1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Akkavuk mahallesinin semazenleri...
Akkavuk mahallesinin semazenleri...

Akkavuk mahallesinin semazenleri...

Akkavuk-Ayluga mahallesinden yetişen Hüseyin Kaba, eski Lefkoşa’yı anlatıyor... Hüseyin Kaba eski Lefkoşalılar’dan... 1945 doğumlu olduğu için çok şey hatırlıyor... Onunla buluşup eski Lefkoşa’yı konuşuyoruz... Hüseyin KabaR

A+A-

 

 

 

Akkavuk-Ayluga mahallesinden yetişen Hüseyin Kaba, eski Lefkoşa’yı anlatıyor...

 

 

 

Hüseyin Kaba eski Lefkoşalılar’dan... 1945 doğumlu olduğu için çok şey hatırlıyor... Onunla buluşup eski Lefkoşa’yı konuşuyoruz...

Hüseyin Kaba’yla röportajımızın devamı şöyle:

 

HÜSEYİN KABA: Mutrib Rıza Efendi vardı, Feyziye Hulusi’nin babası... Tapu Kadastro Müdürü’ydü o... Aynı zamanda mutrib oluşu, Mevlevihane’de keman çalardı...

 

SORU: Demek ki Sufi’ydi...

HÜSEYİN KABA: Mevlevi... Yaygındı o zaman, Osmanlı padişahları da karartıldıkları için, herkesin bildiğinden farklı bir şey da söyleyeceğim... Mevlana her padişahın yanında olduydu veyahut da hep düzenden yana olduydu... Aleviler gibi değildi, farklıydı... Mizacı itibarıyla kavgayı da sevmezdi yani... Bulunduğu bölge da zaten uygundu, “İster kafir ol, ister putperest, ne istersan ol, bin kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel” demesinin nedenleri işte buydu. Haliyle Kıbrıs’a da Osmanlı geldiğinde, Mevlevilik da geldi... Güzel da bir felsefedir, severim ben... Yakın Doğu Üniversitesi’nden bir konuşma istediydiler benden bu konuda, gidip bir konuşma yaptıydım... Mesrud Arap da semazendi, dönerdi... Hatırlarım ben gayet rahat... En son 1954’te kapandıydı...

O dönemde Mutrib Rıza Efendi, tek kızı olan Feyziyanım’a öğretir müzik aletlerini, cümbüş çalardı, keman çalardı, ney çaldığını hatırlamıyorum... Çok güzel sesi vardı, oldukça da demokrat bir aile yapısı vardı yani... Kız çocuğudur diye eve kapatmadılar, çağdaş birşeydi... Alevilikte de vardı o...

Kadınlarla birlikte semah dönerlerdi, kadınlar da katılırdı semaha – kadınlı erkekli yapılırdı o toplantıları.

Dr. Derviş Kayımbaşoğlu, dayısı olurdu Feyziyanım’ın... Dişçi Akay var Güzelyurt’ta, Derviş Bey onun babası olurdu. Kayımbaşoğlu da çok muhterem hocamız Harid Fedai Bey’in kayınpederi olurdu... O da çok muhterem bir insan. Feyziyanım’ın dayısı da gelirdi eve, yemekler yenirdi, ondan sonra meşk ederlerdi... Çalarlardı... Onlar haftada bir Mevlevihane’de çalarlardı, Kayımbaşoğlu da vardı içinde. Sonradan biz komşusu olduyduk...

Abdülazim Aziz’e maaş bağladılardı bir ara, öyle bir kuruş, iki kuruş para, müzik aleti üretsin diye... Ali Arap vardı, Ali Arap’ın babası vardı Abdullah Dayı, o güzel ney çalardı. Biz Abdullah Dayı’yı hatırlarız, çocuklarıyla ekranız, tanıştık onlarla...

Gene Alpaslan Sokağı’yla Turan Sokağı’nın kesiştiği köşede Kemal Yaşar vardı, kunturacılık yapardı. O da semazendi, o da dönerdi. Bahçeci Şakir vardı, hisarın dışında, Saraçoğlu Meydanı var, sinemalara giderken, Şakir’in bahçesi vardı, Şakir Bıyıklı’ydı o.. Bıyıklı derlerdi kendine, o semazendi...

 

SORU: Zaten Bıyıklı yerleşti Çağlayan’a ve Çağlayan, Çağlayan oldu... Daha önce yoktu Çağlayan Mahallesi diye bir şey... O bahçeyi kurduğu için sanırım 1930’larda, oradan gelişti... Annem anlatırdı, o zaman eğlence yokmuştu ve herkes Cumartesi Pazar o bahçeye gider, dolap beygirlerini seyretmeye ve sebze falan satın almaya... Çağlayan Bar, sanırım daha sonra yapıldı, annemin anlattığına göre. İlk Bıyıklı’nın Bahçesi’ydi... Lefkoşa’ya sebzeyi esas onlar sağlarmıştı...

HÜSEYİN KABA: Belediye orman yoluydu o... Daha önce daha başka bir adı vardı, sonra “Belediye Orman Yolu” olduydu... Onu hatırlıyorum, sizin evden yukarı, bir aile dostumuz taşındıydı, oraya giderdik biz. Parkta oynardık çocuklar, top oynardık... Çağlayan Mahallesi’nde Alper’le top oynardık, Hayrullah, Mustafa Arıkan, top oynardık, sayfiye yeri sayılırdı, geniş, havalı yerler...

 

SORU: İlk Bıyıklı’nın Bahçesi, ondan sonra Çağlayan, ondan sonra sinemalar...

HÜSEYİN KABA: Hep bunundu zaten o yerler... Bahçeden sonra Halk Sineması vardı... Güveyisi çalıştırırdı, Mehmet Bey... Biz giderdik patlıcan alırdık, macunluk patlıcan satardı Şakir Bıyıklı, küçük, beyaz olurdu bu patlıcanlar... Haliyle çekirdeksizdi de onlar, ondan alırdık, gelirdik ve ablalarımız, annemiz patlıcan macunu yapardı... Boya katarlardı, gıda boyası katarlardı ve rengi yemyeşil olurdu yahut da kırmızı olurdu... Hoş bir rengi olurdu...

 

SORU: Siz Bıyıklı’yı hatırlarsınız yani?

HÜSEYİN KABA: Hatırlarım tabii... Bıyıklı mahalleye, bakkallara maydanoz getirirdi son vaktinde ve Bıyıklı’nın semazen olduğunu hatırlamıyorum ben, o mahallede Çolakoğlu’nun çıktığı o bakkaliye dükkanına Hasan Amca diye birisi taşındıydı, o da bakkal... Ve çok iyi ilişkilerimiz vardı, hayattadır hala... Ben Şakir Amca’yı hatırlarım, köfünün içinde, ıslak torbalar, içinde maydanozu getirirdi ve koyduktan sonra doğrulduğunda seri bir hareketle arkaya dönerdi... O yaşta bir insanın o hareketi yapabilmesinin izahı yoktu, şaşar kalırdım. Bakkal Hasan Amca bana işaret ederdi, meraklıydım çünkü ben... O dönüşünü gördük sonra ben işaret ederdi bana, “Bu da Mesrud’un köylüsüdür” derdi. “Aynı mesleği yaparlar” falan... Semazendiler... Bilinçsiz halk arasında bu Mevlevilik pek itibar görmüyordu, Tekkeler, Şeyhler itibar görmezdi, neden? Son yozlaştıydı çünkü... Bir de, haşhaş içtikleri rivayet edilirdi, bu Anadolu’da da böyleydi, içilirdi da, içmeyenleri da vardı... İçenler, içmeyenleri suçlardı... Tekkeleri, Şeyhleri çeşitli şekillerde lanse ederdi bazıları, kendilerini korusun diye, başkalarına çamur atarlardı, kendi ayıplarını örtsünler diye başkalarının üstüne atarlardı. Bunlar hep kayıtlı belgeleriyle var..

Ama bütün bunlara rağmen çok engin ve derin bir kültür... Felsefedir Mevlevilik... Mevlana’nın güzel, anlamlı sözleri vardır, benim her kitabımın arasında bir tane vardır... Kuran’ı şeklen değil, içerik olarak kabul ederlerdi... Herkesin şekil olarak baktığı ve taparcasına öpüp alnına koyduğu Kuran’ı adamlar lime lime etmişler, Kuran’ın içindeki güzel sözleri almışlar... Diğerlerini da bertaraf etmişler...

 

SORU: Madonna da bir şarkısını, Mevlana’nın bir şiirinden yaptıydı...

HÜSEYİN KABA: Ben kitabıma da aldım, koydum...

“Yaydan fırlayan ok gibidir ağızdan çıkınca bir söz

Ve hiç geri dönmüş değildir atıldıktan sonra bir ok...

Seli başından bağlar ileriyi gören kişi

Ve geçtiği yerleri harap eder baştan bağlanılmayan sel...

Ne tükenmez hazinesin sen ey dil ve ne devasız bir dert!...”

Mesnevi’den... 1724-1726... Mevlana...

O sokaktan bahsediyoruz işte, bütün bu renkli insancıklar hep hatırımda... At arabaları geçerdi o sokaklardan ve geçen bu at arabalarının çıngırakları... Çocuklar arkasına koşardı, inerdik, binerdik bu at arabalarına... Ve Türkçe olmayan bir ifade kullanırdık: Yetiştirip binemeyen çocukları şikayet eder anlamında arabacıya bağırırdı çocuklar: “İristo kırbaci!” “Kırbacı çevir, vur kırbacı, arkada biri var!” İspiyonlardı!

Ve ben tabii ki herhalde duygusal oluşumdandır benim, bir de Lefkoşa üzerine bir şiirim var benim...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 973 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler