1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. AKANSOY, 'MARKSİZM 2012' TOPLANTISINDA KONUŞTU
AKANSOY, MARKSİZM 2012 TOPLANTISINDA KONUŞTU

AKANSOY, 'MARKSİZM 2012' TOPLANTISINDA KONUŞTU

Cumhuriyetçi Türk Partisi Birleşik Güçler Genel Sekreteri Asım Akansoy, 1“Marksizm 2012 (Bahar)” toplantılarına konuşmacı olarak katıldı.

A+A-

 

 

Cumhuriyetçi Türk Partisi Birleşik Güçler Genel Sekreteri Asım Akansoy, 19-23 Nisan tarihleri arasında İstanbul'da Taksim Hill Otel'de Türkiye Devrimci Sosyalist İşçi Partisi'nin (DSİP) ev sahipliğinde düzenlenen, “Marksizm 2012 (Bahar)” toplantılarına konuşmacı olarak katıldı.

 

Çeşitli dünya başkentlerinde her yıl gerçekleştirilen, Türkiye'de ise 1992'den beri DSİP tarafından düzenlenen, Marksizm toplantıları, 2012 Bahar'ının bu yıl "Direnişlerin ve mücadelelerin fikirleri" başlığıyla yapıldı, toplantılarda Kıbrıs sorunu ile ilgili gelişmeler de ele alındı.

 

Akansoy’ın toplantıda yaptığı konuşmanın tam metni şöyle;

 

Değerli arkadaşlar,

Öncelikle Devrimci Sosyalist İşçi Partisi’ne yaptıkları davetten dolayı çok teşekkür ederim.

Elbette aynı zamanda “Kıbrıs” konusunu konuşma imkanını bize verdikleri için. Nikos ve Sinan ile birlikte olduğum için de ayrıca mutluyum.

KIBRIS ile ilgili 3 tarihi nokta üzerinde durarak konuşmamı gerçekleştirmek istiyorum.

Bu üç tarih, Kıbrıslı Türk ilericilerin, yarım yüzyıllık siyasi mücadelelerinde birer kırılma noktası ya da tarihsel kopuş olarak tanımlanabilir.

Bu tarihlerden

Birincisi, 23 Nisan ancak 1962, yani bugünden tam elli yıl öncesi...

İkincisi, 24 Nisan 2004, yani sekiz yıl öncesi...

Ve üçüncü tarih Nisan 2008 (– Nisan 2010), yani dört yıl önce...

Arada elbette çok önemli tarihi kesit ve noktalardan da bahsetmemiz mümkündür, ancak CTP Genel Sekreteri ve bir Kıbrıslı Türk sosyalist olarak adanın bugün içinde bulunduğu durumu, çok ilginç bir tesadüf olarak bugünün ve yarının yani 23 ve 24 Nisan’ın ve yine iki yıl önceki içinde bulunduğumuz Nisan ayına dair bir değerlendirme yapmamın ilginç olacağını düşündüm.

Bu üç tarih elbette resmi tarihin bize sunduğu tarihlerden değil, olamaz. Bu tarihlerin her üçü de Kıbrıslı Türk sosyalistlerin, ilericilerin kendi mücadeleleri ve tarih okuyuşlarına tekabül eden birer nokta.

Değerli dostlar,

Kıbrıs, tarihi boyunca adada yaşayan insanların, toplumların hataları, çatışmaları ve emperyal güçlerin oyunları, pazarlıkları ile kendi özgün tarihini kendi toplumlarının siyasi iradesi üzerinden şekillendiremeyen bir yer. Coğrafik konumunun kendisine verdiği değer, orada yaşayan insanları, adada tarihin bir öznesi olmaktan uzaklaştırmış, ada kısa siyasi tarihi boyunca istikrar ve güven değil, çatışma ve gerilimin siyasi alanına dönüştürülmüştür.

Dünden bugüne, kaçırılan fırsatların, değerlendirilemeyen imkanların siyasi tarihimizi cinayet, baskı, kıyım, savaş yanında bir müzakere ve müktesebat yığınına dönüştürmüştür.

Pek çok liderin başaramadığı ya da başarmak istemediği çözüm, adanın birleştirilmesi görüşmelerinin bedeli her bir Kıbrıslının bugünü ve yarınına dair bir kayıp olagelmiştir.

1964 yılından beri devam eden Kıbrıs müzakereleri hala sürmektedir...Kırk sekiz yıldır, bir masa kurulmuş ada pazarlık ediliyor.  Ama inanın içinden çıkılmaz müzakere süreçleri, güç oyunları haklılık savaşlarının ardından bugün bölünmüşlük ne yazık ki çok daha fazla öne çıkan bir olgu haline gelmiştir.

Siyasi gelişmelerin ciddi değişikliklerle yön değiştirmemesi durumunda  Kıbrıs’ın kalıcı olarak bölünmesi ne yazık ki mümkündür. Kıbrıs ülkesi ideali bu anlamda giderek azalmaktadır.

Bölünme Kıbrıs Türk halkının tarihsel bir “varlık sorunu” ile karşı karşıya kalmasından, her iki tarafta milliyetçiliğin yükselmesinden ve het iki taraftaki yeni genç jenerasyonun giderek ayrılık üzerinden bir hayat tercihine yönelmesi ile de kendini ortaya çıkarmaktadır.

Siyaset eğer salt ideolojik duruşun ya da tutsaklıkların gölgesinde yapılırsa, gerçek elinizden kayıp gider. Gerçeği algılamak için, kendi ideolojik dünyanızın sürekli sorguya açık kılınmasını sağlamalısınız. Pratik bize bunu acı da olsa öğretti.

Değerli dostlar

23 Nisan 1962, Kıbrıslı Türklerin, Londra ve Zürih anlaşmaları ile kurulan devletten kopuşunun tarihidir, diye düşünebiliriz. Aslında Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumları kurucu özne olarak görmeyen, üç garantör devletin yani İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin aralarında anlaşarak bir dördüncü devlet olarak kurdukları Kıbrıs Cumhuriyeti, bu tarihten itibaren Kıbrıslı Türkler için anlamsızlaşan, soyut bir hale dönüştü. Kıbrıslıların 16 Ağustos 1960’da kendilerini aniden vatandaşı olarak buldukları bir devletle karşı karşıya kaldıklarını biliriz. 1950’li yıllardan itibaren adanın bölünmesi ve Yunanistan ile Türkiye’ye bağlanması için mücadele eden iki ayrılıkçı terör örgütünün baskısı ve yıldırma politikası altında belirsiz bir iç ve dış göçün yoğunlaştığı bir dönemde, adadan çekilmek isteyen sömürgeci İngilterenin öncülüğündeki istikrar ya da pazarlık arayışı yeni devletin doğuşuna neden oldu.

23 Nisan 1962 tarihi, Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulduğu gün yayına başlayan ve amacı, Cumhuriyet’in yaşatılmasını, Kıbrıslı Rumlar ve Türklerin ortak çıkar ve beklentilerini öne çıkaran Cumhuriyet Gazetesinin Sahibi ve yazarları Avukatlar Ayhan Hikmet ve Muzaffer Gürkan’ın, Türkiye Özel Harp Dairesi tarafından kurulan Türk Mukavemet Teşkilatı tarafından öldürüldüğü gündür. Gerekçe şudur, o tarihinten yaklaşık bir ay önce Lefkoşa’da TMT tarafından Kıbrıslı Türk toplumunu Rumlara karşı kışkırtmak amacıyla bombalanan (“Turgut Özal suikastinin arkasındaki isim olduğu söylenen eski Özel Harp Dairesi başkanı ve MGK Sekreteri Sabri Yirmibeşoğlu Habertürk canlı yayınında tarihi bir gerçeği ağzından kaçırdı. Özel Harp Dairesi'nin, yani kontrgerillanın çalışma sistemini anlatan Yirmibeşoğlu, bundan kısa bir süre önce Kıbrıs'ta cami yaktıklarını açıkça söylemişti.”) Ömerge ve Bayraktar Camilerinin, kimler tarafından bombalandığını açıklayacaklarını ilan ettikleri günün akşamı her iki Avukat da kalleşçe öldürülür.

23 Nisan tarihli yazı şöyledir:

“Evet tekrar ediyoruz. Bomba hadiselerinin sorumlusu alçak, adi ve satılmış herifin kim olduğunu aklı selim sahibi herkes tahmin etmiştir. Bu alçağın, bu satılmışın yüzündeki maskenin indirileceği gün yakındır. Ve o gün geldiğinde bu alçakça bomba hadiselerinden dolayı Türk toplumunun sorumlu tutulamayacağını katiyetle ifade edebilecek olan yine biz olacağız”

Avukatların öldürülmesi, Kıbrıslı Türk toplumu üzerinde var olan baskı ve sindirme politikasının bir sonucuydu. Ve bu tarihten sonraki süreç bizi, adanın fiilen bölündüğü 1974 tarihine kadar götürür. 

1960 Kıbrıs Cumhuriyeti, elbette bugünkü Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilişki kurulamayacak bir siyasi boyut taşımaktaydı. Fonksiyonel Federasyon olarak nitelendirdiğimiz bir siyasi yapılanma olan “iki toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti”, inanıyorum ki 23 Nisan 1962 günü bitirilmiştir.

 

Tarihin garip cilvesi o ki, yarın yani 24 Nisan tarihi biz Kıbrıslı Türk solcular için yine farklı bir öneme sahip.

İki bölgeli, iki toplumlu, toplumların siyasi eşitliğine dayalı, tek egemenlikli bir federal Kıbrıs bundan sekiz yıl önce, Kıbrıslı Türklerin %65 evetine rağmen Kıbrıslı Rumların %76 hayırı karşısında büyük bir fırsat kaybetti.

Annan Planı, istenildiği kadar emperyal güçlerin bir oyunu olarak nitelensin, adanın birleşmesi için çok önemli bir fırsattı. Plan dokuz bin sayfadan oluşmakta idi ve gerçekten başarı ile hayata geçşe idi, bugün militarizmden arınmış (her bir toplumdan 650 adet askeri barındıran), Avrupa Birliği üyesi, dünyaya entegre olmuş ve kendi ayakları üzerinde durabilen yeni bir devletin  yurttaşları olarak sizinle konuşacaktık. En azından Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Rumların adanın siyasi iradesine sahip olabilecekleri, yaşadıkları toprakların egemen unsuru olabilecekleri bir siyasi ortam ile karşı karşıya olacaktık.

Uluslararası bir sorun niteliğindeki Kıbrıs sorununun çözümü için olumuş ortamın özellikle tüm uyarılarımıza rağmen Kıbrıslı Rum ilericiler tarafından iyi analiz edilmemiş olmasının yarattığı tarihi yıkım bugün çok daha acı sonuçlarla önümüze gelmektedir.

2004 referandum sonuçları ile, 1974 askeri çıkarmasının uluslararası hukuk nezdindeki değerlendirmesi; Türkiye’nin adadaki varlığı ve bölünmüşlük algısı, uluslararası camiada tamamen değişmiş, statüko devam etmekle birlikte, statükonun baş sorumlularından olan hayırcı Kıbrıslı Türk milliyetçi cepheye ve ayrılıkçılara hukuk dışılık sürmesine rağmen, meşru bir zemin sağlamışlardır.

Bugün artık uluslararası güncel siyasette Kıbrıs, 74 öncesi ve sonrası olarak değil 2004 öncesi ve sonrası olarak değerlendirilmektedir.

2004 dediğim gibi Türkiye’nin adadaki varlığını uluslararası bağlamda sorgulanır olmaktan çıkarmıştır. En az kırk bin askerini, bu Planın kabulu ile adadan çekeceğini taahüt eden Annan Planı’nı desteklemiş bir Türkiye Devleti hükümetinin, bugün askerini adadan çekmesi yönündeki baskılara aldırış etmediği ve aslında bu baskıların eskisi gibi olmadığı, zayıf ve etkisiz olduğu ortadadır.

Biz, Annan Planı’nın mükemmel bir plan olmadığını düşünmemize rağmen, adadaki statükoyu ortadan kaldırmak, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum toplumlarının siyasi iradeleri ile ortak bir gelecek yaratma boyutuna geçeceklerini ve süre içerisinde olası teknik sıkıntıları aşabileceğimiz üzerinde duruyorduk.

Büyük bir mücadele verdik, sizin de bildiğiniz gibi çok büyük eylemler yaptık. Hayatı kilitledik. Bu iş bitti dedik.

Bu bir demokratik devrimdir diyerek, bu durumu analiz ettik.

Sonuçta, sahip olduğumuz halk gücü ile adanın bölünmüşlüğünün baş siyasi aktörlerinden Denktaş’ı ve UBP hükümetini devirdik. Ancak verili koşullarda statüko değişmeden Kıbrıslı Türklerin asla iktidar olamayacaklarının bilinciyle ve Kıbrıslı Türk toplumunun yarısının oyu ile çözüme ulaşma inancıyla hükümette görev aldık.

Değerli dostlar,

Ne ilginçtir, 2008 yılının Nisan ayı, seçim sürecinde Federasyon için aday olduğunu açıklayan AKEL lideri Sn. Hristofiyas’ın güneyde Başkanlık seçimini kazandığı bir tarihtir.

Soğuk savaş döneminde, NATO’nun korkulu rüyası olan adanın Komünizme (ya da Sovyetler Birliğinin eline) geçmesi tehlikesi, sistem değişikliği ile olmasa da sosyalist - komünist  gelenekten gelen ve tarihsel olarak ada siyasetinde en yakın iki partinin yani AKEL ve CTP liderlerinin iki toplumun lideri olarak Kıbrıs siyaset tarihinde yer alması çok önemliydi. Hristofiyas ve Talat’tan bahsediyorum.

Kuzeyde Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybettiğimiz 2010 Nisan ayına kadar iki yıl boyunca federal bir çözüm için görüştük.  Çalıştık.

Çok önemli ortak açıklamalar yaparak, çözüm modelini yeniden tanımladık. 23 Mayıs ve 1 Temmuz açıklamaları bu anlamda oldukça önemlidir.

Ancak çözüme ulaşamayarak, yarım yüzyıllık beklentiyi karşılayamadık.

Bunun nedenlerini elimden geldiğince objektif bir şekilde şöyle sıralamak isterim:

1.    Annan Planı gibi uzun süren bir müzakere sürecinin sonucu olan bir Plan üzerindeki değişiklerden başlamak yerine, görüşmelere sıfırdan başlanması. Bu noktada CTP’nin Annan Planına evet dediğini AKEL’in ise değişiklik yapılması gereken konular olduğu gerekçesi ile hayır dediğini belirtmeliyim.

2.    Liderlerin, tahmin edilemeyecek denli büyük bir psikolojik ve siyasi kuşatma altında kalmış olmaları. Her iki liderin kendi bölgelerindeki egemen milliyetçi güçlerce baskı altına alınması ve bunun beklenmesine rağmen, bu duruma hazırlıklı bir duruş sergilememeleri.

3.    İki yıllık zamanı iyi yönetememiş olmaları.

4.    Özellikle Sn Hristofiyas’ın Kıbrıs Rum milliyetçi çevrelerin baskı ve etkisi altında kalmış olması. Cesaretli adım atmakta yetersiz kalması.

5.    Sn. Talat’ın Türkiye’nin belli konulardaki olmazsa olmazı karşısında etkisiz kalması.

6.    İki toplumun ortak projelerle daha da yakınlaşması ve ortak bir gelecek tasavvuru üzerinde çalışmasını sağlamak adına yapılan önerilere, kuzeydeki devletin yüceltilmesi gerekçe gösterilerek  Sn Hristofiyas tarafından sıcak bakılmaması, bu önerilerin kabul edilmemesi.

7.    İki yıllık dönemde çözüm için müzakere etmeyi önemseyen liderlerin, barış için ortak kültür hedefini göz ardı etmesi

8.    Her iki liderin de, diğer toplumun, toplumsal beklenti ve hassasiyetlerini dikkate almamış olması

9.    Dünyadaki bölgesel tüm sorunları müzakerecilerin değil, liderlerin çözdüğünden hareketle, risk alan, sorumluluğunu ileri taşıyan cesaretli adımların yeterince atılmamış, ne yazık ki hayata geçirilmemiş olması.

 

 

Değerli dostlar,

Kıbrıs adası, gerek emperyalist kuşatma gerekse milliyetçi politikalarla bugün fiilen bölünmüş durumda. Bölünmüşlük, Kıbrıs Türk toplumunda varoluş sorununu üst düzeye çıkarmış durumdadır. Belirsizliğin toplum üzerinde yarattığı mutsuzluk, gençlerin yeniden ve artarak göç etmeye başlaması, ekonomik sorunlar özellikle Kıbrıslı Türk solu için çok önemli bir konu. Siyasi irademize müdahale ederek, kendi geleceğimizi yaşadığımız topraklarda kurma amacının önünde duran statükocu güçler, Türkiyeden aldıkları destek ile bugün yeniden toplumsal yıkım politikasını hayata geçirmeye çalışıyorlar.

Ada ikiye bölünmüş; bölünmüşlük her geçen gün Kıbrıs ülkesi idealini ortadan kaldırıyor; kaybeden sadece Kıbrıslı Türk toplumu değil, bu idealin önemli bir diğer parçası olan Kıbrıslı Rum toplumu da olacaktır, ne yazık ki.

Çünkü statüko beraberinde çatışmayı, gerilimi ve güç savaşını getirecektir. Ve bunun sonu yoktur.

Tek çözüm gerek Türkiye gerekse Kıbrıs halklarının çıkarına olan Federasyon üzerine yoğunlaşmak; her iki toplumda da günlük siyasetin baskısına teslim olmamak; toplumların yakınlaşmasını ve barış kültürünün oluşup gelişmesini sağlamak ve bu yönde yoğun işbirliği ile çalışmaktır.

Neo liberal politikalara karşı çıkmak yanında, siyasi baskı ve dayatma ile halkların kendi geleceklerini belirleme hakkını engelleyenlere karşı mücadele biz sosyalistlerin birincil görevidir. Hani hep ifade ettiğimiz gibi:

“Kurtulmak yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 744 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler