1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Aksiyon Toplumu mu Reaksiyon Toplumu mu?
Aksiyon Toplumu mu Reaksiyon Toplumu mu?

Aksiyon Toplumu mu Reaksiyon Toplumu mu?

Hakkı Yücel: Yaşayan canlı organizmalar olarak toplumların kimi dönemlerde varlıklarını tehdit eden ‘derin krizler-dibe vurma halleri’yle karşı karşıya gelmeleri, istisnai bir durum olmak bir yana, o toplumun yaşıyor olduğunun göstergesidir

A+A-

 

 

Hakkı Yücel

yucelh@kibrisonline.com

 

 

Kıbrıs Sorunu’nun çözümüne yönelik olarak sürdürülen müzakerelerde, Greentree Zirvesi sonrası gelinen aşamanın, özellikle çözüm bekleyen statüko karşıtı Kıbrıslı Türklerde büyük hayal kırıklıklarına yol açtığından söz etmiştik son yazımızda ve de buna bir de içerde yaşanan gelişmeler eklenince, ayni kesimlerde varoluşsal anlamda tam bir umutsuzluk halinin hâkim olmaya başladığından dem vurmuştuk. Buradan hareketle yine aynı yazıda, bugün itibarıyla yapılması gerekenin tükenen ‘umudu yeniden ayağa kaldırmak’ olduğunu söyleyerek, bunun da öncelikle toplumun kendi umutlarına sahip çıkması, umutlarının öznesi olması ve bu bağlamda özgür iradesini etkin bir güç olarak ortaya koyması yoluyla gerçekleşebileceğine dair tespitlerde bulunmuştuk. Eğer bu tespitler doğruysa, içinde bulunduğumuz süreçte ‘tükeniş, yok oluş’ endişesinin geniş ölçekli toplumsal bir algıya ve de bunun kuşattığı siyasal-toplumsal bir ‘tepki(sizlik)’ haline dönüşmekte olduğu gerçeği göz önüne alındığında, konu üzerinde söylenecek-yazılacak daha çok şeyler olduğu da aşikârdır. Bu yazının amacı da, böyle olduğu düşüncesinden hareketle, bir problematik halini alan konuya kaldığı yerden devam etmektir.

Öncelikle bir hususun altını bir kez daha çizmekte yarar vardır; o da şudur: Yaşayan canlı organizmalar olarak toplumların kimi dönemlerde varlıklarını tehdit eden ‘derin krizler-dibe vurma halleri’yle karşı karşıya gelmeleri, istisnai bir durum olmak bir yana, o toplumun yaşıyor olduğunun göstergesidir. O nedenledir ki, evet böylesi bir durum, potansiyel olarak bir ‘yok oluş’ tehlikesini ima etmektedir etmesine de, sadece bu kadar değildir. Bunun  yanında söz konusu ‘dibe vurma-kriz hali’ aynı zamanda o toplumun, yeni başlangıçlar yapabilme ve buradan düzlüğe çıkma yollarını arayıp bulabilme, yeni ve geçerli seçenekler üretebilme potansiyelini de içkindir. Burada asıl önemli olan bu potansiyellerden hangisinin harekete geçeceği ve etkin olacağıdır. Bir toplumun ‘yok olmayı’ kendiliğinden kabul etmesi söz konusu olmayacağına göre, böylesi bir durumda sorulacak doğru soru da herhalde şu olmak gerekmektedir: Yok olma tehdidi ile karşı karşıya kalan bir toplumun yeniden ayağa kalkması ve varlığını sürdürmesi nasıl gerçekleşecektir? Biraz daha açmak gerekirse, bu bağlamda hangi dinamikler nasıl harekete geçirilecek, nasıl bir anlayış sergilenecek, ne türden seçenekler ortaya konulacaktır?

‘Umut yorgunu’ Kıbrıslı Türkler olarak kendimize bu soruyu sormadan ve bunun muhtemel yanıt(lar)ını vermeden önce, bugün itibarıyla geldiğimiz aşamada, yaşanan sürece bakmakta ve bu süreç içindeki konumumuzu değerlendirmekte yarar vardır. Bu noktada kanımca kahir ekseriyetimizin ruh halinin ve sergilediği davranış biçimlerinin mahiyetini açığa çıkaran iki tür anlayıştan ve bunlara denk düşen toplumsal kesimlerin varlığından söz etmek mümkündür:

Bunlardan birincisi, toplumsal iradenin kendi gücüne güveninin azaldığı, neredeyse yok sayıldığı ve haliyle de artık yapılacak hiçbir şeyin olmadığının kabul edilerek adeta ‘kaderine boyun eğme’ diyebileceğimiz ruh halinin ve onun getirdiği davranış biçim(ler)inin kuşattığı anlayışın egemen olduğu toplumsal kesimlerin varlığıdır. Akademisyen Bülent Diken’in ‘Nihilizm’ (Ayrıntı Yayınları) başlıklı çalışmasından ödünç alarak söyleyecek olursak, bu ruh hali ve onun belirlediği davranış biçiminin temel karakteristiği “iradenin olumsuzlanması’dır.  Sonuç olarak burada toplumsal iradenin kendi gücünü olumsuzlayan, yok sayan, kaderine razı olan bir ‘teslimiyet’ söz konusudur ve bunun kendini ifade ettiği davranış biçimi ise hiçbir şeyin olmayacağına inanan -“hiçliğe tutunan”-, çareyi kendi içine (kimliğine) dönmekte (kaçmakta) bulan, tepkisini (ya da tepkisizliğini) sığındığı yere mutlak bağlılık, bundan ötesine ise mutlak kayıtsızlık duyarak sergileyen bir mahiyet arz etmektedir.

Bu ayrımlamanın ikinci ayağı ise, yaşanan çıkmazın aşılmasına yönelik olarak her şeyi olumsuzlamadan hareket ederek yola çıkan, Diken’in belirttiği “iradenin olumsuzlanması” yerine bu kez yine onun  olumsuzlama iradesi” (ya da olumsuzlamanın iradileşmesi) olarak nitelendirdiği tutumu benimseyen, yani son kertede iradesini salt olumsuzlamalar üzerinden kuran toplumsal kesimlerin varlığıdır. Böylesi bir anlayışın, yani verili olan her şeyi ‘olumsuzlama’ üzerinden algılayıp yorumlamanın belirgin özelliği, hiçbir çıkış yolu kalmadığı inancını pekiştirmesinden hareketle onu taşıyanda derin bir ‘öfke’ ve ‘hınç’ yaratmasıdır. Öfke ve hınç bu irade biçiminin belirleyici temel karakteristiğidir ve kendini ifade etmenin yolu da çoğunlukla bu öfkesini-hıncını kusacağı bir günah keçisi bulmak ve bunları ona kusmaktan ibaret tepkisel(ci)lik biçiminde tecelli edecektir. Öfkenin ve hıncın öne çıktığı ve de aklın büyük oranda gerilediği bu tabloda, birinci gruptaki toplumsal kesimlerin ‘teslimiyetçi’ ruh halleri ve davranış biçimlerinin aksine, ‘redçi-inkârcı’ radikal bir tepkisel(ci)lik söz konusudur. Ne var ki tepkiselliğini salt öfke ve hınç üzerinden ortaya koyarken kendini olumsuz olanı ‘red ve inkâr’ etmekle sınırlandırdığı için de bu davranış biçimi, red ve inkâr ettiklerinin yerine ikame edeceği somut önermeler koymak yerine, çoğunlukla olumsuzladığını yıkma hedefiyle yetinmekten öteye geçememektedir. Bir diğer deyişle, birinci grupta artık hiçbir şey olamayacağı inancıyla “hiçliğe tutunma” olarak da yorumlanabilecek olan ve nihayetinde ‘teslimiyetçi’ bir mahiyet taşıyan ‘içe kapanma’ (kendi içine, kimliğine kaçma) hali söz konusu iken; ikinci grupta, her şeyin reddi ve inkârı üzerinden gelişen radikal bir tepkisel(ci)lik hali açığa çıkmakta, ancak bu radikalizmin yaratıcı olmak yerine olumsuzladığını yıkmakla (yıkıcı olmakla) yetinmesi, son kertede onu da, farklı bir yoldan gitse de “hiçliğe tutunan”, oradan medet uman bir konuma getirmektedir.  Hal böyle olunca birincide ‘kendi içine kaçmak/sığınmak’la yaşanan ‘teslimiyet’, ikincide her şeyi olumsuz olana (olumsuzlanana) yıkmak suretiyle adeta ‘kendinden kaçarak kendini aklamaya çalışmak’ gibi bir sonuç doğurmaktadır.

Bu durum ise bugün itibarıyla gerek dışarda ve gerekse içerde yaşanan gelişmelerin baskısı altında ‘yok olmak’ endişesi taşıyan toplumun yüz yüze kaldığı ‘varoluşsal problematiği’ aşmak konusunda her iki anlayışı da yetersiz kılmaktadır. Şundan: Ne “iradenin olumsuzlanması”nın ‘kendi içine, kimliğine kaçmak/sığınmak’ suretiyle sergilediği ‘teslimiyetçi’ tavır; ne de “olumsuzlama iradesi”nin (olumsuzlamanın iradileşmesinin) sergilediği ‘kendinden kaçarak kendini aklamaya’ matuf ‘redçi-inkârcı’ tavır, şu an itibarıyla yaşanan ve artık tıkandığı aşikâr olan süreci değiştirici/dönüştürücü yönde sorumluluklar alan anlayışlar ve tavırlardır. Aksine, bir yanıyla teslimiyetçi, bir diğer yanıyla öfkesini ve hıncını karşısındakine kusarak onu ‘red ve inkâr’ etmekle sınırlı kalan radikal tepkiselci tavırların her ikisi de, artık bir zorunluluk halini alan değişimi ve dönüşümü anlamaktan da gerçekleştirmekten de uzak, daha çok mevcudu korumaya ve muhafaza etmeye yönelik savunmacı anlayışlardır. Böylesi anlayışların pozisyonlarını güçlendirmek ve haklılaştırmak adına kendilerine yönelik tehditleri abartmaları sıklıkla başvurdukları bir yöntemdir ve bunun da kaçınılmaz sonucu düşüncenin sığlaşması ve de siyaset alanının daralmasıdır. Düşüncenin sığlaştığı, siyasetin hareket alanlarının daraldığı yerde ise, süreci kavrayacak ufuk açıcı fikri zenginlik kazanmak da, o süreci değiştirip dönüştürecek siyasal-ekonomik seçenekler üretmek de, o sürecin öznesi olacak toplumsal tabanı genişletip dinamize etmek de, o toplumsal iradeyi özgür ve etkin kılmak da mümkün olmayacak ve nihayet bir yalnızlaşma hali söz konusu olacaktır ki, işte bu durum Kıbrıslı Türklerin potansiyel güçlerini heba edeceği gibi onları yok oluşa sürükleyecek varoluşsal krizi daha da derinleştirecektir. Eğer böyleyse o zaman ne yapılmak gerekmektedir?

Şunları söylemek mümkündür: Şu an itibarıyla toplumda geniş ölçekte hâkim olan ve son kertede ‘kendini savunmak-muhafaza etmek’le sınırlıyan “iradenin olumsuzlanması” anlayışının yol açtığı ‘teslimiyetçi’ içe kapanma ve kaderine boyun eğme halinin de; “olumsuzlama iradesi” (olumsuzlamanın iradileşmesinin) anlayışının yol açtığı öfke ve hınçla kuşatılmış ve de bunu yarattığı günah keçisine kusarak rahatlamakla yetinen ‘redçi-inkârcı’ radikal tepkiselciliğin de terk edilmesi gerekmektedir. Bunun yerine toplumun iradesini özgürleştirerek, bugünün ihtiyaçlarını ve taleplerini karşılamaya yönelik gerekli değişim ve dönüşümleri sağlamak üzere harekete geçirip hayata doğrudan müdahale eden, bu bağlamda kendini de değiştirip dönüştürmekten geri kalmayan, düşüncenin ve siyasetin alanını daraltan savunmacı değil, risk alarak bu alanları genişletecek ve hareket imkanı sağlayacak, daha fazla sorumluluklar üstlenip yeni seçenekler sunmaktan çekinmeyen yeni anlayışlara ve açılımlara ihtiyaç duyulmaktadır.

Eğer toplum olarak varoluşsal anlamda bir tehdit altında olduğumuzu düşünüyor ve düşünmekten öte doğrudan bir varoluşsal sorun yaşıyorsak, bunu aşmaya yönelik adımlar atarken öncelikle şunu hatırlamakta yarar var: Varoluşumuz ya da buradan devam ederek söyleyecek olursak kimliğimiz dediğimiz şey, sadece geçmişten bugüne taşıdığımız ve şu anda olduğumuz/yaşadığımız şey değil, geleceğe taşıyacağımız, olmak/yaşamak istediğimiz şeydir de aynı zamanda. Bu da şu demektir: Varoluş ya da kimliği koruma mücadelesi geçmişten bugüne taşıdığımız ve şu anda olduğumuz şeyi muhafaza etmekle sınırlı değildir, olmak istediğimize ulaşmak, onu gerçekleştirmek mücadelesidir ve varoluşsal anlamda sürekliliği ve kalıcılığı sağlayacak olan da budur. Bir başka ifadeyle mevcut olanı ısrarla olduğu gibi muhafaza etmeye ve korumaya çalışmak ne mümkündür, ne de gerçekçidir; aksine zamanın ve hayatın dışında kalmak demektir. Aslolan geçmişten bugüne taşıdığımız varoluş serüvenimizi bugünün talepleri ve ihtiyaçları karşısında değişime ve dönüşüme tabi tutarak olgunlaştırıp muhafaza etmektir.

Kıbrıslı Türkler şuna karar vermek zorundadır: Mevcut olanı muhafaza etmek adına teslimiyetçi ya da radikal, duygusal tepkiler vermekle mi yetinecekler, yani savunmacı, dar alana sıkışan, bir reaksiyon toplumu olmakla mı sınırlı kalacaklar; yoksa, mevcut olandan olması istenene ulaşmak üzere sorumluluklar üstlenip risk alan, bu bağlamda duygulanımlardan öte toplumsal-siyasal iradesini kuşatıcı bir güç olarak harekete geçirip seçenekler üreten, hayatın bütün alanlarına müdahale eden, bir aksiyon toplumu mu olacaklar?

Büyük soru budur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1219 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler