1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. AÇIK KONUŞMAK YA DA OYUNDAN ATILMAK... İRONİ…[1]
AÇIK KONUŞMAK YA DA OYUNDAN ATILMAK...   İRONİ…[1]

AÇIK KONUŞMAK YA DA OYUNDAN ATILMAK... İRONİ…[1]

Güneş Kozal: Neredeyse boyu kadar tahta yükseltinin üzerine çıktığında daha küçücük bir kız çocuğuydu. Tanıdığı tanımadığı onlarca göz, günlerdir öğretmeni ve ailesiyle çalıştığı yazıyı okuması için sessizce ona bakıyorlardı

A+A-

 

 

 

 

AÇIK KONUŞMAK YA DA OYUNDAN ATILMAK… İRONİ…[1]

 

 

 

Güneş Kozal

guneskozal@gmail.com

 

 

 

Neredeyse boyu kadar tahta yükseltinin üzerine çıktığında daha küçücük bir kız çocuğuydu.  Tanıdığı tanımadığı onlarca göz, günlerdir öğretmeni ve ailesiyle çalıştığı yazıyı okuması için sessizce ona bakıyorlardı.  Yükseltiye adımını attığı ilk an tahtanın gıcırtısı, kocaman bir dalga gibi kulağına çarpmıştı. Bir de yukarıda sıra sıra dizilmiş, rengi siyah olmakla beraber, metal olduğunu anlayabildiği, yuvarlak sert cisimlerden gelen ışık gözünü kamaştırıyor, üstelik onu yakıyordu. Yavaşça yürüyerek daha önce kendisine gösterilmiş, yarın saat kaçta durması gereken yerine geldi. Kalbi her zamankinden çok daha hızlı çarpıyordu ve hareketlerini kontrol edemeyecek gibi farkındalık hissediyordu. Alnındaki ter taneciklerinin süzülerek gözüne, burnuna, dudaklarına ulaşmasıyla birlikte vücudundaki kontrolsüz hareketleri algılamaya başlamış, böylece ellerinin titrediğini de fark etmişti. Kendini, bedenini dinlemeye koyulmuş; ona bakan gözleri unutmuştu bir an ve neden tahta yükseltinin üzerinde olduğunu. Etraftan gelen kısık öksürük sesleri ile kendine geldi, yutkundu, elinde sıkı sıkı tutarak buruşturduğu titreyen kâğıdı okuyabilmek için boğazını temizle ihtiyacı duydu.  Çıkardığı ses her zamankinden farklıydı; önünde boyuna göre ayarlanmış ve üzerine mikrofon yerleştirilmiş uzun gümüş renkteki çubuğa uzanarak verdiği her nefes, sanki sihirli bir biçimde büyüyerek çoğalıyordu. Artık bir kelime söylemeliydi yoksa ağlayarak kaçacaktı çok isteyip çıktığı o tahta yükseltiden. Derin bir nefes aldı -ki o da duyulmuştu onu dinleyen onlarca kulak tarafından-  bir süredir çalıştığı şiiri kalbinin çarpıntısını kendine metronom yaparak okudu. Hafif titrek, buğulu, ince bir sesle bitirdi son cümlesini. Bekledi… Sessizlik… Bitmek bilmeyen sessizlik… Zaman durgunluğu… Uzayan sessizliğe takıldı.  Öğretmenleri ona susma sustukça sıra sana gelecek son cümleyi söyleyince alkışlanacağını söylemişti; kuralmış bu! Böyle olurmuş hep. Diğer türlüsü başarısızlık anlamına gelirmiş. Hala kimsede ses yok. Sessizlik gerdi onu; korktu, beğenilmediğini düşündü okuduğunun. Zamanda asılı kalmışlıktan kurtulma isteği ile gözlerini buruşuk kâğıttan kaldırıp izleyenlere baktığında, herkesin soluğunu tutmuş ona baktığını fark etti. Birdenbire orta sıralardan gelen bir alkış sesi salonu coşturdu, o bir tanecik alkış büyüyüp kocaman oldu. Heyecandan ve mutluluktan ağlayarak indi ilk çıktığı sahneden.

 

Okul çağı boyunca giderek daha sık çıkmaya başladı tahta yükseltinin üzerine.  Çok sevdi orada olmayı. Orada olabilmek için tüm derslerini asabilirdi ki her fırsatta astı da. Sırf çok mutlu olduğu, heyecanlandığı, meraklandığı, düzenli çalışma isteği duyduğu tek şey bu olduğu için. Şiir okudu, şarkı söyledi, dans gösterisi yaptı ama en çok tiyatroyu sevdi. Ailesi biraz maymun iştahlı olduğunu düşünürdü hep, neden buraya siyah koyduğumuzu biliyoruz o yüzden ileride para kazanabileceği bir mesleği olsun istediler. Biri kızının eczacı olmasını istedi diğeri mühendis. Onlara göre hobi olarak yapılması gereken bir etkinlikten ibaretti tiyatro. Tüm nasihatler bir kulağından giremedi ki diğerinden çıksın. İnandığı tek şeyi yaptı ve konservatuar sınavına girdi. Üniversitenin sahnesine adımını attığında fark ettiği ilk şey ne olduğunu bilmiyoruz ama var böyle bir şey zeminin tahta olmayışıydı. Boydan boya mavi halıyla kaplı, tertemiz, tozu, rutubet kokusu olmayan bir basamaklık bir yükselti üzerindeydi. Çocukken çıktığı tahta yükseltinin sağlamlığını ve gıcırtısını aradı.  Bugün hala bir çok sahnede olmayan ses ve ışık donanımından ziyade, üç tarafı izleyici koltuklarıyla kaplı bu mekana aşık oldu; mavi halıyı ve bilmemneyi saymazsak tabii.  Heyecandan kalbinin hızlı attığı zamanlardan birini yaşıyordu yine, isimlerini önceden duymuş olduğu Ahmet Mehmet, hasan Hüseyin gibi birçok oyuncu/yönetmen/yönetici hoca, onun sınav parçasını izlemek için karşısında oturuyorlardı. Belli belirsiz mırıldanmalardan ve homurdanmalardan sonra –çünkü saat öğleyi biraz geçmişti, belli ki yorulmuş ve acıkmışlardı- ellerindeki defteri, kâğıdı hazırladılar ve sorular dökülmeye başladı ağızlarından birer birer. Bir yandan sınav parçası için sahneyi hazırlarken bir yandan da heyecanlı, telaşlı cevaplar veriyordu. Arka sıralarda, karanlıktan anlaşılmaz konuşma sesleri geliyordu. Acaba bir sorun mu var diye düşündü kendi kendine; sahneyi kurmaya devam etti takılmamaya çalışarak. Gelen sorulara kesik kesik, dağınık cevap veriyordu, arkada ne olup bittiğini anlamaya odaklanmıştı çünkü.  Sınav parçası için son hazırlıklarını tamamladı. Derin bir nefes alarak başladı parçasına, sırtı izleyiciye dönük. Birkaç cümleden sonra, buraya da bir şey bulduk hadi hayırlısı tek bir hareketle dönüp, hocaların gözlerinin içine bakarak devam etti cümlelerine. Heyecan içinde başladığı sahnesini yaklaşık 2-3 dakikadır oynuyordu ki, jüri üyelerinden bir tanesi teşekkür etti. Çok sıkılmış, yada ve bunalmış gibi görünüyorlardı. Sınavın ikinci günü, izleyecekleri bilmem kaçıncı öğrenci adayı, kim bilir kaçıncı aynı parça, farklı bir şeyler yapması gerekiyordu, yapabilmeliydi. Heyecanı beşe katlandı bir anda. Boğazındaki tükürük bezleri kurumuş gibiydi. Öbür parçamı da görmek ister misiniz diye sordu jüriye; tam o sırada kapı açıldı. Sarışın bir oğlan elinde tepsiyle içeri girdi. Kahve çay vs. Hocalardan biri “sen devam et çocuğum” dedi.  O durdu, bir oğlana baktı, bir hocalara baktı -ki herkes kendi halindeydi ve sarışın oğlana bir şeyler söyleyip duruyorlardı (sağ ol, teşekkür ederim, biraz daha süt getirir misin, bunlardan hangisi filtre kahve gibi cümleler üst üste biniyordu)- ve “komedi” dedi. “Bir sonraki parçam.” Kırmadılar, “izleyelim” dediler. İçeceklerini almaya devam ederlerken o yeni oynayacağı parça için sahneyi gerektiği şekilde düzenledi. Sonra… … buraya uzun bir şey koyuyoruz çünkü tam yeri, ama ne kadar uzun olacağını ve uzun olması için ne yazacağımızı bilmiyoruz, öyle yazıyoruz işte… Sonra beklemeye koyuldu; mesleğin doğasından mıdır nedir hiçbir zaman anlayamayacaktı, ama daha bir ömür böyle bekleyeceğini bilse ne yapardı hala cevap veremiyor. Heyecanını yenmeye çalışarak başladığı parçasını birkaç cümle sonra yeniden kesti Ahmet Mehmet biri. Gülümseyerek ona baktılar. O an sanki elindeki son şans alınmış gibi, hiçbir şey söylemeden çekip gitmek istiyordu. Arkasını döndü, derin bir soluk aldı, karşısında iki farklı kulis kapısı gördü. Hangisinden çıksam daha kestirme diye düşünürken müzik hocası onu piyanonun yanına çağırdı. Daha sınav bitmemişti. Pes etmek üzereyken, hırs yapmaya doğru bir yükselişe geçti aklı/bedeni. Hala umut vardı bir yerlerde demek ki. Söylenen her şeyi harfiyen uyguladı. Bir taraftan yan gözle izleyici koltuğunda oturan hocaları kesmek istiyordu, ama görmesem daha iyi diyordu sonra. Müziğe odaklanmaya çalışıyordu sadece, içinde bulunduğu sınavı dışlarcasına. Piyanonun sessizliğiyle birlikte, sırtından gelen farklı sesler duymaya başladı. Kalem sesiydi bu, kâğıda sürtünerek çıkan kurşunun sesi. Hararetli bir şeyler yazıyorlardı kâğıtlara. Sonra falan filan gibi teşekkür etiler ve görevli öğrenciye talimat verdiler; “başka aday göndermeyin 1 saat ara.” 

 

Sonuçların açıklanacağı gün, bölümün basamaklarında oturmuş daha sonra sınıf arkadaşları olacağını bilmeden birileriyle konuşuyordu. Kısa boylu, hafif toplu, sempatik ayşe Fatma bir kadın elinde kâğıtlarla basamaklardan aşağıya indi ve güvenliğin yanındaki panoya yöneldi. Kâğıtları pünezle tutturmaya çalışırken arkasında bir izdiham yarattığının farkında, ama buna alışık görünüyordu. İşini bitirdi ve çığlık atan, kahkaha patlatan, ağlayarak olduğu yere yığılan, hıçkıra hıçkıra giden bir yığın adayın arasından, yağ gibi sıyrılıp yine aynı sakinlikte ve arkasına dahi bakmadan, basamaklardan yukarı doğru çıktı. O korkak adımlarla, yavaşça süzülerek gitti panoya. Pek ihtimal vermiyordu kazanacağına; çünkü Kıbrıslıydı geliyordu ve önce Resmi Türkçe adı verilen dili öğrenmeliydi. Yani sınava giren 800 kişinin bayağı gerisindeydi, öyle veya böyle… kazanması imkansız gibi hissettiği şeyi yıllar sonra kazanmadığı bir şey olarak değerlendircek. Duvardaki asılı kâğıtta toplasan 20 kişinin adı yazılıydı ve o yalnızca boş boş gözlerini gezdiriyordu. Bakıyordu ama okumuyordu! Beyaz tenli, bir şey hoş görünüşlü, güler yüzlü, yeni tanıştığı bir arkadaşı –ki sonradan yaşama dair çok şey paylaşacaklardı- omuzlarından onu silkeleyerek kazandın diye bağırdı ona. KAZANDIN! Küçük çaplı bir şok geçirmiş olmalı, donup kaldı öylece. İnsanlar ona çarparak karmaşadan çıkmaya veya onu aşarak panoya ulaşmaya çalışıyorlardı; ama o, an’ın farkında değildi sanki. Kendinin kazandığına mı şaşırsın, arkadaşının kazanamadığına mı, onu da bilemedi zaten.  Birlikte tepenin yamacına, çimlere oturdular, yanakları al al, bedenini ateş sarmış, hararetli. Ve yine ağladı; tıpkı çocukluğunda ilk kez sahneden indiğinde olduğu gibi… buraya da koyduk işte çünkü içimizden öyle geldi gibi…

 

 

 

Hayatının en heyecanlı bölümü, üniversiteye başlayacak olmasıydı aslında, artık meslek sahibi olacaktı; tam da hayal ettiği gibi, sadece ama sadece tiyatroyla ilgili dersler alacaktı.  Eksiklerini, meraklarını, bilmediklerini, hiç duymamış olduklarını öğrenebileceği büyülü okuldaydı artık. Kayıtlar üçüncü katta bölüm sekreterliğinde yapılıyordu, panoya kâğıtları asan sempatik Ayşe Fatma kadının sekreter masasında oturduğunu fark etti. Hemen yanında da bölüm başkanın odası vardı -ki o odanın kapısına öğrenciliği boyunca -nerede hata yaptığını/notların neye göre verildiğini öğrenebilmek için- birçok kez kulağını dayayacaktı. İlk yapması gereken şey acilen diksiyonunu düzeltmekti ki, sınıf arkadaşları ile aynı seviyeye gelebilsin. Ama bir gariplik vardı çünkü resmi Türkçe konuşmaya çalışırken falan filan gibi bir şey işte kendisi olamıyordu. Kendi ağzında konuştuğu zaman ise oyuncu olamıyordu. Bir seçim yapmak durumundaydı. Ailesine bile karşı çıkmak pahasına–çünkü öğrenim süresince hep doğru olanı uygulamak durumundaydı- onu tanıyanların alışık olmadığı ve tasvip etmediği bir şekilde konuşmayı seçti. Bu süre boyunca yakın olduğu arkadaşlarını diksiyon konusunda hoca yerine koydu, en küçük uyarılarını dikkate alarak, gün içinde de durmaksızın çalıştı. Ancak okul bittikten birkaç yıl sonra ayırım/seçim yapmaksızın hem kendi ağzını hem de çok iyi öğrendiği Türkçeyi rahatlıkla konuşma şansına sahip olacaktı, istediği anda geçişler yaparak ve şaşırmadan... Gerek oyunculuk gerekse kondisyon ve koordinasyon eğitimini, hem Türk hem de farklı ülkelerden gelen hocalardan ders alarak geçirdi. Ona göre şans olan bu çeşitlilik başkalarına göre tercih edilmesi gereken bir durum oluşturabiliyordu. Her ekolun kendine göre farklı doğruları vardı. Onlar birçok ekolle tanışma ve çalışma fırsatı bulmuş ender sınıflardan biriydi. Çünkü sürekli farklı ülkelerden yeni hocalar geliyordu. Fakat mezun olacakları güne kadar olan süreçte yapı değişecek, burası da bence doğru bir yer çünkü bu kez de çeşitli sebeplerden dolayı, -politik ya da bürokratik- Türk hocalar yerlerini yabancı hocalara bırakıp üniversiteden ayrılacaklardı. Bu çeşitlilik, eğitimi sırasında kendini çoğu zaman yalnız bilmem ne bilmen ne hissetmesine sebep oldu. Hemen herkesin sevdiği ve ardından gittiği tek bir hoca vardı. Onun da kendine daha yakın hissettiği hocalar oldu; ama bir türlü kendini tek bir hocayla sınırlayamadı. Aç bir çocuk gibi hepsinin bilgisini, tekniğini, görüşünü tüm detaylarıyla bilmek/öğrenmek istedi. Dört yıllık eğitimini adayacağı ‘tek’ bir hoca bulamamıştı kendine -ki zaten kimseye falan filan ve bir şey adaması gerektiğini de düşünmedi. Sınıfındaki arkadaşlarının hepsinden daha çok şey öğrenmesi gerekiyormuş hissi yaşadı sürekli ve bu yüzden bir türlü kendini yeterli göremedi. Diğer taraftan hocaların da öncelik gösterdiği ya da ayrı tutuğu öğrenciler olduğunu fark etmişti. Eğitmenlerin bilgilerini seçerek ve saçma sapan bir şekilde aktardıklarına şahit olunca çok şaşırmış, biraz da aklı karışmıştı. Garip bir mekanizmaydı bu ve çözene kadar zaten çoktan mezun olacaktı. Dört yılın sonunda hocalarından bölük pörçük birçok şey vardı elinde; üstelik falan filan falan filan neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemiyordu; -herhangi bir doğru olmadığını yıllar sonra fark edecekti- kafası karışık, seçim yapamadan, taraf tutamadan mezun oldu.

 

 

 

 

 

 

Mezuniyet sonrası nerede ve ne yapacağıyla ilgili hayalleri vardı; etrafındakilerin ise fikirleri. Mutlaka ama mutlaka ülkesine dönmesi gerektiğine dair, iyi niyetli ama baskıcı birçok nasihat dinledikten sonra, mesleğini tam anlamıyla öğrenemediğini düşünerek İstanbul’a yerleşti. İstanbul onun için masal şehir gibiydi. Kalabalığından ürktüğü ama dokusundan, kokusundan, yapısından heyecanlandığı karmaşık, alışılmadık ve enteresan bir şehir.  Üstelik Türkiye’nin üç büyük ödenekli kurumuna ev sahipliği yapıyor, bunun yanında yaklaşıklı yaklaşık 140 tane özel tiyatroyu kucaklıyordu. Elbette yalnızca tiyatro sanatını değil, daha birçok sanat dalını/sanatsal etkinliği bünyesinde barındırıyor, isteyen ve ilgilenen herkese müthiş kültürel bir zenginlik sağlıyordu. Doğduğu yerlerin bilmem nesiyle kısırlığını yüzüne vuruyordu; İstanbul’un çeşitliliği. Giderek daha da hayran oluyordu şehrin dişiliğine. Birçok oyuncu gibi ona da yer açardı herhalde İstanbul diye düşündü. Hemen her oyuncunun yaptığı gibi onlarca yere üşenmeden ve koşuşturarak beş parasız özgeçmiş dağıttı tiyatrolara ve yapım şirketlerine; hep bir heyecanla beklediği haberler genelde olumsuz geri döndü. Ya da beklemesi gerektiğini ifade eden ‘özgeçmişinizi havuza alındık’ cümlesiyle karşılaşıyordu. Sonradan öğrendi ki, genelde o başvuru yapan oyuncu adayları, havuzda yılların azizliğine uğrayıp boğulurlardı. O yine de şanslıydı, birkaç ay sonra bir müzikalin oyuncu seçmelerine katıldığı ödenekli bir kurumda yıllarını geçireceğini söyleseler asla inanmazdı. Burada yalnız mesleki anlamda tiyatroyu, aşağılık olduklarını oyuncu/izleyiciyi ilişkisini değil, ödenekli bir kurumun nasıl işlediğini de gördü. Kurumun işlerliğini sağlamak öyle kolay değildi tabii, bunun için otoriter, alt üst ilişkisi olan bir yapı lazımdı öncelikle. Ondan erken doğmuş, mesleğe bir gün farkla dahi olsa önce başlamış kişiye saygı göstermesi gerektiği öğretilmişti ona. Kendi de küçüklerine bu hiyerarşiyi uygulamalı, tecrübeli olanın her zaman üstte olduğunu vurgulamalıydı; yapamadı! Zaman içinde başka tiyatrolardan arkadaşları oldu; bu başka tiyatrolardan olan arkadaşları da öbür arkadaşlarından farklı değildi. Sağolsunlar hep bir ağızdan konuşurlar birbirlerini dinleme zahmetinden kurtulurlardı. Herkesin aynı cümleleri kurduğunu, aynı gözden baktığını, sanki bir merkeze bağlanmışçasına konuştuğunu fark eder oldu. Söz konusu ister ödenekli bir kurum olsun, ister özel bir tiyatro, faşizan yapı her zaman tiyatronun temel olgusuydu. Bir süre sonra çalıştığı kurumların devletle girdiği ilişkiyi merak etmeye başladı. Birçok kez yönetim konusunda, bağlı oldukları devlet birimleriyle sorunlar yaşadıklarını işitti. Her bir seçimde değişen her yeni iktidar, siyasi görüşünü, kendine bağlı olan tiyatro kurumlarını kullanarak, fikirlerini empoze kitlelere daha rahat ulaştırabileceğini biliyordu. Yönetimdeki abi ve ablalarımızın da bundan zaman zaman rahatsızlık duydukları olurdu.(zaman zaman diyorum çünkü tiyatro yönetimlerinin görüşleri o dönemin iktidarına yakın olduğu zaman daha esnek davranılabiliyorlardı, aynı dili kullandıkları durumlarda bürokrasinin karışıyor olması çok göze batmayacaktı.) Ellerinden geldiğince bir orta yol bulunmaya çalışılırdı, bürokrasi ve tiyatro yönetimleri arasında. Elbette ki baskıcı taraf her zaman devletin bürokratik mekanizmalara olagelmişti. Şaşırmıştı o günlerde, tiyatro icra eden kurumların özgür ol(a)mayışına… Gözü açıldı bir zaman sonra, renk olsun devlete bağlı tüm sanat kurumlarının işleyişini fark etti. Bir nevi karı-koca ilişkisi gibiydi tiyatro yönetimi ve bağlı olduğu devlet biriminin ilişki biçimi. Tiyatro yönetimi halk arasında edilgen olarak kabul görmüş kadının rolünü üstlenmişti sanki. Devletin yönetici birimi ise etken, otoriter koca oluyordu bu durumda. Buraya uzunundan bir şeyler yazmak belki ilgi çekebilir diye düşünmüştü ortalığı karalarken; belki de yanlıştı düşündükleri ama olsun denemeye değerdi doğrusu. Çocukken hiç böyle hayal etmemişti, o tahta yükseltinin üzerine çıkarken; tiyatronun diğer mesleklerden farklı olduğu bala bala söylenirdi hep, hatta meslek olarak tanımlanmaz ‘bir yaşam biçimidir’ ifadesi kullanılırdı. Üniversitede bir hocası ‘tiyatro yalnızca bir meslektir çocuk’ dediğinde inanmak istememişti oysa. O zaman sıradanlaşacaktı onun gönlünde özgür olan Tiyatro! Anladı! Artık ne anladıysa onu da açıktan söylemeye korkuyor, hani götü yemiyor dediğimiz cinsten bir durum. Tiyatro bu çoklu yönetim mekanizmasının içinde nasıl özgür olabilirdi ki? İçerisinde bu denli faşizan bir hiyerarşi taşıyan bir yapı, buraya da girelim ki gizemli olsun, kurumdan kuruma değişkenlik gösteren, yönetimlerin kendi özgürlük anlayışları bir şeyler oldu çerçevesi kadar özgür olabilirdi ancak! Üstelik birkaç yılını geçireceği nokta ki ne kota hatta ünlem desek sanki daha iyi olurdu gibime geldi, ülkesinde mesleki anlamda hiçbir özgürlüğe rastlayamadı!

 

Çocukken oynadığı oyunlarda kurallara uymak önemliydi, yoksa atılırdı oyundan. Çocukken oynadığı oyunlarda kurallara uymak önemliydi, yoksa atılırdı oyundan. Çocukken oynadığı oyunlarda kurallara uymak önemliydi, yoksa atılırdı oyundan.

 

Çocukken oynadığı oyunlarda kurallara uymak önemliydi, yoksa atılırdı oyundan. Çocukken sahneye çıktığında öğretmenlerinin söylediklerini birebir yapmak zorundaydı, yoksa çıkamazdı sahneye! Büyüdüğü noktalı virgül korku cumhuriyetinden çıktı, gençliğinde başka diyarlara gitti güya,   orada da düşündüklerini genel geçer kurallara uygun söylemediği zaman bilmem ne yaptığı durumlarda atılacaktı oyundan! Büyüdü, çalışmaya başladı bir yerlerde, yine kurallara uymazsa kovulurdu işinden! Kimse ona bölük pörçük olsun ki neden böyle davranıyorsun diye sormazdı. Sadece yargılayıp atarlardı oyundan! Gördüğüne inanırdı insanlar; ekseriyetle bir şey duymak da dinlemek de istemezlerdi. O da sustu! Küsmedi ama! Bu başa bir koyu geldi. Sustu sadece ve bir gün konuşabileceği an’ı hayal etti. Gerçeği söylemek gerekirse ki hala açıktan söyleyemiyor garibim, hala o an’ı yakalayamadı/bulamadı. Şimdi de susmalı! Hala derinlerinde, çok içinde bir yerlerde korkuyor, eğer konuşursa, ama gerçekten, çok içten ve samimi ne hissettiğini ve ne gördüğünü anlatırsa buraya uzun bir şeyler gir ve çatlat herkesi, acaba ne söylüyor da bizimle paylaşmıyor diye. Patlasınlar meraktan. Biraz daha yazsan olur yani. Kaldırır bunu, atacaklar onu oyundan!!!

 

Tabii buna susmak denirse!!!

 



[1] Yazıda üzeri siyah ile karartılmış bölümler yazarın kendi isteği doğrultusunda böyle yayınlanmıştır.

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Bu haber toplam 869 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler