1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ADALET, KRİZ, DEĞİŞİM VE SOL
ADALET, KRİZ, DEĞİŞİM VE SOL

ADALET, KRİZ, DEĞİŞİM VE SOL

Mertkan HAMİT: Son günlerde ekonomik kriz denildi mi akla ilk gelen ülkelerden biri de Yunanistan’dır. Yunanistan’ın bugünlerde yaşamakta olduğu borç krizi ile ilgili olarak çeşitli algılar ve bunun karşılığında da çeşitli reaksiyonlar oluşmak

A+A-

        

 Mertkan HAMİT
mhamit@gmail.com

 

 

Son günlerde ekonomik kriz denildi mi akla ilk gelen ülkelerden biri de Yunanistan’dır. Yunanistan’ın bugünlerde yaşamakta olduğu borç krizi ile ilgili olarak çeşitli algılar ve bunun karşılığında da çeşitli reaksiyonlar oluşmaktadır. Bir çok insanın Yunanistan’da yaşanan olaylar hakkındaki bilgisi genelde haber sitelerinde veya televizyon kanallarında nakledildiği kadarıyla sınırlıdır ki bu da “kendini anarşist ya da iktidar karşıtı olarak tanımlayan gruplar’ın polise molotof ile saldırması” olarak özetlenebilir. Buradan hareketle şunu söylemek mümkündür:  Ortalama bir insanın medyada gördüğü haberlerin çoğu öyle ya da böyle taraflıdır. Hal böyle olunca da Yunan halkının ülkelerinde yaşananlara müstahak olduklarını söylemek sağlıklı bir yaklaşım olmasa gerektir.

         Yunanistan’da yaşananların, 2001 krizinden sonra Kemal Derviş’in Dünya Bankası’ndan  Türkiye ekonomisinin başına getirildiği yıllarda yaşananlardan çok da büyük bir farkı yoktur. Bugün Yunanistan’da Lukas Papademos’un Başbakanlığında oluşturulan Ulusal Birlik Koalisyonu, PASOK hükümetinin çeşitli hamleler sonucu pes etmesinin ardınadan kurulan bir nevi kukla iktidardır. Bu noktada  Yunanistan’da yaşananlar; tahakkümü elinde bulunduranların çıkarlarının tehlikeye girmesi durumunda devletin bağımsız olup olmasının, tanınmış olup olmamasının onlar açısından bir önem arz etmediğini ortaya koyması bakımından ayrıca ilginçtir. Bu arada aynı durumun Kuzey Kıbrıs için geçerli olduğunu söylemek de mümkündür. Tanınmayan bir devletin ekonomik ilişkiler bağlamında var olan iktidar ilişkilerine bir zeval gelecekse, ulusal veya devletler arası (de facto Kuzey Kıbrıs devleti ve Türkiye devleti gibi) ittifaklar oluşabileceği gibi; sıradan insanların düşüncelerinin, taleplerinin ve haklarının bir anda sessizleştirilmeleri de olası bir durumdur. Böylesi koşullarda demokrasi kavramının bütün anlam ve kapsamından  sıfır noktasına gerileyerek, bireylerin oy verebilme hakkından öteye geçmeyen bir kurmacaya indirgendiği de rahatlıkla söylenebilir.

              Yunanistan’da bugün yaşanılan, yani devletin seçilmemiş bir teknokratın kontrolünde  borç batağından çıkarılması örneği, sadece bu ülke ile sınırlı değildir. Küresel sermaye bugün, geleneksel sol söylemin dile getirdiği gibi ‘emparyalist batılı devletlerin birliği olan Avrupa Birliğin’nin’ kurucularından olan İtalyayı’da da benzeri bir uygulamayla kontrolü altında tutmaktadır. Bunun yanı sıra İrlanda ve Birleşik Krallık da borçlarını düzenlemek adına neo-liberal politikaları kendi arzuları hilafına bir biçimde uygulamaya koymaya çalışmaktadır. Bugün Birleşik Krallık ve İrlanda, önceki örnekler kadar kritik bir durumda olmasa da, kendi bütçe politikalarında yaptıkları düzenlemelerle  Avrupa’da sadece çevre ekonomilerin değil, merkez ekonomilerinin de ciddi bir biçimde neo-liberal politikalarla uyumlaştırılmaya çalışıldığını göstermektedir. Benzeri biçimde Portekiz ve İspanya da, son dönemde ciddi biçimde neo-liberal baskıyla yüzyüze kalmış olan devletleri temsil etmektedir.

Özet olarak, Avrupa Birliği’ni oluşturan ve sömürgeci faaliyetleriyle emperyalizmi temsil eden bir çok devletin, günün sonunda, halklarının tercihleri dışında politikalara itiliyor olmalarını, geleneksel sol anlayışın parametreleriyle açıklamak çok da mümkün olmamaktadır. Öncelikle, geleneksel sol söylem önce Avrupa Birliği’ni sömürgeci ülkelerin birliği olarak tanımlamayarak bu alanı reddetmekte, ayrıca emperyalizm tanımını ulus devlet merkezli olarak yapmaktadır. Oysa ki, kanımca bugün Yunanistan, İtalya, Birleşik Krallık, Portekiz, İspanya ve İtalya örneklerinin tümü Avrupa’nın aslında kendini sömürgeleştirdiğini göstermektedir. Bir başka ifadeyle bugün, Avrupa Birliği ölçeğinde bir ulusun başka bir ulusa karşı sömürgeleşme faaliyetinin yanı sıra, bir iktidarın başka bir iktidar odağını kendileştirdiği bir dönemi yaşamaktayız.

Kendini sömürgeleştiren, ayağına prangalar takan Avrupa Birliği bunu neye hizmet etmek için yapmaktadır. Burada karşımıza günümüzde devletlerden çok daha güçlü olan ulus-üstü sermaye kurumları çıkmaktadır. Fakat acaba küresel kapitalizm ve ulus-üstü şirketler kendi içlerinde bir uzlaşı halinde midirler? Kar hedefleri söz konusu olunca buna yanıt evettir. Fakat, nasıl ki geleneksel sol algılayış mevcut ekonomik ilişkileri tanımlamakta yetersiz kalıyorsa, sanırım buradan sonraki tartışma da neo-liberal akım içindeki aksaklığı açığa çıkaracaktır.

Konuyu çarpıcı bir gazete haberine getirmek istiyorum. Önce 14 Mart 2012 tarihli New York Times gazetesinde, ardından da başka gazetelerde yer bulan, fakat Kıbrıstürk basınına yansımayan yer bulmayan bu haber, aslında dünyaca ünlü finans ve yatırım bankacılığı kurumu olan Goldman & Sachs şirketinde, üst düzey yöneticilerden biri, Avrupa ve Orta Doğu bölümünün başı olan Greg Smith’in istifa mektubuydu.[i]Bu arada  adı geçen şirketi ve istifa mektubunun neden önemli olduğunu daha iyi anlayabilmek açısından, şirketin dünyanın en büyük 181’inci, ABD’nin de 55nci şirketi olduğunu ve 38700 kişinin bu şirkette çalıştığını hatırlatmakta yarar var.

Goldman & Sachs’ı neden terkediyorum başlıklı istifa mektubunda Smith, kontrolsüz kapitalizmin içinde entegre olmuş birisi olarak yaşadığı durumu ortaya koyuyordu. Kendi problemini Smith: ‘çalışmakta olduğu kurumun, artık müşterilerini memnun etmek yerine, bu anlayışı terk ederek yerine sadece daha fazla parayı nasıl yapacağı anlayışına saplanmasından duyduğu memnuniyetsizlik’ şeklinde açıklıyordu. Ayrıca müşterileri kandırmanın, aymazlığın, riskli ürünlerle yüksek kar yapmaya çalışmanın artık normal kabul edilmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getiriyordu. Aslında kapitalizmin dayattığı kar maksimizasyonu algısı üzerinden oluşan ve genellikle normal kabul edilen bu durumu, artık bu şirketten istifa etmiş olan Greg ‘tamamen aç gözlülük ve ahlaksız’ bir durum olarak nitelendiriyordu. Son 20 yıldır adı geçen şirkette, trilyon dolarlara varan çeşitli sorumlulukları göğüslediğini söyleyen Greg, şirketin mevcut yapı içinde sürdürülen sohbetlerde Birleşik Krallık ve Yunanistan gibi devletlerin başbakanlarına “kuklalar” olarak hitap edildiğini,  bunun artık ciddi bir kültürel erozyonun yaşandığının işareti olduğunu, buna daha fazla dayanamayacağını belirtirken, yaşanan bu durumun ahlaksızlığın normal olarak görülmesine müsamaha gösteren şirketin en üst düzeydeki yöneticilerinden kaynaklandığını iddia ediyordu.

Tabi ki, Greg Smith sosyalist değil, ne de Ferrari’sini satan bir bilge. Greg Smith istifa mektubunu yazarken kapitalizmin başlı başına sorunlu bir yapı olduğunu doğrudan söylemediği gibi çözüm olarak kapitalizmin yerine başka bir sistemden de söz etmiyor.  Fakat gelinen noktada kendini mesleğine yabancılaşmış bir kişi olarak görmesi ve kendine bir çıkış yolu araması her şeye rağmen  bir önem arz ediyor. İstifa mektubunu, ‘belki de bu mektup birşeyleri değiştirmenin başlangıcı’ olarak sonlandıran Smith aslında alışıldık ‘ekonomik akıl’ anlayışına göre ‘paraya bakmayı’ reddediyor. Kapitalizmin içine entegre olmuş hatta onun en tepesinde olan biri olarak, ahlak, dürüstlük ve adil olma gibi kavramları sorguluyor. Bu durum aslında Greg Smith’i de geleneksel anlamda neo-liberal teorinin sınırları dışında bırakıyor.

İngiltere’de son seçimlerden sonra Blair’in yeni sol anlayışının bozguna uğramasıyla beraber merkez solda duran İşçi Partisi’nin başkanı olan Ed Milliband, Birleşik Krallık Sendikalar Federasyonu’nun (TUC) kongresinde yaptığı konuşmada, kendileri için birinci problemin özellikle Londra merkezli finansal sermayenin olduğunu ve artık İşçi Partisi olarak spekülatif sermayeden çok üretici sermayeye ihtiyaç duyduklarını belirtti. Zayıflatılmış devletin krizi aşmakta başarısız olduğunu, bu yüzden devletin yeniden yeteri kadar güçlenmesinin önünün açılmasının gerektiğini söyledi.[ii] Tüm bunlar bizi aslında son yıllarda ortaya çıkan finans merkezli açgözlülüğün ciddi bir biçimde yeniden dönüştürülmesinin vaktinin geldiğine ve global anlamda sol için yeniden oluşturulacak güç mücadelesinin tam da bu noktada verileceğine işaret etmektedir. Sol için eşitlik, adalet ve ahlakın topluma eş bir biçimde yayılacağı formülleri üretmek görevi düşerken, içimizdeki gelenekçi hisleri değil ilerici değerleri ortaya koymamız gerekmektedir. Başka bir deyişle dünyayı hala daha sadece emperyalistlerle diğerleri olarak okumak, tahakküme dair ilişkileri sadece devletler arası birşeymiş gibi görmek ve dünyayı ulus devletin sınırlarından arınmadan sol için birşeyler söylemek, aslında tek başına yeterli değildir. Toplumsal gerçeklerimizin, mevcut toplumsal süreçlerin bir ürünü olduğunu kabul ederek bugün Yunanistan’a, Kuzey Kıbrıs’a ya da her neresi olursa olsun halkın sosyal gerçeklikleri dışında dayatılan tüm programların aslında toplumların gerçeği olmadığını bilerek, ona karşı birleşmek bir görevken, onu normalleştirmeye çalışmak, onu mübah görmek ya da onun üstünden politik prim yapmaya çalışmak ise net bir biçimde ‘ahlaksızlıktır.’  İşte bu noktada yarınlar için umut besleyebilmek adına değişimi genel ve özel toplumsal koşullara göre okumak ve bu değerler ışığında sol mücadelenin söylem ve pratiğini oluşturmak kaçınılmazdır.

        


[i] Smith, Greg. "Why I Am Leaving Goldman Sachs." New York Times. 14 Mar. 2012. <http://www.nytimes.com/2012/03/14/opinion/why-i-am-leaving-goldman-sachs.html?_r=1&scp=1&sq=resignation%20letter&st=cse>.

 

[ii] Milliband, Ed. "New Statesman." New Statesman. New Statesman, 13 Sept. 2011. Accessed 18 Mar. 2012. http://www.newstatesman.com/uk-politics/2011/09/government-economy-change-pay.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 903 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler