1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. AKP, BİZ VE ÖTEKİLER...
AKP, BİZ VE ÖTEKİLER...

AKP, BİZ VE ÖTEKİLER...

günden bu yana siyaset yapan partilerden daha az ya da daha çok yalan söylemedi. 2001’de kurulan partinin kurucu ve yöneticilerinin çok büyük bir bölümü kamuoyu tarafından muhafazakâr-sağ, milliyetçi-müslüman görüşleriyle bilinen, tanınan isimlerd

A+A-

 

 

Muhafazakâr-sağ, dini hassasiyetleri olan bir siyasi çizginin mirasçısı olarak AKP bize çok partili döneme geçtiğimiz günden bu yana siyaset yapan partilerden daha az ya da daha çok yalan söylemedi.

2001’de kurulan partinin kurucu ve yöneticilerinin çok büyük bir bölümü kamuoyu tarafından muhafazakâr-sağ, milliyetçi-müslüman görüşleriyle bilinen, tanınan isimlerden oluşuyordu.

Nitekim kurulduğundan bugüne kadar bu partiye yönelik “gizli ajandasından”, “laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı olduğundan” hareketle karşı propaganda yürütüldü. Kapatma davalarındaki argümanlar başta olmak üzere, eleştirilerin tamamı partinin laiklik karşıtı faaliyetlerle ilişkilendirilmesi üzerine oluşturuldu.

AKP’nin Kemalist laiklik ve devlet anlayışıyla hesaplaşmasında tercihlerini Kemalizm’den yana koyanlardan farklı olarak Türkiye’de solun özgürlükçü, enternasyonalist değerlerini savunanlar, AKP ile onun muhafazakâr-sağ-milliyetçi ideolojisiyle mücadele etmeyi anlamlı buldular. Zira rejim kavgasında ulusal burjuvaziye ve onun silahlı bekçiliğinin de ötesinde ideolojik formasyonunu sağlayan orduya eklemlenmeyi tercih eden nasyonal sosyalist aydın elitlerin özgürlükçü sol değerlerle kopuşmasında,  AKP-Kemalizm hesaplaşması turnusol kâğıdı işlevi gördü.

Cumhuriyet tarihi boyunca “özgürlükçü, enternasyonalist sol değerleri savunur-muş gibi” görünen, gerçekte Kemalist Cumhuriyetin kendinden menkul laiklik, demokrasi ve hukuk sistemiyle gerçek bir sorunu olmadığı ortaya çıkan nasyonal sosyalistlerin tutumu, Türkiye’de solun biçimsel ve içeriksel saflaşmasına da olanak verdi.

Özgürlükçü, enternasyonalist sol değerleri savunanlar, AKP’nin işbaşına geldiği 2002 yılından bu yana bu partinin muhafazakâr-sağ-milliyetçi kimliğini göz ardı etmeden, Kemalist rejimin Türkiye’yi soktuğu cendereyi gevşetmeye yönelik politikalarına “destek verdiler”. Bu, nasyonal sosyalistlerin küstahça ileri sürdüğü gibi bir “biat” değil, Cumhuriyet tarihi boyunca solun, “kaynağı kim olursa olsun” rejimin demokratikleştirilmesine yönelik adımları desteklemesi tavrının devamından ibaret bir politikaydı.

Kuşkusuz “muktedirlere biat” kültürü nasyonal sosyalistlerin karakterini oluşturduğundan ve gizli ya da örtülü biçimde Kemalizm’in “asker-bürokrat-aydın elitiyle” ittifak içerisinde hareket etmeyi varlık nedeni olarak gördüklerinden, AKP’nin belirli politikalarının, belirli şart ve koşullarda “desteklenebileceği” gerçeğini çarpıtma yoluna gittiler.

Altını bir kez daha ve kalın biçimde çizmekte yarar var: Enternasyonalist, özgürlükçü sol değerleri savunanlar AKP ile hiçbir koşulda “aynı fikirde” olamazlar. Ancak sol, kaynağı kim olursa olsun Kemalist rejimin geriletilmesi yönündeki siyasetleri “belirli koşullarda” destekleme, bu siyasetleri daha ileri adımlara taşıma ve zorlama refleksini gösterir, göstermelidir. AKP ile belirli konularda ortaya çıkan fikir “paralelelliğinin”, “hemfikir” olmak biçiminde yorumlanması solun da AKP’nin de kimyasına, doğasına aykırı olmanın da ötesinde haksız ve tehlikeli bir çıkarımdır.

AKP’nin kendi siyasal ajandası doğrultusunda Türkiye’yi siyasal, kültürel ve etnik anlamda tek tipleştirme misyonunu benimsemiş Kemalist rejimin cidarlarını gevşetme ihtiyacı kimse için bir sır değil.

87 yıl boyunca ülkeyi kendi algı sınırları içerisinde düşünmeyi ve hareket etmeyi kabul etmeyenlere; komünistlere, kürtlere, hristiyan azınlığa, devletleştirilmiş islâm’ın çerçevesine sığmayan müslümanlara, alevilere cehennem kılan bir rejim karşısında AKP’nin kendi hareket alanını genişletmeye yönelik bir siyaseti yürürlüğe sokmasından daha doğal bir şey olamazdı.

Nitekim AKP’yi rejimle birlikte kendi var oluşlarına karşı da bir tehdit olarak gören nasyonal sosyalistlerin demokratikleşmeden yana değil de eski rejimin değerleri üzerinden bir muhalefete yönelmeleri de şaşırtıcı olmadı.

Oysa en az hesaplaştığı rejim kadar otoriterleşme potansiyeli taşıdığından hiç kuşku duymadığımız AKP’ye karşı mücadele hattı siyasi, kültürel, etnik alanda daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük hattından başkası değildir.

Bugün nasyonal sosyalistlerin tehlikede gördüğü, devletleştirilmiş sünni islam’ın sözde teorize edilmiş hali olan bir laiklik anlayışı, otoriter bir rejim tarafından her türlü farklılığı yok etmek üzerine kurgulanmış bir hukuk anlayışı ve yaşadığımız coğrafyayı Türkleştirme üzerine kurgulanmış bir üniterizm anlayışından başka bir şey değildir.

Solun özgürlükçü, enternasyonalist değerleri bugün artık Kemalizm’in tarif ettiği bir laiklik, demokrasi ve hukuk anlayışı ile örtüşemez, hemfikir olamaz ve dolayısıyla savunulamaz. Modernleşme, batılılaşma adı altında Türkiye’de otoriter bir rejimi tesis eden Kemalizm’in gerçekten özgürlükçü, demokratik, laik bir hukuk devleti mücadelesinde “aşılması gerekliliği” ortadadır.

Aynı biçimde solun özgürlükçü, enternasyonalist değerleri, AKP’nin milliyetçi-muhafazakâr, dayatmacı ve otoriter yönetim anlayışı ile de örtüşemez, hemfikir olamaz ve dolayısıyla savunulamaz.

Türkiye’deki pek çok sorunu okumaya çalışırken, Kıbrıs ilginç biçimde bir nirengi noktası oluşturuyor. Siyasetin gericilik-ilericilik ölçüsüne dair ezberler, bu minicik ada üzerinde tuzla buz oluyor. Nitekim Kıbrıslı Türklerin kendilerine dayatılan bir diktatörlük ve işgal rejimine karşı başkaldırdığı 2003-2004 sürecinde Türkiye’de o güne kadar “soldaymış gibi” yapan nasyonal sosyalistlerin aldığı tutum, maskelerini düşürmeye yetmişti.

AKP’nin konjonktürel olarak değerlendirdiği 2002-2004 Kıbrıs sürecini “yönetme biçimi”,  bu partinin Kıbrıs’ta Kıbrıs Türk Solunun çizgilerini kesin ve net biçimde belirlediği “çözüm hattını” benimsediği anlamına gelmedi hiçbir zaman.

Kıbrıs meselesini aynı dönemde Türkiye’deki eski muktedirlerin geriletilmesi için taktik bir fırsat olarak değerlendiren AKP’nin bu taktik operasyonu; Kıbrıs Türk solunda bir yanılsamaya yol açmamalı. Aksine bunun “taktik” olarak değerlendirilmesi, geçici bir “paralellik” olarak görülmesi ve buna göre pozisyon alınması gerekir. Aksi takdirde Kıbrıs Türk Solu, tıpkı nasyonal sosyalistlerin Kemalistlere yedeklenmesi gibi, AKP’ye yedeklenmek, onun Kıbrıs satrancının piyonu olma tehlikesiyle yüzyüze kalacaktır.

Türkiye ve Kıbrıs Türk Solu, AKP’nin “taktik” nedenlerle ve dönemsel olarak  yürürlüğe sokup, şimdi hızla aslına rücu eden Kıbrıs siyasetiyle “hemfikir olmak” değil, bilakis onu daha ileri çizgiye taşımak, geri adım atılmasını engellemek üzerine kurulu bir politikada ısrarcı olmalıdır.   

Her ne kadar zihinsel bir bulanıklık geçici olarak aklı ve vicdanları teslim almış gibi görünse de, insanlık tarihinin en zorlu süreçlerinden süzülerek damıtılmış değerlerden başka ortak pusulamız yok. Ve bu pusula bize zaman zaman paralellik arz eden politikaları destekleme ama kendi otoriterizmini inşa etmekten geri durmayan bir iktidara karşı da demokrasi, özgürlükler ve insan hakları çizgisinde direnmeyi emrediyor. Kıbrıs sorununda da böyle, Kürt sorununda da böyle, düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda da böyle, militarizmle mücadele konusunda da böyle…

Geçtiğimiz 10 yılda seçmen desteğini %50’lerin üzerine taşımayı başarmış bir siyasi partinin elde ettiği devasa gücün, ona otoriter özüne dönme konusunda baştan çıkarıcı bir iklim oluşturduğu ve bunun büyük bir sorun oluşturduğu doğrudur. Mesele bu sorunla mücadele ederken toplumun önüne hangi değerleri “seçenek” olarak sunacağımızdır. Otoriterlikte AKP’ye rahmet okutan eski rejimin değerlerini mi yoksa yeniden okumaya çalıştığımız özgürlükçü, enternasyonalist sol değerleri mi?

Özellikle de Kıbrıs Türk Solu için Türkiye ve AKP ile mücadelede nasyonal sosyalistlerin AKP’ye karşı kullandığı dil yanılgısına ya da AKP’ye yedeklenme hatasına düşme tehlikesi her zamankinden daha yakıcı görünüyor.

Kıbrıs Türk Solu, Türkiye derin güçlerinin desteğiyle kurulan otoriter bir rejimi geriletme başarısından sonra AKP’nin yeniden ürettiği kolonyalist, egemen Kıbrıs siyaset ve söylemine teslim olamaz. Eski rejimin ürettiği ve yeni AKP otoriterizminin sahiplendiği ve bol bulamaç kullamaya başladığı dil ve üslup Türkiye ve Kıbrıs Türk solunun dili olamaz.

Kıbrıs’ta çözüm isteyenleri Rum lobisine hizmet etmekle karalayan dil, eski muktedirlerin ve bugün onları aratmama konusunda kararlı görünen AKP’nin dilidir. Böyle bir anlayışla ne dilimiz ne de fikrimiz aynılaşabilir ki bizi AKP ve ötekilerden ayıran en temel fark budur!

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1845 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler