hatta ötesini düşündüğümüzde, ürün üretimini arttıracak buluşların gelişmesiyle beraber aslında ekonomik ve toplumsal eşitsizliklerin de daha da arttığı, çarpılarak artan sermaye birikiminin aslında toplumsal anlamda ekonomik adaletsizlikleri de daha da arttırdığı ortadadır. Bu noktadan hareketle aslında teknolojinin de, tıpkı takvim algısında yaşandığı gibi hayatın düzlemsel bir süreç olarak görülmesindeki etkisi son derece önemlidir. Böylelikle, teknolojik gelişime dışarıdan bakan birçok insan doğal olarak evrimsel bir teknolojik dönüşüm ile yarınların daha ‘güzel’ olacağına ikna edilmiş olabilir. Halbuki teknolojinin mevcut sosyal, ekonomik ve politik ilişkiler içerisinde üretildiği ve üretim amacının aslında bugüne dair doğruların kapsamında geliştiği noktasından düşündüğümüzde, aslında yaşadıklarımızın yapay bir kurgusal doğru ekseninde oluştuğu sonucuna varabiliriz.

Bu noktada teknoloji, hukuk ve üniversite aslında değişim için son derece önemli üç büyük potansiyel dönüşüm araçlarını ortaya koyarken, üçünün de eleştirel biçimde yeniden ele alınması ve bu şekilde kurgulanması durumunda alternatif üretmek için yarar sağlayabileceğimiz araçlar haline getirmek mümkün olabilir. Yazının kapsamı ve tartışmanın çok fazla uzamaması açısından, bu üç önemli elemanı üniversite potasında eritip tartışmaya çalışacağım. Bu sebepten dolayı tartışmanın çeşitli eksiklikleri olacak olsa da, konunun yeni bir tartışma başlatması ve görüşlerin olgunlaşmasının mümkün kılınması sağlayabileceğimi umuyorum.

Bu noktadan hareketle üniversiteye eleştirel olarak yaklaşmayı deneyeceğim. Kıbrıs özelinde düşündüğümüzde bugün üniversite eğitimi herkes için önemli bir alanı temsil etmektedir. Akademik gelişimin yanında, Kıbrıs’taki genel kabul kişinin kendi benliğini bulabilmesi, başarılı ve güvenli bir gelecek kurabilmesi açısından üniversite herkese göre son derece gereklidir. Bunun için çeşitli noktalarda, üniversiteleri övücü hatta üniversite fetişizmine varan davranışlar Kıbrıs’ta yaygındır. Üniversite seviciliğinin bu derece yüksek olmasına rağmen, ana akım bilgi ve becerilerin paylaşıldığı akademik dünyamızda aslında bunun ötesini gören, araştırma ve geliştirme konusunda kendini zorlayan akademisyenlerin ve öğrencilerin sayısı ise son derece azdır. Bu sebepten dolayı toplumsal gelişimimizde de ciddi problemler oluşmaktadır.

Bu problemler iki yönlüdür. Birincisi, Kıbrıs’taki akademik kadroların büyük bir bölümünün disiplinler arası çalışmalar konusunda görünür bir eksikliğe sahip olmasıdır. İkincisi ise, üniversite kurumu organizasyonu itibariyle de son derece muhafazakar bir yapı içerisinde bulunmasıdır. Bana göre bu iki sorun birbirini besleyen bir sürecin sonucunda oluşmuştur ve bu iki sebep üzerinden oluşturulacak bir dönüşüm talebi üst yapıyı da kaçınılmaz bir biçimde etkileyecektir.

Konuyu daha fazla irdeleyecek olursak, gerek Türkiye’de gerekse Kıbrıs’ın kuzeyindeki üniversitelerde eğitim verilen bölümler arası ilişki son derece sınırlıdır. Sosyoloji ile iktisat, işletme ile felsefe, hukuk ile politika arasındaki ortaklaşmalar gerçek hayatta gözümüzün içine girerken, akademik ve bilimsel açıdan henüz biraraya getirilmemiş olması akademik muhafazakarlıktan başka nasıl isimlendirilebilinir ki? Sosyal bilimlerin kendi içindeki çelişkiler bir tarafa, doğa bilimleri ile sosyal bilimler de birbirinden çok uzak kavramlarmış gibi organize olmuş bir organizasyon yapısı, aslında düşünsel üretimi sınırlandırmaktadır. Öyle ki teknoloji ile toplum arasındaki ilişkiyi algılamaya çalışan mühendis sayısı son derece sınırlıyken, mühendislerin sadece kendi alanlarında uzmanlaşmasına yönelik yazılı olmayan kuralların olduğuna dair davranışlar mevcuttur. Başka bir şekilde söyleyecek olursam, tüm gerçekleri sadece pozitivist bir biçimde kabul eden bir doğa bilimcisinin, pozitivisit algıdaki mitlere eleştirel yaklaşmasını beklemek mevcut üniversite yapısında çok da mümkün değildir. Bu noktadan hareketle, mevcut üniversite yapısının yeniden organizasyonu eğitim, gelecek ve değişim için son derece önemli bir kapıyı bizlere açacaktır. Fakat bunun yapılması için, benzeri bir biçimde akademik kadroların da kendilerini zorlayarak disiplinler arası ilişkiye daha derinlemesine odaklanması, burada eleştirel anlamda bir pozisyonda kendini konumlandırması akademik olarak var olabilmeleri için son derece gereklidir. Çünkü akademik olarak eleştirel yaklaşım alternatif yaklaşımların üretebilmesi açısından son derece gereklidir.

Özellikle, hızla değişime uğrayan üretim ve bölüşüm ilişkilerinin mevcut halinde teknolojiye ve hukuğa olan tapınma gittikçe artmaktadır. Kişisel problemlerin çözümünden ulusal problemlerin çözümüne kadar bugün hukuksal bir tutuculuk söz konusudur. Siyasetin ve ideolojinin yerini hukuğa havale edilmesi, tarafsızlığa dair bir güvence sağladığını iddia ederken aslında diğer yandan hukuğun göreceli adaletine karşı eleştirel olarak yaklaşmanın da gerekliliğini bizlere hatırlatmaktadır. Benzeri bir biçimde, son teknolojinin her zaman en doğru ve en akılcı olduğuna dair yanılsama bugün genetiği ile oynanmış gıdalardan, ilaç ve yüksek teknoloji ürünlerinin patent savaşlarına toplumsal adaleti yaralayıcı sonuçlar yaratmaktadır.

Üniversite alanı ise öncelikle mevcut organizasyonu, sonrasında meseleleri disiplinler arası incelemeyi tercih etmeyen kişilerin farkında olmaması veya sessiz kalmayı tercih etmesi sebebiyle alt-yapının değişiminde önceliği taşıma konusunda başarısız bir konumdadır. Foucult’cu bakış açısının iddia ettiği gibi bilginin aslında iktidarı temsil ettiğini bir düzende, tek düze bilgiden başka birşey sağlamaktan öteye geçmeye zorlanan günümüz akademik dünyası aslında değişimin önündeki sorgulanmayan fakat potansiyel olarak mihenk taşı olan bir engeli temsil etmektedir. Bu noktada, akademik olarak çeşitli değerlendirme sistemlerine göre başarılı olacak insanlar yetiştiriliyor olsa da, pragmatist bir yaklaşımla diploma alana/verene kadar vakit geçirilebilecek bir kurum olarak görünen üniversiteyi hem yapısal olarak hem de kadroları ile yeniden organize etmek bence son derece gerekli bir adımdır. Bu hem değişim için önemli bir mihenk taşı olurken, hem de üniversite içerisindeki muhafazakar algının ötesini geçmemizi sağlayabilir. Kant değişimi öznelerin durumlara göre verdiği tepki olarak isimlendirirken, son kertede değişimi gerçekçi kılabilmek için üniversitelerde bulunan öğrencilerin ve akademik kadroların da kolları sıvaması acil bir ihtiyaçtır.

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 806 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler