1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'AKTÖR VE FAKTÖR' İLE KINALI KUZU...
AKTÖR VE FAKTÖR İLE KINALI KUZU...

'AKTÖR VE FAKTÖR' İLE KINALI KUZU...

ABD eski Dışişleri Bakanı Sayın Kisinger’e atfedilen ve Kıbrıs sorunun çözümünde, “Kıbrıslı Türklerin Aktör ve Faktör” olarak değerlendirilemeyeceğine dair bir söz vardır. Kıbrıs sorunun çözüm sürecinde gerçekten Kıbrıslı Türkler,

A+A-

 

ABD eski  Dışişleri Bakanı  Sayın  Kisinger’e atfedilen ve  Kıbrıs sorunun çözümünde,  “Kıbrıslı Türklerin Aktör ve Faktör” olarak değerlendirilemeyeceğine dair bir  söz vardır.  Kıbrıs sorunun çözüm sürecinde gerçekten Kıbrıslı Türkler, izlenen siyasetler nedeni ile dış dünyada, Kıbrıslı Rumlar kadar sorunun çözümünde, “Aktör ve Faktör”  olarak hesaplanmamaktadır. “Türkiye ne derse o olur” anlayışı hakimdir. Üstelikte gerek Kıbrıs’taki, gerekse de Türkiye’deki hakim siyasi kültür de, bunun bırakın sorgulanmasını, ele alınmasını dahi yadırgamaktadır.

Ama Güney Kıbrıs için bu söz konusu değildir. Onları dünya, bir “Aktör ve Faktör” olarak kabullenmektedir. O zaman bu, şu soru eşliğinde ele alınmalıdır.. Neden,  40 senedir Kıbrıslı Rumların tüm evrensel kurumlardaki varlığı; siyasi, ekonomik, demokratik, sportif, kültürel  ilişkisi ve  temsiliyeti sıkıntıya girmiyor?  Eğer biz, “Aktör ve Faktör” değilsek; o zaman Türkiye, önemli ve büyük bir ülke olarak, hem  Batı dünyası, hem İslam Dünya’sı, hem Doğu ile ilişki içinde olduğundan, bunu değiştirmesi gerekmez miydi? Bana kimse, Hıristiyan dünyası, ya da “ Türk’ün Türkten başka dostu yoktur” masalı okumasın.

“MAGRIPTAN - MAŞRIBA”

Bakın, son günlere bakın. Türkiye’yi Çin’in en üst düzey yöneticisi ziyaret etti. Yakında T.C Başbakanı da Çini ziyaret edecek.  Çin’in, Türkiye’de önemli alt yapı yatırımları yapacağından söz ediliyor. Ama ayni Çin, Güney Kıbrıs’a dönük de siyasi desteğin ötesinde, çok önemli ekonomik ilişki geliştirmeyi, ayni paralellikte sürdürmektedir. Örneğin petrol ve gaz araştırmalarına 4 milyar dolara yakın kaynak sağlayacağının haberleri geçtiğimiz günlerde basınımızda çıktı. Fakat, Çin’in ise Kıbrıslı Türklerle ilişkisi çok sınırlı ve bizle hayli mesafelidir..

Ayni şekilde Rusya’nın, Türkiye ile milyarlarca dolarlık ticari ve ekonomik ilişkisi var. Ayni Rusya, daha geçtiğimiz günlerde güney Kıbrıs’a 2,5 milyar dolarlık ekonomik destek paketi verdi. Peki, bizim yani Kıbrıslı Türklerin Rusya ile ilişkisi ne? Hiç.

Güney’in, ABD  ,AB ve Batı dünyası ile çok yönlü ekonomik, siyasi, demokratik ilişkisi var. Ayni ABD ve AB üyesi ülkelerin ise Türkiye ile inanılmaz ekonomik, siyasi ilişkisi var. Üstelik, Türkiye’nin bu ülkelerle de siyasi, askeri ortak stratejik birliği vardır.  Peki, bunların bizimle ilişkisi nedir? Çok sınırlı.

Türkiye’nin İslam Ülkeleri ile çok yönlü ekonomik, siyasi ilişkisi var. Güneyinde pek çok İslam Ülkesi ile son derece olumlu ve etkin ilişkisi var. Katar’ın güneyde milyarlarca dolarlık yatırımı söz konusu oldu. Peki, bizim bu ülkelerle ilişkimiz ne? Devede kulak.

Bütün bunların sorgulanması gerekmez mi?  Üstelik de bu, kırk yıldır böyle. Türkiye’nin bu çok yönlü ilişkisi, ne bizim ilişki geliştirmemize yol açtı, ne de bu ilişki “onların” hepsinin; üstelikte birbiri ile çelişkisi olan güçler bunlar, güneyle ilişkisinin azalmasına yol açtı. Neden?

LEFKOŞA DESTEKLER VE KINALI KUZU…

Bir kere biliyoruz ki Güney yıllarca, kendi içinde hem de çok sert tartıştı durdu. Tartıştıkları da “ Milli Merkez” dedikleri Atina ile ilişkileri idi.. ENOSİS deyip Yunanistan’ın bir “ili” olmayı savunmak temelinde başlayan bu ilişki biçimi, çeşitli çatışma ve tartışmaların süzgecinden geçerek, sonuçta “Lefkoşa karar verir, Atina destekler” doktrinine ulaştı. Bu doktrinin de içini siyasi, demokratik, ekonomik, askeri , kültürel olgular ile de doldurdular.Ama bizde hala hakim olan anlayış şudur.

“Biz kınalı kuzuyuz, anamız nereden atlarsa, bizde oradan atlayacağız”.  Üstelik de bu, hem Lefkoşa’da, hem de Ankara’da, hakim siyasi ve toplumsal kültürde tartışmasız doğru olarak algılanmaktadır. Bunu sorgulayanı bir yere bırakın, ”kardeşim bunu ele alıp değiştirelim” diyen dahi aforoz edilmektedir.

İşte böyle bir ortamda, Kisinger’in bu sözü, bugünde evrensel alanda  etken olmaktadır. Bundan ötürü Lefkoşa’nın Kuzeyi;  Kıbrıs sorunun çözümünde etken görülmemektedir. Bundan kim ne yarar sağladı bu güne kadar da, bundan sonra da sağlayacak.

AKTÖRDE OLDUK FAKTÖRDE,  HEM DE HERKESİN İRİ İRİ AÇILMIŞ GÖZLERİ ÖNÜNDE..

Ancak, Kıbrıslı Türkler ilk defa 2002 ile başlayan süreçte, ta 2010 yılına kadar Kıbrıs sorunun çözüm sürecinde bir “Aktör ve Faktör” olarak değer buldu. Bunu da yaşadık. Üstelikte bundan, hem Kıbrıslı Türkler, hem de Türkiye inanılmaz fayda gördü her açıdan. Biliyor musunuz, 2004 Referandumunda güneyi, “ Hayır” oyuna iten faktörlerden biri de bu idi. Bunu yadırgayabilirsiniz. Abartma diyebilirsiniz.

 Çünkü, ilk defa sivil ve kitlesel,  Kıbrıs Türk halk hareketi; her şeye karşın, bombalara, organize devlet baskılarına, darbe tehditlerine karşın;  Kıbrıs sorununun çözümünde, diğer başat toplumun yanında,  yani, Kıbrıs Rum Toplumunun yanında, Kıbrıs’ta, sorunun çözümünde ve adanın geleceğinin belirlenmesinde, devletlerin ve Dışişleri Bakanlarının dosyasının dışında; “bu ada da, bir de, Kıbrıs Türk Toplumu vardır”; değerini, dünyanın gündemine taşıdı.

O günleri şöyle bir düşünün. 2002,2003,2004 döneminde; kuzeyde gelişen bu Kıbrıs Türk Halk hareketine, güneyin bilinen sağ ve sol siyasi aktörlerin çok azı, sevinç ve heyecanla yaklaşmıştı. Bunu ben her şeyimle yaşadım. Yalnız kapıların, 23 Nisan’da açılmasında yaşadıkları şaşkınlık, bunun en açık göstergesidir. O günlerde Kuzeyde, Çözümsüzlük güçlerinin kaybetmesi, güneyin egemen güçlerinin en büyük endişesi oldu. Bu ne idi bilir misiniz?

 Kuzeyde, adanın geleceğini belirleme hakkına, demokratik olgunluk içinde olan, yetkin  bir toplum, bir halk, ne derseniz deyin, böyle bir değer  var, olgusunun, dünyanın gözüne ve gündemine oturması idi. Yani, Kisinger’in  ifadesi ile evrensel zeminde,o güne kadar, sorunun çözümünde ; “Aktör ve Faktör” sayılmayan bir halkın, “bende  varım” demesine dönük duydukları endişe idi bunun kaynağı.

 Geçtiğimiz günlerde AKEL, kendi Ulusal Konseylerinde, Genel Sekreter Andros Kibrianu’nun konuşmalarının basına yanlış aktarılması üzerine, Genel Sekreterin yaptığı konuşmayı dağıttı. Biliyor musunuz orada ne var? Papadopulos’un kendi özel toplantılarında, Referandum sonrası yaptığı konuşmada;  “ Annan Planının ortadan kalkmasını istemediği ve belli bazı değişikliklerle bunun ele alınmasını arzuladığına dair” sözlerini anımsatan ve bunu kamuoyunun bilgisine getiren o, ifadelerini dağıttı AKEL.   İşte bu, benim bu tespitimi doğruluyor..

 Papadopulus’un,  Annan Planının şu veya bu maddesinden öte, esas olarak tarihte ilk defa, Kıbrıs Türk halk kitlelerinin meydanlarda yarattığı sinerji ve enerji ile Kıbrıs’ta,  “Aktör ve Faktör”  olduğunu  göstermesinden duyduğu endişe ile bu Referandumun olumlu sonuç vermesini engellemek için “Hayır” dediği  tespitimi, destekleyen bir olgudur o sözler.. Çünkü “Aktör ve Faktör” olmakla belirlenir, geleceğin siyasi ortaklığı.

Ancak, günümüzde hem Lefkoşa’nın Kuzeyindeki,  hem de  Ankara’nın politika yapımcıları, yeniden eskiye dönmeyi  meziyet saymaktadırlar. Yani “Kınalı Kuzu” haline dönmeyi . O zaman neden dünyanın büyük, küçük güçleri, sizi saysın ki.

Bu güne baktığımız da, Bütçesinin cari giderlerinin %40 yakınından fazlasının, Türkiye den gelen kaynaklardan  karşılanan bir ülkeye, dış dünyadan bakışın ne olabileceğini uzun boylu düşünmeye gerek yoktur. İşte bu aşamada, artık bunu, her yönü ile ele almak gerekmektedir. Kıbrıs Türk halkının, “Aktör ve Faktör” olmayacağı bu durum, ne sorununun çözümünde bizi avantajlı kılar, nede bu topraklara huzur getirir, ne Kıbrıslı Türkler, nede Türkiye rahat eder.

Kıbrıslı Rumlar ne kaybetti ki “ Lefkoşa karar verir, Atina destekler” doktrini ile. Dünya devleti oldular. Ne ENOSİS’i ?  1 Temmuzda AB Dönem Başkanı oluyorlar. Kıbrıs’ın, Gaz ve Petrolunun de evrensel platformlarda sahibi! Biz ise hala, Kınalı Kuzu sendromunda yuvarlanıp gidelim mi?  Yoksa 21. Yüzyılda “bağlanmayı” mı tartışalım? Artık, “Lefkoşa karar verir, Ankara destekler” doktrinini her yönü ile konuşmak gerekiyor. Ama, para, “ al- ver”  ilişkisinden çıkıp da, Türkiye ile Kıbrıs Türk halkının ilişkisini, muhasebe defteri soğukluğundan çıkartarak bunu ele almak gerekir.

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1403 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler