1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. AKP’YE RAĞMEN…
AKP’YE RAĞMEN…

AKP’YE RAĞMEN…

Kıbrıslı Türkler AKP’ye ve Türkiye’ye rağmen kimliklerini, varlıklarını koruyabilir mi? Kıbrıs’ta AKP’ye ve Türkiye’ye rağmen siyaset yapılabilir mi? Kıbrıs solu, AKP’ye ve Türkiye’ye rağmen politika üretebilir

A+A-

 

 

 

Kıbrıslı Türkler AKP’ye ve Türkiye’ye rağmen kimliklerini, varlıklarını koruyabilir mi?

Kıbrıs’ta AKP’ye ve Türkiye’ye rağmen siyaset yapılabilir mi?

Kıbrıs solu, AKP’ye ve Türkiye’ye rağmen politika üretebilir ve Kıbrıs Türk halkının geleceğini belirleyecek güç ve yetkiye kavuşabilir mi?

Günün sonunda AKP’ye ve Türkiye’ye biat eden, onunla “uzlaşmayı” zorunlu kılan bir siyasetten gayrı çıkış yolu yok mu?

Kıbrıs’ta gerek gazete sayfalarında gerek siyasi parti kulislerinde bu tartışmaların artık utangaçlığı da bir yana bırakarak yüksek sesle dillendirilmeye başlandığını görüyorum.

Siyaset üretirken elbette her şey tartışılabilir, tartışılmalıdır da. Ama kimse kusura bakmasın, siyasi önermeler üretirken ağzımızdan çıkanı kulağımızın duyması, söylediklerimizin önünü sonunu düşünmemiz ve sorumluluk duygusuyla hareket etmemiz gerekir. Bu sadece siyasi koltukları işgal edenler için değil, gazete köşelerini işgal edenler için de akılda tutulması gereken bir sorumluluk olsa gerektir.

Lozan Antlaşması çok açık ve net biçimde Türkiye’nin Kıbrıs Adası üzerinde hiçbir hak iddia etmeyeceğini ilan etti. Bugün bazı hamaset erbapları Kıbrıs’ı Türkiye’nin “mütemmim cüz’ü” olarak ifade ederken ağızlarından çıkanı kulakları duymuyor olabilir. Ama siz, Lozan’ı tartışmaya açmadan “Kıbrıs Türk’tür” diyemezsiniz.

Lozan’ı tartışmaya açıyorsanız eğer, iş değişir. O zaman da Misak-ı Milli ile çizilen siyasi sınırlarınızı tartışmaya açmış olursunuz ki, o pirincin taşını ayıklarken hayli başınız ağrır.

Neden söylüyorum bunu? Kıbrıslı Türkler 1923’ten Türkiye’nin Kıbrıs’la yeniden ilgilenmeye başladığı 1950’lere, Adaya müdahale ettiği 1974’e kadar Türkiye olmadan da kimliklerini, dillerini, dinlerini, kültürlerini koruma becerisini gösterdiler.

Türkiyesiz becerilen bir var oluş, eğer mesele buysa, bundan sonra da Türkiye’ye rağmen de becerilir. Üstelik bugün çok daha iyi becerilir.

Mesele “Türkiye’ye rağmen” bir var oluş meselesi değildir. Gerek Türkiye’nin gerek Kıbrıslı Türklerin ortak çıkarları temelinde ilerleyen bir var oluş hattının belirlenmesi meselesidir. Türkiye’nin anlamadığı ve anlamak istemediği bu gerçeğin Kıbrıslı Türkler tarafından doğru tanımlanması ve ifade edilmesi bunun için her zamankinden daha fazla önem kazanıyor.

Kıbrıslı Türkler ile Türkiye karşılıklı saygı ve eşit ilişkiler temelinde bir çözüm ortaklığı geliştirmediği sürece, bu ilişkiden ne Türkiye ne de Kıbrıslı Türkler kazançlı çıkamayacak. Gelinen noktada bunun artık bir “orta yolu” da yoktur.

Madem ki Türkiye 1923’te Kıbrıs’ı Misak-ı Milli sınırları dışında tutmuş, madem ki 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti’nin garantörü olmuş, madem ki 1974’te “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bütünlüğünü ve anayasal düzenini korumak adına” Adaya müdahale etmiş, madem ki 74’ten bu yana Adadaki askeri varlığını “Birleşik Federal Kıbrıs Cumhuriyeti kurulana kadar, Kıbrıslı Türklerin güvenliğini sağlamak” üzere anlamlandırmıştır, iki kere ikinin dört ettiği kadar açık bir gerçek vardır:

Nasıl ki Kıbrıs’ta iki ayrı toplum, Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler bulunuyor, Türkiye ile Kıbrıs ta iki ayrı devlet, Kıbrıslı Türkler ile Türkiyeli Türkler de iki ayrı halktır. Ve iki ayrı halkın, iki ayrı ülkenin olduğu yerde çıkarlar zaman zaman örtüşür, zaman zaman çatışır.

Büyük bir bölgesel güç olan Türkiye’nin çıkarları Kıbrıslı Türklerin çıkarlarıyla her zaman örtüşmeyebilir. Tam da bu noktada Kıbrıslı Türkler “yanlarında” büyük bir bölgesel güç olduğunu ve fakat bu gücün çıkarlarının her zaman kendi çıkarlarıyla örtüşmeyebileceği gerçeğini kabul ederek hareket etmek durumundadırlar. Siyaset işte bu noktada devreye girer.

Kıbrıs Türk siyaseti, Türkiye’ye “koşulsuz biat” ile değil, karşılıklı iş birliği ve çıkarların örtüştürülmesi yönünde politika üretebilme yükümlülüğünü taşırken, o büyük güç karşısında kendi toplumsal varlıklarını ezdirmeme, uydulaştırmama, milliyetçilerin sevdiği sözle “yama etmeme” sorumluluğunu da taşıyorlar.

Kıbrıslı Türkler “Rumlara yama olmamalıdır” evet… Ama Türkiye’ye de yama olmamalıdırlar! Milliyetçi hamaset ile “yurtsever bilinç” arasındaki kalın çizgi budur!

Türkiye nasıl büyük bir güç ise, AKP de 2002’den bugüne Türkiye’nin en büyük siyasi gücü olarak ortaya çıktı. Ancak AKP demek Türkiye demek değildir.

Demokratik bir ülkede siyasi partiler iş başına gelir, belirli bir dönem siyaseti belirler ve günü geldiğinde halkın iradesi doğrultusunda iktidarı başka bir siyasi anlayışa teslim ederler. Türkiye’de de bu böyledir.

2002 öncesinde Türkiye’de çok sayıda siyasi iktidar yaşandığında Kıbrıs’taki siyasi partiler, her gelen Türkiye iktidarına göre kendi siyasetlerini şekillendirmediklerine göre, bugün de hiçbir siyasi partinin AKP ile “uyumlulaşma” adına AKP politikalarına teslim olması beklenemez.

AKP ile iyi ilişkiler kurmak, AKP’nin özellikle 2008’den itibaren yalpalayan, tutuculaşan Kıbrıs siyasetine biat etmek, onun yörüngesine girmek, onunla kavga etmemek adına dayatmalarını kabullenmek anlamına gelmez. Aksine hem Türkiye’ye hem de AKP’ye karşı gösterilecek en iyi dostluk, AKP’nin Kıbrıs siyasetini oluşturmasına “bağımsız, karakter sahibi, bilgilendirici ve yönlendirici” bir duruş sergilemektir.

2002’de iş başına geldiğinde konjonktürü iyi okuyan ve uyum sağlayan AKP, Türkiye’deki pozisyonunu güçlendirdikten ve uluslararası alanda Türkiye’yi önemli bir role taşıdıktan sonra belki sahip olduğu gücün esrikliğiyle, belki bir kısım Kıbrıs Türk siyasetinde beliren “AKP neylerse doğru eyler” anlayışının da etkisiyle Kıbrıs sorununda “tek başına” hareket etme yoluna gitti. Buna “Kıbrıs’ta Türkiye’ye ve AKP’ye rağmen siyaset üretilemez” diyenler de katkı koydu. Oysa Türkiye ve AKP’ye şunun da anlatılması gerekir: Kıbrıs’ta Kıbrıslı Türklere rağmen bir şey yapılamaz!

Türkiye ve AKP Kıbrıslı Türklerin “düşmanı” değil, çözüm ortağı olarak algılanır ve bu algıyı pekiştirecek bir strateji izlenirse, ortak akıl, ortak çıkarlar ve ortak kazanımlar devreye girebilir. Ancak bu strateji ile Türkiye’nin ve AKP’nin Kıbrıs’ta Kıbrıslı Türklere rağmen, dayatmalarla bir sonuca varamayacağı gerçeği kavratılabilir. Sadece Türkiye’ye ve AKP’ye de değil… Her şeyden ve herkesten önce Kıbrıslı Türklere…

Dik duruş, özgür ve özgün siyaset özellikle de Kıbrıs Türk solu için bir varlık yokluk meselesidir.

“Aman kavga etmeyelim, aman uyumlu gidelim” adına Türkiye’nin ve AKP’nin kuyruğuna takılmak yerine, Türkiye ve AKP ile dostça, kendi kimliğinin, özgür ve özgün duruşunun altını çizerek yaklaşmak, bu doğrultuda etkili siyaset üretimine yönelmek Kıbrıs solunun sadece Kıbrıslı Türklere karşı değil, Türkiye’ye ve dünyaya borcudur.

Dostlar her zaman her konuda aynı düşünmek zorunda değildir. Önemli olan dostluğu sürdürüp sürdürmek istemeyeceğinizdir. Dostluk sağlamsa ki sağlamdır, korkmayın kendi sözcüklerinizle konuşmaktan.

 

 

 

 

Bu haber toplam 1347 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler