1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Ağlayan Erkekler Ülkesi
Ağlayan Erkekler Ülkesi

Ağlayan Erkekler Ülkesi

Niyazi Kızılyürek: Bilirisiniz, “erkekler ağlamaz”. Fakat Kıbrıs’ta bu böyle değil. Eğer siyasetçi bir erkekseniz, hele yaş- merdiveninin yukarılarına doğru tırmanıyorsanız, en az bir defa ağlamışlığınız vardır.

A+A-

 

 

Niyazi Kızılyürek

niyazi@ucy.ac.cy

 

Bilirisiniz, “erkekler ağlamaz”. Fakat Kıbrıs’ta bu böyle değil. Eğer siyasetçi bir erkekseniz, hele yaş- merdiveninin yukarılarına doğru tırmanıyorsanız, en az bir defa ağlamışlığınız vardır. Tassos Papadopoullos Annan Planını yok etmek için yaptığı “Halka Sesleniş” konuşmasını gözyaşları içinde tamamlamıştı. Aynı tarihlerde ve aynı amaçla Rauf Denktaş Türkiye’de yaptığı konuşmayı gözyaşlarıyla noktalamıştı. Mehmet Ali Talat KKTC ilan edildiğinde göz yaşı döktü. Geçtiğimiz günlerde televizyonda anılarını anlatan Yorgos Vassiliou’nun gözlerinden akan yaşlar yanaklarını ıslattı. Dimitris Hıristofyas’ı anmasak da olur. Onun ağlamaması çok zor. Geçen gün yine bir televizyon kanalında ağlıyordu. Üstelik “ağlama hakkını” savunarak, “ben taş değilim” diyordu.

Ataerki “erkekler ağlamaz” derken aslında erkeği “kadının karşısına” yerleştiriyor. Erkeği kadının karşısından, özellikle de “üstünden” tanımladığı için haliyle öncelikle kadını tanımlıyor. Bu kurguda kadın “doğası gereği duygusal, zayıf, iradesiz” olarak adlandırılıyor. Erkek ise bunun tam karşıtıdır: “güçlü”, “irade sahibi” ve “duygularını kontrol etmesini bilen” bir yaratıktır. Öyle olmalıdır. Yani, erkek kadın olmadığı için ağlamamalıdır. Zaman zaman “yanlışa düşer” ve duygularına kapılırsa, bu, kadın tarafından aldatıldığı için böyledir. Örneğin Havva zaaflı bir yaratık olarak (kadın olduğu için) şeytana uydu ve cennetteki yasak elmayı kopardı ve de elmayı yemek için Adem’i ikna etti. Bu yüzden Tanrı onları cennetinden kovdu ve bir imtihan yeri olan dünyaya gönderdi. Yani, insan evladı olarak cennetten göçümüz kadının zayıf bir yaratık olmasındandır. Buna benzer bir anlatı Yunan mitolojisinde de var. Promitheas Tanrılardan ateşi çalıp insanlara verince, Tanrı Dias çok öfkelenmiş ve insanları cezalandırmak üzere heykeltıraş İfestos’a yaptırdığı güzel Pandora’ya nefesini üfledikten sonra eline bir kutu vererek onu Olimpos’tan dünyaya salıvermişti. Pandora (zayıf olduğundan) kötülükler kutusunu dayanamayıp açtığı içindir ki, dünyanın başına bu kadar felaket geldi. Yoksa, o kutu açılmasaydı, gül gibi geçinip gidecektik. Burada da sorun kadın!

Bu kurgu ve algıdan sonra, erkek “zaaflı insanın” (kadının) tam tersi olmalıydı. “Çelik” gibi iradesi olmalı, savaşmalı, öldürmeli ve zaaflarına (duygularına) asla yenilmemeliydi. İşte “erkekler ağlamaz” buralardan çıkıyor. Peki ama eğer bu böyleyse, Kıbrıs’ta siyasetçi erkeklerin ağlamasını hoş bir durum, güzel bir gelişme olarak göremez miyiz? Ataerkinin icadı olan “erkekler ağlamaz” deyişinin Kıbrıs’ta nihayet sonlandığını düşünemez miyiz? Kıbrıs erkeklerinin ağladığını görüp, “duygularını ifade etmekten çekinmediklerini” ve bunun da son derece güzel bir şey olduğuna kanaat getiremez miyiz?

Sanmıyorum. En azından ben bu kanıda değilim. Ataerkinin “erkekler ağlamaz” anlayışının içeriğine derinlemesine baktığımız vakit, ağlayan siyasetçilerimizin ataerkinin değerlerine sonuna kadar bağlı kaldıklarını ve hatta aslında sırf bu yüzden ağladıklarını bile söyleyebiliriz. Nasıl mı?

İrdelemeye çalışalım.

Ataerki her şeyden önce erkek çocukların duygu dünyasının gelişiminin önüne set çeker. Otonom bir kişilik sahibi olmalarını engeller ve güç hiyerarşisine itaat etmelerini sağlar. İtaat kültürü duyguların bastırılmasını gerekli kılar. Ataerkinin “İdeal-Erkeklik” imajına bağlı kalan erkekler kendi duygularıyla ilişkiye girmez. İç-dünyalarını doğru dürüst geliştirmeden ve öğrenemeden yaşayıp gittikleri gibi, dış dünya ile de gerçek bir karşılıklı etkileşim süreci kuramazlar. Dış-dünyanın yönlendirdiği kariyere dönük bir yaşam sürdürürler. Kimliklerinin en baskın boyutunu başarıları ve dışarıdan nasıl göründükleri oluşturuyor. Erkekler dış-dünyaya yöneldikleri için çoğu zaman kişiliklerini tanıma fırsatı bulamazlar. Kariyer, başarı ve üstünlük peşinde koşarken aslında farkında olmadıkları arzular ve gizli-saklı fanteziler hayatlarına yön verir. Ama onlar bunun farkında değil. Bu yüzden de saklı ve bastırılmış duygularının onları nereye sürükleyeceği belli olmaz. Zırhlarla bastırılmış duygu dünyalarında korunaklı bir hayat yaşarlar. Açılım, savrulma, kendi sınırlarının dışına taşma, kendini aşma isteği yok. Karşılıklı etkileşim süreçlerine pek girmezler. Başkalarıyla karşılaşmaktan korku ve kaygı duyarlar. Bu, diğerinin gerçekliği tarafından ve haliyle kendi bastırılmış derin gerçekliği tarafından ele geçirilme korkusudur. Eğer siyasetçiyseler, kendi politik duruş ve ideallerini kesinkes doğru sayarlar. Başkaları tarafından etkilenme, ikna edilme ve uzlaşma yönünde istek duymazlar. İktidar olma hırsıyla sergiledikleri popülist eğilimleri “rasyonel” veya “gerçekçi” tercihler olarak sunarlar.

İlk bakışta ve sadece görünüş itibarıyla ortada bir sorun olmayabilir! Güçlü, başarılı göründükleri sürece mutludurlar. Şuuraltı süreçlerle zaten pek ilgilenmezler. Fakat ne zaman ki bir yenilgi, yenilgi-tehdidi veya başarısızlık yaşarlar, işte o zaman gözyaşlarına boğulabiliyorlar. Başarısızlığı, kaybetmeyi, yenilmeyi kendilerine yediremezler. Fakat burada duygularla yine gerçek bir temas filan yoktur. ‘Duygu-Ödevi’ yaparak ben mutlu muyum, kendimi bedenimin içinde iyi hissediyor muyum, kendimle barışık mıyım gibi soruları asla sormazlar. “Haksızlığa uğradıklarını” ileri sürerler ve “bana bu yapılır mı!” diye hayıflanırlar. Yani, kaybetmeyi, başarısız olmayı narsis bir kayıp olarak yaşarlar ve aslında kendilerine ağlarlar. İşte sık sık gördüğümüz gözyaşları bu narsis-yaralanmaların bir sonucudur. “Haksızlığa uğradıkları”, “değerlerinin bilinmediği” ya da “davalarını kaybettiklerini” düşündükleri zaman gözyaşlarına boğulurlar. Bu yüzden yanaklarının ıslanması ataerkinin yarattığı erkeklik çemberinin dışına çıkmış oldukları anlamına gelmez. Önemli olan, kendi kabuğunun dışına çıkarak başkaları için ağlayabilmektir. Kendini merkeze koymadan, kendini doğrudan ilgilendirmeyen başkalarının hüzün ve sevinçlerine diğerkam bir duyguyla ortak olabilmektir. Kendisi için de ağlayacaksa, birini incitip yaraladığı için veya ne bileyim, sevgilisi onu terk ettiği için ağlamalıdır. Bunu becermek için ise insanın biraz da olsa kendi duygularını tanıması gerekir. Ne var ki, ataerkinin erkeği bu tür yetilerden yoksundur. Maalesef, dışa yönelik varoluşuyla kendini Süper-Ego’ya kaptırmış egosuz bir egoisttir…

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 844 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler