1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Ada/mın Serüveni…
Ada/mın Serüveni…

Ada/mın Serüveni…

Gülfidan Erhürman: Tüm kaçmaların bir sebebi vardır, eğer yoksa duyulan acı ve hasret zamanla kendi sebebini yaratır… Kimliğini unutmamalı insan, kaçarken sonra ayakları yere basamaz, gelişmez, büyüyemez.

A+A-

Gülfidan Erhürman

gul_fidan_2@hotmail.com

 

 

         Tüm kaçmaların bir sebebi vardır, eğer yoksa duyulan acı ve hasret zamanla kendi sebebini yaratır… Kimliğini unutmamalı insan, kaçarken sonra ayakları yere basamaz, gelişmez, büyüyemez. Giden koptuğuyla kalır, geçmişinden eksik kalınca, bütüne hasretle yaşar hep… Çalınan her şarkı yaralı bir kuş gibi yüreğinde çırpınır, dili ayrı müziği aynıdır; ama senden başlayıp ona giden o kanlı dereyi durduramamıştır hiçbir şey, çaresizlik büyüdükçe ah aynı dağdan yankılanır aynı ovaya yayılır. Öpmeler geleneklerden dolayı suçludur, birlikte yaşadığın seni rüyanda öpse yorumu ayrılıktır,  âşık olduğun içinde büyüdükçe, sızlanır durursun… Keşke sevişirken beni ensemden öpmeseydin dersin keşke, ben çocuktum ufacıktım sana doğmuştum. Bahçende senin benim demeden o kocaman yüreğinle top oynamaktı maksadım, sabrından bebekler yapıp, mahalleye salacaktım… Beni okuyamadın, o kapıdaki tokmakta Osmanlı yazısı gibi kaldım sana sense içimi yağmalayan korsandın. Zihnimde açılan her kapıyla gelecek yeni yıla yükledim seni, gollifalar yaptım aşureler dağıttım, lokma lokma kızarttığım duygularımı şerbetle sundum sana, benden akıp gitme diye yüreğimi suya sokmadım. Kapının çalındığını duymadın hiç, rüzgârın sesine verdin her tıkırtıyı hâlbuki hırsızlar vardı her şeyimizi alıp da giden, cümle/mizin mana ve ehemmiyeti çalındı. Çok incindim ve bir küsme çiçeği gibi bana her dokunduğunda, her acıdığında içim, sana kapandım. Sen bin Parçaya bölünmüş adam/dın, tarumardın, kurulan her masada hüsrana buyur etmiştin beni, sabaha aç uyandık. Ne sen bana doğduğunu bildin ne ben sana âşık olduğumu, sesim yankısız kaldı, ruhun ruhuma teğet. Ayrı dilde tarihe yazılmış iki kapılı yüzsüz çocuklara döndük, cereyanda kalıp da birbirine üşüyen, hiç büyümeden… Tahta kapılardık bakıp da anlamayan, esen rüzgârla çarpıp birbirimizi kırdık. Keşke, beni ensemden öpmeseydin, keşke… Ayrılığı ektin saç diplerime pişmanlık yurt kurdu içime… 63’te küçük bir kızın gözünde başlayan, 74’te bir annenin eteğindeydi…

 

Sanki bir trompet öttü/ yarı yanmış bir ormanın yanında/ konuşan insanlar karşı sipere yattı/ hayat, bir pencerenin camından tekdüze geçiyordu oysa/ hiç kimse ne olduğunu anlamadı…/ bir oyundu sanki oynanan/ kurşunlar kuşlar gibi esip çarpıp sekerek/ iki yanından,/ geçiyordu/ umursamadan yaşayan insanların./Sadece rüzgâr vardı ve turuncuya çalmıştı güneş/ boz bir sis ortasında./ Küçük bir oğlan çocuğu, elinde oyuncağı/bir düzen kurmuştu beyninde/ve oynatacağı oyunu çizmişti yere,/ burası benim, şurası senin/ orası diyecek kadar uzak olmayan./Çizgime basan uyuz olsun, beş kulaklı domuz olsun/diye bağırıyordu ekibi/ve bir vampir gibi dişlerini gösteriyordu savaş/ aşık gözlerini süzerek./Portakal bir sis vardı,/ akşam güneşinin batışı/ bir gölge gibi görünmekteydi uzaktan/başımı eğdiğimde yere saplanan -kurşun-/ hiç düşünmemiştim ölümü hiçbir zaman -o hatırlattı-/ başını eğmesen seni öldürürdüm dedi./ Kurumuş ikindilerin susuz yaşantısında/durmadan susayan hayata -benimle- binlerce insan./ Hayatlarını sıfırlayarak tekrar, tekrar yaşamaya çalışan,/ bir şarkıdaki nakarat gibi,/ tak-tak-takara-tak/ tekdüze,/ devamlı kulağımıza küpe,/ savaş tamtamlarımız,/sen savaşın baş figüranısın,/ sen korkuyu oynayan/Mizansen: Küçük yeşil bir ada/etrafı deniz/içinde Afroditin kayası/Bafta portakal renkli bir pelikan/Platres’te çağlayan, hatırda kalan./Sen yavru bir kuş, yuvadan atılan…

 

 Kırılacakmış gibi çalınan kapıyı açtı… “Kaymaklı düştü geliyorlar” dedi komşu telaşla… Kapının arkasında gerekirse hemen kapıp kaçmaya hazır, içine tüm gerekli şeyler yerleştirilmiş heybe asılı duruyordu her ihtimale karşı… Panikledi, sağına soluna bile bakmadan ona uzandı, eteğinin dibinde oyuncağıyla oynayan kıvırcık sevimli surat dünyadan habersiz yüzüne baktı, gülümsedi o hareketlenince… Güneş denizden doğmuş gibi gözlerindeki sevginin ışıltısı odayı ısıttı korkuya rağmen. Onu çabucak kucakladı, göğsüne bastı ve kapıyı açık bırakarak savaşın içine fırladı. Kulağında bir ıslık sesi duydu ve insiyaki olarak başını eğdi. Kurşun toprağı kaldırdı, yere sokuldu, saklandı. Hedefini bulmayıp öldüremediğinden utanmış gibiydi ama o umursamadı, ölümün kıyısını düşünecek vakti yoktu çünkü… Heybe kirli lüzumsuz bir el peşkiri gibi, kapının arkasında asılı kaldı, içinde parası, altınları, sürüş ehliyeti, pasaportu ve kimliği… 

 

Kapının önü, korkmuş, paniklemiş insanlarla doluydu. Çocuk hâlâ gülümsemekteydi, sıcacıktı sevdiğinin kollarında, oyun sanıyordu her şeyi, kucakta uçar gibi koşmak onu neşelendirmişti. “Tanklar geliyor” dedi birileri, öteki, “kesip biçmişler, herkesi öldürmüşler, buraya ilerliyorlar” dedi, korkuyu soluyarak. Onu daha çok göğsüne bastırdı, daha sıkı sarıldı, kuş gibi sevinçle atan yüreği telaşlı yüreğinin üstünde çırpındı, yürek sesleri sokaktaki silah sesleriyle karıştı. Adımları sıklaşmışken şaşaladı, ne yapacağını bilmeden duraksadı en önde giderken. Arkadan gelenler de şaşalayıp durdular. Hedefsiz bir kaçıştı bu, daha da sıkı bastırdı canını yüreğine. Nereye kaçabilirlerdi ki söylenen doğruysa? Ama içinde hiçbir korku yol bulmuyordu en sevdiği kucağındayken, onunla bir yolunu bulup bu işin içinden sıyrılacağını biliyordu… Onu doğurduğu gün bedenine inanılmaz bir güç dolmuştu ve o kucağındayken her tarafı yakıp yıkabilirdi onu kurtarmak için. “Yürüyün” dedi paniklere ve herkes onun sesinin emriyle arkasından yürüdü. İleride sağlam yapılmış taştan bir ambar vardı ve hep birlikte bir damın altında olmak iyiydi, tek tek durup kuş gibi avlanmaktan… Fırladılar, düello sahnesinden kaçışan figüranlar gibiydiler, sokaklar da sessiz bir ölüm hazırlığındaydı sanki… “Koşun” dedi genç kadın arkasında bunu yıllarca yaparak yaşayanlara. Sesindeki kendinden emin tını yetmişti, birbirlerine çarparak demir kapıya ulaşıp açtılar. Penceresiz, havasız bir ambara girdiler ve o kocaman ambar üstlerine kapandı… Ambar insan dolmuş korkuyu solumuştu, kırk sene kimse onları bulamamış onlar da orada kendilerini unutmuşlardı sanki ve hep orada doğmuş, yaşamış, yaşlanmış gibiydiler, gün yüzü görmeden…

 

Çocuk annesinin yüzüne baktı, koşarak oynanan oyun bitmiş, sonu da penceresiz bir karanlığa çıkmıştı. Sıcacık kucakta, ışıkta koşarken o kadar mutluydu ki bu sonuç hoşuna gitmedi, huysuzlandı, uçarak giderken iyi bir yere konmak, ayaklarını sağlam bir yere basmaktı umudu, çocukça hayalleri vardı… Işığı, rüzgârı kesen, karanlığı koruyan, ufku olmayan duvarlara baktı ve tekrar annesinin yüzüne döndü gözleri. Sitemkâr bir mırıltı çıkardı, umutsuzluk ve hayal kırıklığıyla hoşnutsuz gerindi. Yere inmek istedi, kucağın tadı kalmamıştı. Anne elini uzattı, eli havada kaldı, gözlerini görünce içi ezildi, her şey karardı. Doğduğu, doğurduğu yere kahretti. Orada hiç geçmeyen bir zamanda yarını beklemek zorunda kaldılar ve yarın gelmedi, söylentinin yalan olduğu anlaşıldığında bile... Başları öne eğik, korkudan yorgun kapısını açık bırakıp kaçtıkları evlerine doğru yürürken artık herkes bir gölge gibiydi ayaklarını sürüyen… O evin ne kadar ev olduğu, ne kadar koruduğu ve ne kadar kalıcı olduğu belirsizdi… Dokusu da, yolu da değişmişti mahallenin. Sonu gelmiş bir aşk gibiydi yaşanan, geriye dönülecek yollar kesilmiş, gerçek açık kalmış kapıdan girmiş ve tüm yüreklerin sıcaklığı geleceğe kurulan hayaller açık kapılardan uçup gitmişti… Çünkü her an kaçacak gibi yaşamaya mecbur olduklarını anlamışlardı. Kaçmalar soğutuyor, ruhun kaçtığın yerde hasretle ağlıyor ama sen duramıyorsun… Kaçarken ne denli yıprandığının farkına varamıyorsun çünkü. Rüzgârla savrulmuş, yağmurda ıslanmış, sonra ortaya çıkan kızgın güneşle kavrulmuş, savruldukça çürümüş yıpranmış çarşaf gibisin. On senede bir tüm geçmişini atıp yeni çarşaf gibi bir kimlik yakıştırıyorlar sana benimsemediğin. Hangi duygu, hangi sorun ve hangi kimlik olursa olsun, kaçarken eskiyi unutmaya çalışıyorsun kendinle yüzleşmeden. O kadar senden geriye kalan, sen değilsin ki…

 

Önce çılgın hıçkırıklar/sonra delicesine oluruna bırakmak yaşamı/köşe başlarından başını uzatan savaştan umursanmamak/nane toplamak yemek yapmak yatmak uyumak/bir kara fantezide yaşamak kaderi/bisikletle giden adamın başına düşen -yıldız onu öldüren-/veya yollardan toplanıp -sanki sonsuza giden-/veya esir edilen bir oyun kampında-/ ya da ağlayan evine -uzaktan hasretle-/ sen değilsin, ben değilim, o değil/elimizi uzatsak sanki duracak/bir de çevirsek havada tekrar başlayacak/hiçbir şeyini değiştirmeden hayat…/ Koltuklarımızın altında bir demet molohiya/elimizde hasırdan sandalyelerimiz/kapının önünde tüneyeceğiz sıcak yaz akşamında/üç-beş araba geçecek tozu dumana katarak/mahalleli söylenecek -Suziyanımın çarşı bebeği kızı yüzünden,/ bu  mahalleden geçen gençler/ve söylentinin devamı kapı aralığından sokağa dökülecek/dedikoduyla sulanmış toprak tütecek…/ Suziyanım canım benim talihsizim çift örgü saçlarını yol da gel/ horozunu başka çöplükte görmüşler dün akşam/ gagası pisliğe bulaşmış, uçkuru yukarıda, ibiği yağlı horozun/ senin çöplüğünü karıştırmayalı asırlar olmuş… Bir yapbozun eksik kalmış parçası gibisin artık, elindeki, belindeki silahla sanki daha erkeksin, kadın korkuyla daha da kadın, kadına zor diyorsun sana kolay. Böbürleniyorsun kaçmaların kaçamaklarınla savaşta, aşkta kazanmış gibi… Kadınlar devrime zorlanıyor ve adamların ruhu duymuyor çünkü kadınlar sevgiyi kapıp kaçarken bile, tertipleyip saklamakta ve pişirip kurtarmakta da usta. Aldatanlar övünürken ne hâlde olduklarını bilmiyorlar ve içimizdeki çocuklar sakatlanıyor, durmadan, hayatlar kırılıp dökülüyor bu birbirine akraba ilişkilerden.

 

Komşuna ne diliyorsan başında, ruh her türlü kibir ve kiri barındırır kavgalardan yol bulup yürüyemezse. Aynen bir çocuğun termostatı gibidir büyüyüp de devreye giremezse sevgiye dönüşene kadar tüm hastalıklara açıktır savaş gibi aşk gibi... Silah zoruyla kazandığın hiçbir şey senin olamaz, hep savaşmayı gerektirir, savaşın insanlık için değilse ruhunu öldürürsün sonunda… Sonra da onun yerine bir şeyler koymaya çalışırsın kendini ispatlamak için. Evler, havuzlar, etiketler, en son model arabalara biner, kendini aldatırsın. Sadece, sol yanın sızlar gibi yaparsın başkaları aç açıkken. Her insanın sularını akıtan, ekşi diyeceği bir şey vardır; ağzı o lezzetin suyuyla dolar, yemek için inanılmaz bir arzu duyar insiyaki olarak. Ama kendini tutamaz ve durmadan yemek istersen dişlerin kamaşır, miden kavrulur ve artık yediğinden de hiçbir tat alamazsın, arkası olmayan bir yarındır yaşadığın. Hasbelkader eline verilenleri kaybetmemek için uğraşanlar, geleneksel kalıplarla fay hattına binalar dikiyorlar… Tüm günahlarına rağmen, şeytanın sayesinde çaldıklarını yerken de şeytandan korumaya çalışan meleği oynuyorlar. Dönmeye çalıştığın o dar sokaklar işgal altındayken korumaya aldığın sadece kendindir ve işgal kelimesine ayaklanırsın,  izin verdiğin hâlde. Terk edip kaçtığın ortadayken duyguların ağlama sahnesine hazırdır, ilacını sürersin yaş gözünden dökülür, kendine acındırırsın… Güya bu sen değilsin, arkanda bir ömrün filmi başlayıp bitmiş ama sen kurguladığında oynamaktasın hâlâ, kapalı bir ambarda tiyatro kurmuşsun bir pandomimdesin savaşla…

 

Kadınlar kaçarken sol tarafı sevdiğini taşır ondan habersiz… Tüm hayatın kaçıp kurtulmayı dayattığından, aklın hep o açık kalmış kapıdadır. Her arzuladığın her isteyip de elde edemediğin o kapıya süzülür, acıyla kıvranan bedeninden geçerek geçmişine gidersin. Hastasın sanki tansiyondan muzdarip ve o aşkın acısını bir sülük gibi tenine yapıştırır, kanını emmesine izin verirsin… Bu vazgeçmek istemediğindendir. Acı verse de bundan hoşlanıyor seni tüketmesinden zevk alıyorsun, devamlı tekrarlıyorsun bunu. Beynin yüreğinle birleşip sana bu oyunu oynarken Keşke dersin, çıkarken o kapıyı kapatsaydım, keşke… Ben bir gül fidanıyım kuzeyde, köküm güneyde/dallarım budaklarım hasret olmuş dışarıda/gönlüm çiçek açmak ister her yerde, gidemiyorum/yavaş yavaş nazlıca açarken tomurcuğum/eserken kuzeyden güneye rüzgârla,/bir türlü savrulamıyor kokum./Dikenlerim dokunmuyor beni kesen ellere/içime dönmüş bana batıyor/motifim çizilmiş sarmaşık gülden/ savaşa dikilmiş neyleyim/kime sarılacağını bilmeden,/ daha açmadan/yaprağını dökmüş yüreğim… Her şeyi geride bıraktığın bir hayal sadece, yüreğin odasına çekilmiş, kapıyı kilitlemiş, lüzumsuzluğunu bilmiş derler ya öyle… Önce can, ona öncelik vermiş, cananı da bir odaya, kullanılmayan şeylerin arasına saklamış. Ara sıra canın çektikçe o dayanılmaz arzuya karşı koyamıyorsun ve tüm kapılarını dışarıya kapatarak cananla yaşıyorsun yaşayabildiğince…

 

Ölüm korkusu her şeyi yeniyor, insan tüm duygulara kapanıyor onunla karşılaşınca, ama can da nereye kadar yaşatır ki seni… Savaşırken çoğu duygudan göçmüşsün yaşadığını sanarak, olağanüstü bir yolda seferisin, birileri durmadan savaşı hatırlatıyor sana unutturmuyorlar… Keşke beni ensemden öpmeseydin anne diyorsun, anlamıyorlar… Sis arasında  portakal bir güneşin/ ışıkları düşüyor gözlerine adam/ın./ne denli zor olduğunu nefes almanın/o zaman anladı/ne denli ters yaşayabilir insan duyguları/oysa, kim sorduysa ona savaşı, anlatamadı/yalnız elindeki silahın adı oldu yanıtı/öldürmek zor, öldürmek utanç verici/öldürmek zor zanaat önüne koyulmuş savaşta/yanındaki arkadaşından başka kimse bilmedi ne yaptığını/bir de, yanında ölen adamı anlattı hep/ölüme ne denli yaklaştığını…/-Ve bayrak elinde koşuyor ada/m./”Bunu göndere çek” diyor komutan/Efekt ses playback yerde sürünen ceset/turuncu bir akşamüstü ölüm geldi kapına…/-Ah hallarım, hallarım yasemin kafalı Kıbrıslılarım/bir günlük ömür biçtim sizlere dizilin ve asılın… Bağlanmış, boğazımızda kalmış, eskimiş solmuş, kokuşmuş yaseminler gibidir kimliklerimiz, adaktır, gerçek olana kadar… Her aşktan yandığında surlar üstüne çocuklar doğuruyorsun, senede bir berbat kehanetlerde bulunan büyücülerle yaşıyorsun hayatı, kaderini önüne, silahı eline veriyorlar, savaşı yediriyorlar, giydiriyorlar diğer duygulardan arınman için… Sonra tekrar silahını elinden alıyor, soyuyorlar, aç bırakıp evine gönderiyorlar seni ve buyur yaşa diyorlar… Kaç yıl yaşamışsan, biri vardır o yaşta ölen, ölümün kıyısından nasıl dönüldüğü ispatlanır onunla… Ayrı yerlerde savaşan insanların yanında ölen bazen aynı şehittir ve bu ölümden kurtulma fantezisine şahittir ama doğruyu ve yanlışı ispatlayamaz. Sana savaşı ve ölümü hatırlattıklarında bir gencin isyana “Kanatlı” iradesine ve bunu reddine yüklersin yüreğini…

 

Seni zorla şair yapmışlardır büyütmek istemeyenler, kucaktan kucağa gezdirmişlerdir. En uzun yaşadığın şey çocukluğundur kötü olsa bile en çok onu seversin. Çıplak ayağına batan mıhtan umursanmazdın büyüyecek değişecek, değiştirecektin ya da kendiliğinden düzelecekti her şey. Hâlbuki dedenin eline uzun tahtadan sırığını aldığında, “hayden bre uşaklar” demesi gibidir hâlâ hayat… Ta o zamandan buna benzer sahneler yaşadın. Dedenin Karadenizlilerden haberi olduğunu sanmıyorum. Baf’ın o kenar köşesindeki bir ikon adı taşıyan Ay. Yorgi köyünde doğduğunda ve ondan sonra hasbelkader nasıl oraya düştüğünü anlayamadığın o sayfiye köyü Platres’te Rumlarla yaşarken. Kocaman bir bahçesi vardı ve en çok da badem ekmişti içine. 3 ağır işçi çocuk boğaz tokluğuna çalışırdı ona her yaz. Uşaklar onlardı. Karadeniz’den haberleri yoktu onların da, kelimenin anlamı tam yerindeydi, uşaktılar. O kocaman sırığı dalları kıra döke ağacı da düşünmeden hızla vururdu, sert bademler çocuklara vurup acıttığında güler, Hitler bıyığı çeşitli şekiller alırdı gülerken. Dişleri de bembeyaz parlardı güneşte, ruhuna inat… Başkası tarafından doyurulan uşakların kaderi böyle; biri başına vurur o sızlanır acır yaralanırken, doyurduğunu zanneden de aç bıraktığını yaraladığını düşünmeden övünür, kimliğin içi acı badem tadında ve çiftelidir, fukaralık yalnız damağını değil, hayatını zehreder. Karşıdaki de senin kaderinin aynını yaşar kabul etmese de. Çocukken uçurduğun aynı uğur böceğinin kanadındadır, ona gider Rumca yüklenir, sana gelir Türkçe yüklenir, savaşların çıkardığı zehirden babaura ölmüştür dileğin gerçekleşmez, ölmese de aklı karışmıştır… Hayatındaki tüm aşklar yarım kalmış bisikletin olmamıştır savaşlarda… Tüm oynayabileceğin oyunlar sana oynanmıştır…

 

aklar kader savaşından boş vakitlerinde çamurdan bir ev yapmaya çalışırlardı evlerine hasretle, dede onları gözetler ve sakladıkları evi bulunca basıp ezerdi çizmeleriyle. Seneler sonra tüm ağaçlarını kesip, evini de yerle bir ettiler ondan daha faşistler. O zaman acıyı tattı, gönlünün kapısını açık bırakmayıp o gelen çocukları sevmediğine ömür boyu hayıflanıp ağladı. Her köyün bir hikâyesi, her insanın bir masalı var doğduğu günden başlayan. Her uşağın bir sahibi, her hayatın ezeni, ezileni ve her ülkenin savaşla bir serüveni vardır…  Müdürün küçük kızı Maro kıskançlık nakşı işlemiş/kız kardeşimin gözüne, oyuncak dikiş makinesiyle,/nasıl çıkmasın savaş…/ Bir at dörtnala boyanmış kırmızıyla/mavi sulardan geçti, yeleleri uçuştu/kuyruğu kızgın konfetiler savurdu rüzgâra/“Süvari birliği, on adım geri” diye emretti/savaşlarda ölen duygunun/ kör bunamış nenesi/süvari birliği dinlemedi…/Ve işte öyle başladı savaş…

 

Nenem akil kadındı, çocuğu ensesinden öpme derdi, küsermiş…

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1451 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler