1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Aktif yurttaş mı olacağız yoksa şikâyet kültürüne mi sarılacağız?
Aktif yurttaş mı olacağız yoksa şikâyet kültürüne mi sarılacağız?

Aktif yurttaş mı olacağız yoksa şikâyet kültürüne mi sarılacağız?

Mustafa Öngün:UBP kurultayında yaşananlar bir kez daha, iktidarda olan partinin kamusal alanı siyasi elitlerin zümresel çıkarları için rahatlıkla kullanabileceğini göstermiştir.

A+A-

 

 

Mustafa Öngün

m.ongun85@gmail.com

 

UBP kurultayında yaşananlar bir kez daha, iktidarda olan partinin kamusal alanı siyasi elitlerin zümresel çıkarları için rahatlıkla kullanabileceğini göstermiştir. Medyamız her ne kadar da bu yaşananları normal gelişmelermiş gibi gösterse de, kanımca azımsanamayacak bir kesim de, olanların hiç de normal olmadığını bilmektedir. Bunun doğru olduğunu kabul edersek önemli olan ve sormamız gereken soru, neden yanlış olduğunu bildiğimiz bu türden olayların sürekli olarak meydana geldiğidir. Sanırım sorun yanlışları bilmememiz değil de, aşağıda hizmet siyaseti olarak tanımlayacağım bir siyaset anlayışının baskın olmasıdır.  

Mertkan Hamit geçen hafta GaiLe’de yayınlanan yazısında ortaya koyduğu gibi, kurultay nedeniyle yaşanan olayların ortaya çıkmasının en önemli nedenlerinden birisi vesayet altında yaşamamızdır. Hamit’in bıraktığı yerden hareket ederek konuyu biraz daha açacak olursak, vesayete ilaven benim geçen yazımda bahsettiğim - ve vesayetin de bir sonucu olduğunu düşündüğüm - “hizmet siyaseti”ne de değinmekte fayda vardır. Aşağıda da anlatmaya çalışacağım gibi hizmet siyaseti anlayışı (ve vesayet) Kıbrıs’ın Kuzeyinde politik anlamda kısır bir şikâyet kültürü yaratmıştır. Hizmet siyasetini ve beraberinde yarattığı bu şikâyet kültürünü aşıp “aktif yurttaş” olmamız başta vesayet ve sonrasında eşitsizlik, yolsuzluk ve işsizlik gibi problemleri aşmamızda önemli bir faktör olacaktır.   

Hizmet siyasetinin ne olduğunu baştan anlatmaktansa, yazı kapsamında daha önemli olan hizmet siyasetinin nasıl bir yurttaş ortaya çıkarttığından kısaca bir bahsedelim. Hizmet siyaseti en temelinde aktif olmayan bir yurttaş ortaya çıkarmaktadır. Hizmet siyasetinde yurttaş pasif ve sadece hizmet alan bir konumdadır. Bu anlayışta siyasetçi aktif ve üretken bir konumda olması gerekirken, yurttaş tüketici konumdadır. Yurttaş sadece 5 yılda bir oy verip siyasetçinin hizmetine bir anlamda not vermekle yükümlüdür. Hizmet siyasetinde siyaseti siyasetçi yaparken, yurttaş için oy vermek dışında siyasi bir etkinlik yoktur.

Hizmet siyasetinin iyi yanlarının olup olmaması bir yana, bizim şu anda içinde bulunduğumuz durumda ihtiyacımız olan hizmet almaktan daha fazlasıdır. Yani sorunlarımızı çözmek için hizmet siyasetinin ötesine geçmemiz gerekmektedir. Peki neden? Çünkü ortada olağanüstü bir durum vardır. Öncelikle vesayet ve ona bağlı olarak kamusal alanımıza yapılan bir saldırı söz konusudur. Kamu malı olarak bilinen kurumlarımız peşkeş çekilmekte ve hatta artık bakanlıklarımız bile siyasi partilerin getirim kavgalarında kullanılmaktadır. Kıbrıs sorunu çözülmemekte, ekonomik eşitsizlik ve işsizlik günden güne artmaktadır. Bütün bunların yanında bir de siyasette ciddi bir yozlaşma söz konusudur. Ancak esas sorunumuz bunlarla da sınırlı değildir. Esas sorunumuz, gerçekler bu kadar açıkken birçoğumuzun şikâyetin ötesine geçememesidir. Yani, siyasi çözümler üretmekte küçümsenemeyecek bir kısırlık yaşıyor olmamız ve bunun sonucunda “şikayet kültürü” diyebileceğimiz bir kültürün parçası olmamız en önemli sorunumuz haline gelmiştir.

Kanımca şu an içinde bulunduğumuz bu kısır şikayet kültürü, hizmet siyaseti dışında bir siyasi alan düşünemediğimizden kaynaklanmaktadır - tek sebep bu olmasa bile en önemli sebeplerden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Hizmet siyasetini o kadar kabul etmiş durumdayız ki, hepimiz birer tüketici gibi servis beklemekteyiz. Kötü servis aldığımızda ise şikâyet etmekten başka bir seçenek görememekteyiz. Siyaseti ve siyasetçileri gökten zembille inmiş ve bize hizmet vermek zorunda olan insanlar gibi algılamaktayız. Bizim oy vermek dışında siyasi herhangi bir problemi çözme yetkimiz ve görevimiz olduğunu düşünmek bile istemiyoruz.

Tabii, iki yüz yıllık, hukukun üstünlüğüne dayalı ve oturmuş bir devlet içerisinde olsak, bu türden bir bekleyiş bir ölçüde kabul edilebilirdi. Ancak şu an bizim içerisinde olduğumuz durum hizmet siyaseti kültürünün ötesinde bir kültür gerektirmektedir. Bizim hizmet siyasetinden çözüm üreten ve sorumluluk alan aktif yurttaş alanına geçmemiz gerekmektedir. Sivil toplum ve siyasi partilerin ise bu tür bir yurttaşlığın önünü açan örgütlenme alanları olması hiç olmadığı kadar önemli ve gerekli bir hal almıştır.

Bu bağlamda Toplumda oluşan insiyatiflere olan katkılar artmalı ve yurttaşlar insiyatif almalıdır. Siyasi partilerin de bu tür insiyatiflerden korkmaması, aksine belli inisiyatifleri desteklemeleri ve bu insiyatifler temelinde iktidarı meşrulaştırmaları gerekmektedir. Aynı şekilde inisiyatifler de siyasi partilerden çekinmemeli ve onlarla birlikte hareket etmekten kaçınmamalıdırlar.

Peki siyasette bu kadar yozlaşma varken sivil toplumun ve insiyatiflerin nasıl olur da siyasi partilerle birlikte hareket etmesini tavsiye edebiliriz? Tavsiye edebilmek bir yana, etmemiz de gerekmektedir. Bunun nedeni ise ahlaksızlığın, dolandırıcılığın ve yalanın beslendiği daha geniş toplumsal problemlerimizin olması ve bu sorunların da ancak çözüm üreten aktif yurttaşlar aracılığı ile siyasi bir irade koyarak çözebileceğidir. Peki çözüm üreten aktif yurttaş katılımı ile çözülebilecek problemler nelerdir? Bu problemlerin başında işsizlik, eğitim eşitsizliği, cinsiyet eşitsizliği, ekonomik eşitsizlikler ve şiddet gelmektedir. Siyasetteki dürüstlük problemi, işsizlik, eşitsizlik gibi sorunları tetiklediği ve bu sorunlardan beslendiği için sorun olarak görülmelidir.

Bugün Kuzey Kıbrıs’taki (ve Güneydeki) ekonomik ve siyasi şartlar gelir seviyesindeki eşitsizlikleri, cinsiyet eşitsizliğini ve işsizliği arttırmaktadır. Bu sorunlarda dönüşümlü olarak siyasette dürüstlük problemini doğurmaktadır. Tabii burada işsizlik, eşitsizlik ve yozlaşma arasındaki ilişkiyi basit bir nedensellik ilişkisi gibi görmekten kaçınmamız gerektiğini de not etmemiz gerekir. Yani eşitsizlik mi dürüstlük problemini doğuruyor, yoksa yozlaşma mı eşitsizlikleri yaratıyor gibi soruların anlamlı bir cevabı yoktur, çünkü iki sorunda aslında birbirini yaratmaktadır. İşsizlik ve ekonomik eşitsizlik yalanı, güvensizliği ve suçu beslemektedir. Aynı şekilde siyasi yozlaşma da zaten var olan işsizlik ve eşitlik problemlerini körüklemektedir. Kısacası, işsizlik, ekonomik eşitsizlik gibi problemlere çözüm üreten aktif yurttaşlara zemin hazırlamadan, siyasi partiler veya sivil toplum örgütleri dürüstlük problemini çözmekte başarısız olacaklardır. Önemli olan bu organik ilişkiyi fark edebilmektir.

Bu noktada eşitsizlikler, işsizlik ve dürüstlük arasındaki bu ilişkiyi kabul edenlerimiz için söyle bir sonuca varmak kaçınılmazdır: Dürüst bir toplum ancak ve ancak gelir dağılımında ve eğitimde eşitlik sağlayan ve işsizliği önleyen bir siyasi yapı ile sağlanabilir. Bu siyasi yapı da hizmet siyasetini ve şikayet kültürünü aşmış yurttaşlarla sağlanabilir. Bu bilindik gerçeği geldiğimiz bu noktada hatırlatmak oldukça önemlidir, çünkü son zamanlarda birçoğumuz işsizlikten, ekonomik eşitsizliklerden ve bu sorunların nasıl çözüleceğinden bahsetmeden birçok şeyi değiştirebileceğimizi sanmaktadır. Fakat işsizlik, ekonomik eşitsizlik ve buna bağlı olan göç, suç ve benzeri problemleri çözmeden dürüstlük problemini de tamamen çözemeyeceğimizi anlamamız veya hatırlatmamız gerekmektedir. 

Dahası, eşitsizlikleri, işsizliği ve göçü önlemeyi öncelik olarak ele almayan sivil toplum ve insiyatifleri de aslında hizmet siyasetinin ve sonucunda oluşan şikâyet kültürünün bir parçası olmak durumundadırlar. Çünkü yolsuzlukları ortaya çıkartmak ve halkı bu konularda bilinçlendirmek iyi bir şey olsa bile, günün sonunda bu çaba eşitsizlikleri ve işsizliği ortadan kaldıramaya yeterli olmayacak ve dolayısıyla yolsuzluklara kalıcı çözümler üretemeyecektir. Bu da sonuç olarak onları şikâyet kültürünün ötesine geçiremeyecektir. Eğer yolsuzluk ve yalan toplumu bu konularda bilgilendirmekle önlenebilseydi, yolsuzlukları ortaya çıkaran - soruşturmacı gazeteciliğin babası olarak da bilinen - Arena programı, Türkiye’deki yolsuzlukların ve yalanların sonunu getirirdi. Ancak Arena yolsuzlukların ve yalanın sonunu getiremedi. Bunun nedeni ise, Arena’nın siyasetten dürüst hizmet bekleyen - veya siyasetten sadece şikayet edebilen - bir insiyatifin ötesine geçememesidir. Aktif yurttaş temelli herhangi bir oluşum, sadece Arenacılık yapmamalıdır. Aynı zamanda işsizlik, eşitsizlik gibi konulara parmak basmalı ve çözüm üretmelidir.  

Sonuç olarak ne siyasi partiler ne de sivil toplum örgütleri ve insiyatifleri siyasetten korkmamalıdırlar. Bununla birlikte sivil toplum, insiyatifler ve siyasi partiler yolsuzlukların yaşandığını kabul etmeli ancak işsizlik ve ekonomik eşitsizlik gibi problemleri aktif yurttaşlar aracılığı ile çözmeden yolsuzlukların da ortadan kalkmayacağını öngörme cesaretinde bulunmalıdırlar. Yazıyı şu hatırlatmayla bitirmek sanırım önemlidir: Bir yanda rahat bir yaşamı, işi, birkaç tane evi, arabası ve hatta iş yeri olan, diğer bir yanda ise, ev kirasını nasıl vereceğini, okul bitince nasıl iş bulacağını, çocukların okul masraflarını nasıl karşılayacağını ve bankalara olan borçlarını nasıl vereceğini düşünenlerin olduğu bir toplumda dürüst bir sistem kurmak, bazılarmızın tahmin ettiğinden çok daha zordur…

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 942 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler