ADIMLAR

ADIMLAR

Yaşlı olduğu fikrine saplanıp, oradan çıkamayan bir bedeni sürekli izliyorum o yollarda.

A+A-

fatma-akilhoca-001.jpg

 

            Gelmekten vazgeçip kış köşesinden, yaz köşesine ani kayış yapan Mart’ın, tam da o tarafından dolana dolana adımlıyorum yolumu. Her adımımı,  kendime bir adım daha yaklaşma ritüeli olarak kutsuyorum. Her adımda bir derinleşme, yakınlaşma...

            Yaşlılığının tam gereklerini yerine getiren seksenlik babacan amcacık,  karşılaştığımız her anın kusursuz mutluluğunu yaşar gibidir sabahları. Yaşasın... O ciddi suratının bana yansıyan tarafında hep bir çocuksu güzellik yakalar, cilâlarım içimi boydan boya. Sanırım o da. Arka taraftaki kocaman çiçeği bol ev,  yalnız, yaşlı bir kadına, daha da geniş seriyor kendini her gün.  Tüm pencereleri özgürlüğünün sınırlarını zorluyor. Bu sabah daha fazla. Su sesleri... Yardımcı kadınların varlığını duyumsarken, hem huzurlanıp, hem hüzünlenirim nedense. “Niye hep kadına yükleniyoruz ve yüklüyoruz fazlalıklarımızı,  biz kadınlar bile?”. Bu sorunun serinliği altında çok üşümüşlüğüm olduğu ayırdına varıyorum. Yetişemediğimiz, uzanamadığımız yerlere yine kadınları çağırmak! Nasıl bir hizmet alımı, kadın koruması,  kadın kavrayışı?... Bu nasıl bir adalet sistem anlayışı? Suçluluk duygusu omuzlarımı, boynumu acıtıyor. Bir yanımsa, onlara maddi destek yapıyorsun işte, diyor, üzülme! Bir paradoksun içinden hızlıca geçiş yaparak yine kendime iniyorum...

            Bir adımı İngiltere bordür taşlarında, bir adımı Kıbrıs asfaltında olan komşularımın seslerine yaklaşıyorum az biraz. Kapılarının önünde büyük bir gülümseme çiçeği açmış. Gelmişler... Kendilerinin çıkartamadıkları suyu, yaban memleketin, kendi bedenlerinden sağdığını fark ediyorum, onlar da. Adım adım gidiyorlar mı, geliyorlar mı, onlar da bilmiyor. Yığınlar, tozlar, sisler, karanlıklar... Hareketleri yavaşlatan, yavaşlayan, el ve ayakların içine karışanlar, zerrecikler... Her kuvvet denemesi başarıyı getiremiyor. Kabullenişlerde yüz parlaklığı, reddedişlerde matlık. Doğa! Doğa! Diye çığlıklarım içime. Sen nasıl bilirsen öyle yap! Hep bizimlesin, hep yanıbaşımızdasın. Ama biz nerelerdeyiz? Nelerin arkasında koşup koşup, yanlış yerlere, taşlara, demirlerin altına gizliyoruz terlerimizi. Sonra da kuruyan ter izlerimizi silmek için bez parçaları arayıp duruyoruz. Bizim terimiz o.  Bizden doğma/lar. El bulamıyoruz, ayak bulamıyoruz, göz bulamıyoruz, bazense hiç bir şey. Kendini tamire kalktığı taşın yanında uyuya kalıyor zavallı organlarımız. Seslendiğimizde de bir ilgisizlik. Bir inilti bırakıyor uzaklardan.  Öyle çok duymuş, görmüş ve yara almış ki,  inzivaya çekilme sırasını hiç kimselere kaptırmak istememekte.

            Yaşlı olduğu fikrine saplanıp, oradan çıkamayan bir bedeni sürekli izliyorum o yollarda.  Oysa değil.  Elindeki su dolu kabı, delik radyatöre ısrarla her gün boşaltırken ve hep aynı cevabı eveleyip dururken dudakları; “bir türlü tamir ettiremedim, suyu bitiyor”. Kendini evire çevire dövdüğünü, yara bere içinde bıraktığını ve mutsuzluğunu gizleyemeyen bir eğik omuz, bir düşük baş o. Farkındalık cümlelerimi, dudaklarımı yana genişleterek saklamayı tercih ediyorum. Yardımcı olamamanın dayanılmaz ağırlığıyla, yolladığı selâmını cebime atıp,  az sonra unutacağımı bilerek, geçip gidiyorum yanından.

            Omzuma dayadığım minicik bir bedenin burun deliklerinden çıkan ince, tertemiz havayla akşamdan ısınmış ve o muazzam kokuya bulanmış yerimi hissediyorum, üzerimde! Üstüme kalın bir şeyler giydiğimi ve rüzgârın ayartmasına kapılmayacağını bilerek, huzurla yol alıyorum. Yanaklarıma çarpan, saçlarımı dağıtan, hiddetle kalkan rüzgârın parlaklık kazandırdığını öğreneli çok oldu.

 

Mart 2018

Bu haber toplam 593 defa okunmuştur
Adres Kıbrıs 360 Sayısı

Adres Kıbrıs 360 Sayısı

Önceki ve Sonraki Haberler