1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ALLAH’IN KADINLARI
ALLAH’IN KADINLARI

ALLAH’IN KADINLARI

Söze başlarken kısa bir bellek yolculuğuna çıkmam gerekiyor. Neden mi? Her geçen gün biraz daha gri bulutların sarmaladığı şu yaşlı dünyada, insanlar arasındaki yaşam şartları ve bu bağlamda gaileleri gittikçe derinleşen uçurumlara dönüşmekte. Gözlerimiz

A+A-

 

 

Söze başlarken kısa bir bellek yolculuğuna çıkmam gerekiyor. Neden mi? Her geçen gün biraz daha gri bulutların sarmaladığı şu yaşlı dünyada, insanlar arasındaki yaşam şartları ve bu bağlamda gaileleri gittikçe derinleşen uçurumlara dönüşmekte. Gözlerimiz kapalı, bu uçurumların başına gelip aşağıya midemiz bulanmadan bakma zamanı gelmiş de geçmektedir. Aklıma Pavesé’nin sözleri geliyor:

Uçurumdan kurtulmanın tek yolu ona bakmak, derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmaktır.

Gün geçmiyor ki, savaşın topraklarından görüntülere karışan gerçek dramlara ait görsel imajlar, günlük yaşamımızda, bizi sarmadan geçsin. Bazıları belleğimize işliyor, çoğu evimizin salonlarında hemen yanı başınızdaki sehpanın loş ışığına karışıp usumuzun içinde dönüp dolanıyor. İşte böyle zamanlarda içimdeki “gerçek mi?” sorgulamasından kurtulmak adına, ölüm kokan görüntülerde kaybolmak ve yaşadığımız hayata şükretmek için harekete geçiyor ruhumun derin uçurumları… İnsanlar ölüyor, çocuklar yalnız kalıyor, kadınlar tecavüze uğruyor, işkenceler bedeni ve beyni saflaştırmak adına “ikikereiki eşittir beş” için diretiyor, bağımsızlıklar elden gidiyor, coğrafyalar bulanıklaşıyor, aynı gökyüzü altında oralarda bir yerlerde yıldızlar kayboluyor, güneşler kirleniyor, mavinin rengi anlamını yitiriyor ve özgürlük kan kokulu bedenlere sarılıp kendi uçurumunda kayboluyor. Çocukları ve kadınları düşünerek, bu defa da uçuruma bakmaya cesaret edemiyorum. Bu bir keşmekeş… Keşmekeşin kollarına kendini bırakan dolambacın içinde düğümlenen iplikleri ayıklamaya çalışırken yine sanata sığınmak istiyor insan; en kestirme yolu deniyorsun, demenize aldırmadan, kısa bellek yoklamalarına başlıyorum.

Bu yazının kendimden çok uzakta ve fakat bir o kadar bana yakın savaşın topraklarındaki dilsiz kadınlara ait olmasını istiyordum. Önce adlarını yazarak işe başlamak istedim, sonra da önümde çöl gibi büyüyen ve beyaz yüzeylerin gittikçe dipsizleşen ve karanlıklaşan kuyularla dolan sayfamda kaybolduğumu görerek, kendimi uçuruma bırakmak istedim. Hafta içinde Milliyet Gazetesi’ndeki fotoğraflar oldukça sarsıcı ve bir savaşın bedenine hapsolan insanların çaresizliklerini gözlerimizden kalbimize, oradan da aklın sorgu tünellerine gönderiyordu. Muhabir Bünyamin Aygün’ün başarılı gazeteciliği takdire şayandı. Bununla birlikte film karesi gibi izlenen fotoğraflara bakan çoğu insanı düşünerek olası klişe cümlelerin kulaklarımda çınlamasını engelleyemedim: Savaş kötü! İnsanlar ölüyor! Türkiye’nin dış politikası ne olacak! vs vs vs… Halbuki “gerçek” klişeden uzak tüm çıplaklığıyla bu fotoğraflarla yanı başımızda ve uçurumun dipsiz kayalıklarında paramparça ettiği insanlarla yaşamın başka bir uzama evirilerek yaşandığını bize haykırmakta! Tablo bu mudur? Ne yazık ki! Tek bir kelimeyle (savaş) uçuruma atlarken, görüntülerin kalabalık imaj gürültüsü aklımın bir kenarlarına yerleşirken, gözümün önünden gitmiyor çocuklar ve kadınlar... Savaşın merkezindeki yalnız çocuklar, sessiz kadınlar…

Tüm bu akıl oyunun verdiği cesaretle uzaklarda kalan bellek görüntülerine sarılıyor ister istemez yazıcı… Önce kadınların ve çocukların gölgelere sığındığı ülkelerdeki insanlarla duygudaşlık sınırlarımı zorlayarak, onların adını yazmak geldi içimden: Allah’ın Kadınları Nedim Gürsel’in Allah’ın Kızları kitabının akla düştüğünü okuyorum, satırlarda gezinen gözlerinizden… Bir başka yazıyla, belki, bu kitabının satır aralarında kayboluruz. Şimdiki asıl hedefim bir kadın sanatçının yaşamöyküsüne doğru kısa bir yolculuğa çıkmak. Sanatın kollarına atladığınızda ki bu dipsiz bir uçurumdur; her parlayan şeyin altın olmadığı gerçeğine çarpıyorsunuz.

Hal böyleyken üzerinde durduğumuz halıyı, sarsmadan altımızdan çekme aracı olarak sanatı ve sanatçıları duyumsatmaktan geçiyor bu yazının cümleleri... Oldukça dolambaçlı bir yolda olduğumuzu güncel sanat otoriterleri, her zaman, altını çizerek hatırlatıyor: Bilim ve teknolojinin, siyaset ve ekonominin el ele vererek insanlara “insanlıklarını” unutturduklarını ve başarıyla insan belleği ve bedeni üzerinde deformasyonla başlayıp “değişime” sürüklenen bir uçuruma sarkıtılan bireyler yaratıldığı gerçeğine karşılık, önlem alma güdüsü gelişmekte midir? Benim asıl sorguladığım tümüyle bu soruya açılan cevaplar değil, farklı soru cümleleri oluyor çoğu zaman… Şu bir gerçek ki güncel sanatın sahnesinde gezindiğinizde sanatın işlevinin de, söz konusu olumsuzluklara karşı önlem almak veya yöntem hesaplaşmalarına girişmek gibi bakış açılarının farklılaştığını gözlemliyoruz. Bir bellek yoklamasıyla söz konusu düşüncenin apaçık görülebildiği bir ortamı 4. Uluslararası İstanbul Bienali’nde (1995) okumaktayız. Bu nedenle kafamın içindeki düşünce bulutlarının sağanak yağmur seanslarından tek bir sözcüğü çıkarıp ortaya koymak geldi içimden: Savaş…

1990’lı yılların görüntüleri arasında neler vardı: Hiroşima, Vietnam, Çernobil, Saraybosna… Kronolojik sırayla gidildiğinde apaçık “gerçeklikleri” tartışma götürmüyor. Geçmişi unutmak mümkün müdür? Geçmiş bugüne görüntülerde gelir. Peki, geçmişi değiştirmek mümkün müdür? Sorulara açılan zihin uçurumuna atlamadan, yeniden, az önce yokladığım savaş coğrafyalarına ve zamanına ait birkaç sözüm olacak: Televizyon ekranlarına kenetlenen gözlerimizle bize yansıyan görüntülere odaklanıp, aynı zamanda da bunların “gerçek” olduğunu unutmak/görmek istememek insana has, dünya ahvalinden bihaber yaşam tecellisi…

Kısaca ekranlar bizi aldatıyor mu? Bir yanda cennet köşeleri, mutluluk parodileri, bitmek tükenmek bilmeyen yarışma komedileri ve diğer yanda savaşın soğuk yüzünden yansıyan insan bedenine, aklına, inancına ve ideolojisine dayalı koca bir gerçek! Sanatın öyküsündeki geçmişin izlerine baktığımızda, yaşam paradoksuna dayalı çelişki bütününü gösterme/algılatma ve de duyumsatma görevi apaçık sanatta görülebilir. Özellikle Modernleşme süreciyle birlikte dönmeye başlayan kapital çarkın dişlileri arasına sıkışıp kalan ve gün be gün bloklaşan dünya haritasında, insanlara heykellerle ve resimlerle bir anlatı/ayna dünyası yaratılarak, kendine rakip tanımadığını söyleyebiliriz.

Söz buraya gelmişken Shirin Neshat’a parantez açmalıyız. Neshat 1957 yılında İran-Kazvin’de doğdu. 17 yaşına kadar doğduğu ülkede büyümüş ve doktor olan babasının görev yerinden dolayı “feminist” düşünceyle tanışmıştır. Güzel Sanatlar öğrenimini 1979-82 yıllarında University of California Berkeley ve Manhattan- Storefrontfor Art and Architecture’da yapmıştır. Sürgün yıllarından sonra İran’a dönüş onun için, toplumsal “değişim” boyutlarının kadın bedenine odaklı yüzüyle travmatik bir kesişmedir. Hepimizin bildiği gibi 1979 yılında, İran İslam Devrimi gerçekleşmiştir. Artık İran, Şah döneminden bütünüyle farklı, teokratik bir yönetime yelken açar.  Neshat’taki “değişimin” travmatik etkileri, kadın bedenini örten “siyah çarşafa” odaklanır. Bu simge, toplumun politize olduğunun apaçık göstergesidir. İnsanların özellikle de kadınların fiziksel görünümlerinde ve sosyal davranışlarındaki radikalleşen farklılaşmanın bedeninde ve ruhunda yarattığı etkiyi sanatçı, 1993-1997 yılları arasındaki Allah’ın Kadınları başlıklı fotoğraflarıyla somutlaştırır.

Allah’ın Kadınları ‘nda Shirin Neshat, çoğunlukla kendisini model alır. Bu modelin içsel okumalarından çıkan karakter, siyah çarşafının altında asi, savaşçı ve anaç kadındır. Dinen görünmesinde sakınca bulunmayan yerler açıktadır. Eller, ayaklar ve bazen de yüzler… Erkeğe tanınan özgürlüğe karşılık kadın, bedeniyle ötekileştirilmiştir. Eller, ayaklar ve yüzlerdeki yazılar simgedir. Peçeli ve silahlı kadın fotoğraflarının üzerinde İranlı kadın şair Forugh Farrokhzad ile Tahereh Saffarzadeh’in şiirleri resmedilmiştir. Arap harfleriyle Farsça yazılar bedenlerin açıkta akalan uzuvlarına yerleşir. Yazılar çoğu yerlerde bazen iki ayağın birleştiği tabanların arasında veya peçenin kıvrımlarından soğuk silah demiriyle birleşir. Silah soğuk ve fakat kurşun sıcaktır. İşte bu noktada akla düşen düşünce: yazılar ve silahlar kadının toplumdaki politikleşmesinin ve militarize edilmesinin simgesidir. Tüm bunlara karşılık şunu da eklemeliyiz ki: bu fotoğraflarda kadının aynı zamanda cezp edici, göz alıcı ve erotik bir yanı da vardır. Bu kavram paradoksunda Neshat Doğu gözünden Batı’yı görmeyi değil de Batı’nın gözünden Doğu’ya bakışın anlam yumaklarına yönelir. Her şeyi baştan sırayla okuyarak gidersek: siyah-beyaz, kapalı-açık, kadın-erkek, savaşçı-cezp edici, anaç-erotik karşıtlıkları üzerine kurduğumuzda Neshat’ın yaşamına kemerli, büyük bir pencere açıyoruz: Doğu-Batı/Batı-Doğu!  

Sözü burada toparlamak ve yapıt okuma gibi bir mesleki hastalıkla sizleri sıkmak istemiyorum. Shirin Neshat çağına tanıklık eder. İzleyiciyi dürterek sanatın kendi dışındaki bütün olgularla rekabet edebilecek gücünü duyumsatır. Bizi dürterek acıtır, kanatır, yaralar ve fakat sorumlu bir birey olmaya sevk ederek “gerçek mi, tüm bunlar?” gibi, ekran ve medya bağımlılığının görsel imaj bombardımanına karşı irkilterek, uykularımızı kaçırır. Kadın sanatçı olarak onun gözünden Allah’ın Kadınları’na tanıklık etmek ayrıcalıklıdır.

Bu haftalık da benden bu kadar!...

“Barış” ı umut etmekten bir an olsun vazgeçmemeliyiz!


Kaynakça:

http://www.izinsizgosteri.net/asalsayi71/kubilay.akman.2_71.html

Beral Madra, İki Yılda Bir Sanat Bienal Yazıları 1987-2003, İstanbul 2003, s. 83-91.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1120 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler