1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ‘Akdenizli Bir Larva’: M. Kansu’nun Öykücülüğü
‘Akdenizli Bir Larva’: M. Kansu’nun Öykücülüğü

‘Akdenizli Bir Larva’: M. Kansu’nun Öykücülüğü

Gürgenç Korkmazel: Yaya, motosikletle veya arabayla, çoğunlukla yollarda hareket halinde görürüm M. Kansu’yu. Herhalde, gün içinde Lefkoşa’yı en fazla dolaşan yazar/şairdir

A+A-

Gürgenç Korkmazel

gurgench@yahoo.co.uk

 

 

        

Yaya, motosikletle veya arabayla, çoğunlukla yollarda hareket halinde görürüm M. Kansu’yu. Herhalde, gün içinde Lefkoşa’yı en fazla dolaşan yazar/şairdir. Belki de bu kadar üretebilmesinin bir nedeni de bu dolaşmalardır, bu dolaşmalarda topladıkları, biriktirdikleridir. Zaten, öykülerine yakından baktığımızda, ‘gitmek, yürümek, koşmak, dolaşmak, ayrılmak’ gibi fiilleri bolca kullanması, onun öykücülüğü hakkında ipuçları veriyor. (Ve bütün bu devinimler, dolaşmalar, başına neden bu kadar çok kaza geldiğini de açıklıyor.)  

         Bu yazımda şiirlerine değil de, öykülerine eğilerek (bunu yaparken tabii ki şair kimliğini öykücülüğünden ayrı düşünmüyorum) bazı saptamalarda bulunmak istiyorum.   

 

Bir Elin Sıcaklığını Çaldım (1995):

         Aslında 1961’den beri öykü yazan M. Kansu’nun ilk öykü kitabı ‘Bir Elin Sıcaklığını Çaldım’  ancak 1995’de yayımlanır.

         39 öyküden oluşan bu kitabın, Ada-M Matbaası’nın özensizliği nedeniyle epeyi basım hatalarıyla çıktığını belirtmeden geçemeyeceğim.

         ‘Bir Ananın Geç Yazılmış Öyküsü’ adlı öykü yoğun ve etkileyici (öykünün arkaplanını da bilmemin bunda payı var mı acaba?)

         Bu kitaptaki öykülerin hemen hemen hepsinde koyu bir yalnızlık var. Yalnızlaşan özne’nin toplumun yozlaşmasına, bozulan düzene, değişen zamana karşı yakınmaları, eleştirileri. Kentte yaşayan bir karakterin ağzından anlatılsa da, doğayla olana bağını hiç koparmaması güç katıyor öykülere. Ancak dil ve üslup olarak titiz olmayan, yerine sağlam oturmayan bir anlatı, gevşek bir örgü görülüyor birçoğunda.

         ‘Bir Adada Yaşıyoruz’ gibi öykülerde mizahtan söz edebiliriz, geri kalanların çoğunda ince bir hüzün müziği var. 

         Bu kitaptaki bazı öykülerin üzerinde yeterince durulmadığı, tekrar tekrar işlenmediği ve fazlalıklardan arındırılmadığı belli oluyor. 

                           

Bir Solucanın İntihar Girişimi (1998):

         M. Kansu’nun öykülerindeki manzara güneşiyle, açık gökyüzüyle, deniziyle, bitki örtüsüyle, hayvanlarıyla, kokularıyla, renkleriyle klasik Akdeniz manzarasıdır. Zaten yazar, gerek söyleşilerinde, gerekse konuşmalarında daima bu (Doğu)Akdenizli kimliğinin altını çiziyor. “Ben Akdenizli larvayım” diyor ve temsil ettiği toplum kimliğinin henüz daha krizalit durumunda olduğunu anlatmaya çalışıyor.   

         Bu öykülerde yaz güneşi var, ışık var, ağaçlar var, aşırı güneşten kaçıp sığınmak için gölgeler var, ama gece, yıldızlar, ay pek yok. Varsa bile kısa bir an için, anlık. 25 öyküden oluşan bu kitapta bulutlanmalar olsa da, gecenin durumu gibi kısa sürer, geçip gider bulutlar ve hep masmavi gökyüzü çıkar ortaya.        

         Öznenin küçük bir çocuk olduğu (yazarın kendi çocukluğunu anlattığı) öykülerin dışında kalan birçok öyküde, birbirini tanımayan, ama çeken veya erkeğin kadına yönelimi, kadının kayıtsız kalışı; iki cins arasındaki gerilimin, erkeğin kadını elde edemeyişinin sergilenişi görülür. Hep aşk zamanıdır, ama aşk yoktur, ya da yitirilmiştir (hatıradaki çocukluk aşkı dışında). Ekseri uzaktan izlemek, bakışmak, ama yaklaşamamak, yakınlaşamamak hüküm sürer. Birleşmenin gerçekleşmeyişi ve tek başına kalışın hüzünlü durumuyla karşı karşıya kalır okuyucu.

         Bu kitaptaki öykülerin örgüsü bir önceki kitabından daha iyi. Bunun yanında kurgu’dan pek yararlanılması yazarın, kurgunun uzun öykülere, romanlara özgü bir durum olduğuna inanmasından ileri geliyor herhalde.

        

 

Yeşil Kurbağa, Yılan, Açlık (2006):

         Sekiz yıl aradan sonra üçüncü öykü kitabı çıkar M. Kansu’nun.

         Dünya nüfusunun yarısına yakınının aç veya yarı-aç olması; ayrıca son 10 yılda 160 tür kurbağanın soyunun tükenmiş olması. Özellikle bu adaki hayvanlar arasında en kötü davranılan, en korkulan hayvan olan yılana karşı davranışlarımızı göz önünde bulunduracak olursak, kitabın adı isabetli göndermelerle yüklü.

         24 öykülük bu kitapta, bence önemli öyküler, anlatılar var.

         M. Kansu’nun öykülerinde, ‘post- modern’, ‘fantastik’ ve ‘büyülü gerçekçilik’ gibi öğeler bulunsa da, ben genel olarak öykülerini değerlendirirken, sınıflandırmacı ve indirgemeci bir anlayıştan uzak durmak istiyorum. Çünkü M. Kansu’nun öykülerine belli bir şablonla yaklaşamayız, öyküleri çeşitli ve öyküden öyküye anlayış ve üslup değişiyor. Değişmeyen tek şey içtenlik…  

         Her üç öykü kitabında da, ‘deniz’ ile ‘güneş’ sıklıkla karşımıza çıkan dekor.

         Öykülerinde en çok adı geçen kuş ‘serçe’. Serçe hem köyde hem de kentte, grup veya koloni halinde yaşayan bir kuş türü. Her yerleşim yerinde, insanlarla iç içe yaşamayı seven bu kuş halk arasında alçakgönüllülüğün ve sadeliğin simgesi olarak biliniyor.

         Birinci tekil şahısın sesiyle yazdığı öyküler daha mı iyi? Her öykü için bunu söyleyemem, ama ben içten ve kendime daha yakın buluyorum onları. Öykü’nün dışında duran tanık-ben’in anlatımı yerine, öykünün tam ortasında olan, öyküyü yaşayan ben’in anlatınmını tercih ederim. Yazılanlar yaşamöyküsel olarak algılanacak olsa da.  

         Çocukluğu (geçmiş) hakkındaki öyküleri içten ve tutarlı. Bu kitaptaki öykülerdeki anlatımlar etkileyici, hatta bazı an ve durum anlatımları, ince uçlar gibi derimi deldi, içime işledi. 

         M. Kansu, şairliğinden gelme canlı imgeler yaratma, metafor kurma, mecazlı söylemelerle zenginleştiriyor ve derinleştiriyor, çoğul okumalara açık öyküler yazıyor. Bazı öykülerin kurgusu teklese, dili tökezlese veya bir imge/nesneden zorlama olarak türetilmiş gibi dursa da çoğunlukla tatmin edecek derecede başarılı.

         ‘Yuvarlak, Sert, Ağızlığı Islak Bir Flüt’, ‘Siyah Kutusunun Karanlığında Flüt Titredi’, ‘482 No’lu Otobüs’ gibi öyküler, bence şimdiye dek KTE’nda okuduğum en erotik öyküler.

         M. Kansu’nun özellikle öykülerinde kıra ve köye duyulan bir özlem seziliyor. Ben doğayla arasındaki kopukluğu giderme isteği ve çabası olarak yorumluyorum bunu.

 

Sonrası...

         M. Kansu, yıllarını verdiği memurluğun, öğretmenliğin yarattığı zihniyetden (oto-sansürden, vs.), bağlayıcı alışkanlıklardan kurtulduğu anlarda yazdığı öyküleri daha sıradışı ve başarılı buluyorum.

         Kıbrıs edebiyatında genel olarak ‘Tarihsel Anlatım’ doğrultusunda öyküler yazılıyor. Öyle görünüyor ki M.Kansu da, öykülerinde kurgudan, kurmacadan çok yaşamöyküsel unsurları önemsiyor.

         Edebiyatımızdaki şair ve yazarların vıcık vıcık politikaya battığı bu adada, o çekingen, utangaç, ne sağda ne solda (veya bakış açısına göre her iki tarafta da), kenarda duran bir öykücü. Sistemin temel değerlerine saldırmak, hatta sorgulamak, iktidarı, otoriteyi eleştirmek gibi bir derdi yok. Onun alıp veremediği zamanla, doğayla ve yalnızlık havuzunda boğulan (veya yalnızlık havuzunda boğulmak isteyen) insanla.  

         Meraklıyım, ama yine de “M. Kansu dünyaya bir şair gibi mi bakar, yaklaşır, yoksa öykücü gibi mi?” diye bir soru sorma gereği duymuyorum. Öykücü ve şair diye ikiye bölmeye kalkmıyorum onu. Neden ikisi (hatta daha fazlası) birarada olmasın. Neyse, kişilik kimlik çatışma alanına sokmak istemiyorum şimdi bu yazının burnunu.

         Benim için yakın, tanıdık bir şair veya yazarın yazdığı metinleri, şiirleri okumak, onun hayatının çukur ve tepelerini bildiğim için, her zaman daha zengin bir okuma olur. İşte M. Kansu’nun öyküleri söz konusu olunca, böyle bir bir zenginlik hissediyorum.

         Özetle ve son olarak şunu söylemek isterim ki, M. Kansu’nun şiirlerinden çok öyküleri etkiledi beni ve inanıyorum ki, yine şiirlerinden çok, öyküleriyle daha büyük bir katkıda bulunuyor Kıbrıslıtürk edebiyatına.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 726 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler