1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. AKP’nin Politik Başarısı
AKP’nin Politik Başarısı

AKP’nin Politik Başarısı

Fatma Türkoğlu: Mustafa Öngün 18 Ağustos tarihli “Türkiye’deki Değişimi Görebilmek” başlıklı yazısında çok önemli bir noktaya değindi ve Türkiye ile aramızdaki bağları olduğu gibi koruyarak sorunlarımızı çözmenin ne derece hayali bir ol

A+A-

 

Fatma Türkoğlu

fatmaturkoglu90@gmail.com

 

Mustafa Öngün 18 Ağustos tarihli “Türkiye’deki Değişimi Görebilmek”  başlıklı yazısında çok önemli bir noktaya değindi ve Türkiye ile aramızdaki bağları olduğu gibi koruyarak sorunlarımızı çözmenin ne derece hayali bir olgu olduğundan bahsetti.

 

“… AKP’nin bu değişimi devam ettikçe, TC’nin bir azınlık olarak Kıbrıs Türküne demokrasi ve insan hakları temelli yaklaşmasını beklemek boş bir bekleyiş olacaktır. Dahası, AKP’nin İslamcı-milliyetçi kökeni ile örtüşmeyen kültürümüz gittikçe daha da az kabul gören bir kültür haline gelecektir. Bu noktada özellikle demokrasiye, insan haklarına ve Kıbrıs’ın bağımsızlığına inananlarımız için cesaret ve fedakârlık şu an olduğundan daha önemli olacaktır. Çünkü kültürümüzü yaşatmak, bağımsız bir demokrasi oluşturmak ve kendi hukuk sistemimizi uygulamak artık AKP’ye karşı durmak anlamına gelebilir.”

 

 

 Sözleriyle Türkiye’nin geçirdiği değişimden ötürü Kıbrıs sorunu konusunda Türkiye’ye bel bağlamanın akla yatkın olmadığını dile getiriyor. Sonucuna yüzde yüz katılmakla birlikte Öngün’ün yazısında daha ileriye taşımak istediğim iki önemli nokta var. Öngün AKP’nin söz konusu duruşunun bir değişimin sonucu olduğuna değiniyor yazısında. Ben Öngün’ün iddia ettiği türden otoriter tutumun AKP açısından politik bir başarısızlık değil; başarı olduğunu iddia edeceğim. Öngün ayrıca yazısında AKP’nin değişiminin anlaşılmamasını ekonomik gelişme ile siyasi ilerleme arasında gerektiğinden fazla bir bağ kurulmasına bağlıyor.  İkinci olarak, bu politik tutumla ekonomik tutum arasında ( Öngün zaten ekonomik gelişmeden genele yayılan bir refahı kastetmiyor diye düşünüyorum fakat eklemem gerekiyor.) bir paralellik olduğunu savunacağım.

 

Öncelikle AKP’nin ideolojik duruşu üzerine birkaç söz söylemek gerekiyor. Kendilerini “muhafazakâr demokrat” olarak tanıtan AKP’li politikacılar milliyetçi muhafazakâr çizgiden geldiklerini bütün tavırları ile ortaya koyuyorlar. Genel olarak AKP’nin söylemi ile İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Osman Yüksel Serdengeçti vb kişilerin söylemi birbirleriyle örtüşüyor. “Türk’e Doğru” isimli kitabında Baltacıoğlu örneğin Tayyip Erdoğan’ın “en az üç çocuk” söylemine ve nüfus politikasına aynı paralellikte bir duruşu benimsiyor. Türklere “çoğalın!” emrini veriyor ve “beş, altı, yedi hatta on, on beş tane” çocuk yapmalarını istiyor. Ya da Serdengeçti yine Tayyip Erdoğan’ın “çocuklarımız dindar olmasın da tinerci mi olsunlar?” söylemiyle aynı mantıkta insanları Müslüman olmaları veya olmamaları üzerinden sınıflandırıyor. Müslümanlar ona göre dört dörtlük insanlarken materyalist felsefeciler –ki genelde bunlar Selanikli sarışınlardır- her zaman saygısız, alkolik ve kumarbaz kişiler olarak canlandırılıyorlar.  (Uzayabilen bir kötü alışkanlıklar listesi saymak mümkün.) Zaten çeşitli muhafazakâr yazarların romanlarında da benzer karakterler oluşturulduğu rahatlıkla gözlemlenebilir. Tam da bu nedenle ve Yüksel Taşkın’ın da “Milliyetçi Muhafazakâr Entelijensiya” isimli kitabında belirttiği gibi muhafazakârlık demokrasiyi sadece bir araç olarak kullanır ama hiçbir zaman kendi aleyhinde olacak bir demokrasi ile barışamaz. Mutlak iyi ve mutlak kötü bellidir ve mutlak kötüye (LGBTQ bireyler, diğer dinlere inanan veya inançsız insanlar, hak talebinde bulunan Kürtler vb) tahammül etmek zorunda kalınmadıkça her muhafazakâr tahammülsüz davranır. Bu nedenle Öngün’e AKP’nin başarısız olduğu noktasında katılamayacağım. Aslında AKP’nin tam olarak yapmak istediklerini gerçekleştirdiğini ve güçlendikçe de gerçekleştirmeye devam edeceğini düşünüyorum. Ne yazık ki başta AKP’nin Türkiye’deki otoriter yapıyı az da olsa zedeleyeceğini düşünenler Öngün’ün de belirttiği gibi yanıldılar ve bunun nedeni zaten AKP’nin demokratik bir Türkiye’yi hiçbir zaman en azından bizim anladığımız manasıyla arzulamamasıydı.  Böylelikle de AKP solun iyi niyet ve samimiyetini kendi hegemonyasını oluşturma yolunda akıllıca kulandı.

 

Milliyetçi muhafazakârlığın ne olduğunu biraz daha açacak olursak, bir ideoloji olarak bu düşünüş tarzının liberalizm, sosyalizm, anarşizm veya feminizm gibi kendi içinde tutarlı, sistemli ve bilimsel olmadığını söylemek bence mümkün. Zaten milliyetçi muhafazakâr entelektüeller diyebileceğimiz kişiler de Tanıl Bora’nın “Türk Sağının Üç Hali” adlı kitabında belirttiği gibi bulundukları farklı ideolojik noktalardan milliyetçi muhafazakârlığa katkıda bulunuyorlar. Diğer bir değişle, milliyetçi muhafazakârlık diye sınırlarını kesin olarak çizebileceğimiz bir ideoloji yok. Kimi İslamcı kimi Türkçü yanı ağır basan ama kesinlikle milleti daima bir birlik içerisinde bulunmak zorunda olan kutsal cemaatin yerine oturtmuş kişilerdir milliyetçi muhafazakârlar. Muhafazakârlığın kendisi de zaten zaman içinde diğer ideolojilere kıyasla daha fazla değişime uğradı. Hatta başta kapitalizmin en sert eleştirişini yaparken zamanla kapitalizmin en kararlı koruyucusu olageldi. Günümüz Türkiye’sinde ise AKP kapitalizmle muhafazakârlığın eklemlenmesinin en güzel örneklerinden birini sergiliyor.  

 

Bu bağlamda AKP’nin politikasıyla ekonomik değişim (ilerleme denemeyeceğini düşünüyorum) arasında manalı bir ilişki var. Türkiye’de AKP iktidarı zamanında kabul edilen 4857 sayılı İş Kanunu işçilerin yıllar içinde elde ettikleri pek çok hakkı ellerinden aldı. Pek çok düzenleme işvereni kayırır nitelikteydi. Böylelikle ekonomide görünen bir gerileme olmasa da işçi haklarında bariz bir gerileme söz konusu oldu. Örneklemek gerekirse daha önce 10 ve üzeri işçi çalıştıran iş yerleri İş Kanunu kapsamına alınırken bu sayı 30a yükseltildi. Sınırsız iş sözleşmesi imzalanmasının önü açıldı ve böylelikle işçiler iş güvencesi olmadan çalıştırılabilir duruma geldi. İşverenin işçiyi işten tazminatsız çıkarmasına neden olarak gösterilebilecek nedenlerin kapsamı genişletildi. Kıdem tazminatının miktarı düşürüldü. Kısacası kimi olumlu düzenlemelere karşın AKP döneminde işçiler pek çok haklarını kaybettiler. Yasalarla budanan haklarının yanı sıra neo-liberal bir ekonomi politikası güden AKP Kıbrıs’ın kuzeyinde de yansımaları görülebilecek şekilde pek çok kamu kuruluşunu özelleştirerek pek çok işçiyi mağdur duruma düşürdü. Bununla birlikte enflasyona karşın 2001 yılında uygulanmaya başlayan ekonomi politikalarını devam ettirerek TL’yi aşırı değerli tutarak ihracatın azalmasına neden oldu. 2001 Kasım ayından 2012 Şubat’ına kadar Türkiye’de enflasyon % 120 arttı fakat 1 ABD doları karşısında 1,64 değerindeki TL 1,75’e yükseldi. İhracatın azalması da üretimin azalmasına ve dolaylı olarak işsizliğe neden oldu. Tüm bunların yanında yine AKP döneminde köylüler hızlı bir şekilde mülksüzleştiler ve işsizler ordusuna katıldılar.

 

Ekonomiden pek anlamadığımı kabul etmekle birlikte tüm bahsettiklerimden dolayı AKP’nin ekonomi politikaların kısa vadede durumu kurtarsa da uzun vadede sosyal adaleti zedelediğini ve günü kurtarmaktan ileri gitmediğini düşünüyorum. Bu nedenle ekonomik gelişmeden bahsetmenin çok da yerinde olmayacağı görüşündeyim. Nitekim AKP’nin ekonomik bir başarısı olup olmadığının zamanla politikalarının meyvelerini toplarken belli olacağı fikrindeyim.

 

Sonuç olarak söylemek istediğimse bir zamanlar AKP’nin iyi düzenlemeler de getirebileceğine, eğer Türkiye’de ve Kuzey Kıbrıs’ta iyi yönlü bir değişim AKP’den gelecekse AKP’nin bu yönde desteklenmesi gerektiğine inanmanın büyük bir hata olduğu idi ve “sol” olarak bu hatayı tekrarlamamamız gerektiğine inanıyorum. Ne yazık ki büyük bir saflıkla muhafazakârların da demokrat olabileceğini düşündük. Oysaki doğası gereği yani hem yeni muhafazakârlığın kapitalizmle olan köklü ilişkisinden hem de faşizan damarından dolayı muhafazakârlığın demokrasi ile örtüşmesi pek de olanaklı görünmüyor. Elbette bu sonuca varırken demokrasiyi siyasi partilerin olduğu ve seçimle başa geldikleri bir rejim gibi dar bir kılıfa sokmuyorum.  Demokrasi “sol” için aynı zamanda sosyal adalet ve düşünce özgürlüğünü de kapsamalıdır.

 


 

Referanslar

İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Türk’e doğru (Ankara, TISA Matbaacılık Sanayii, 1972)

Tanıl Bora, Türk  Sağının Üç Hali, ( İstanbul : Birikim Yayınları,1998)

Osman Yüksel Serdengeçti, Bir nesli nasıl mahvettiler? (1950)

Yıldırım Koç, 4857 Sayılı İş Kanunu. http://www.yildirimkoc.com.tr/usrfile/1332452839a.pdf

Yüksel Taşkın, Milliyetçi Muhafazakâr Entelijansiya (İstanbul, İletişim Yayınları, 2007)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 789 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler