1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 46 yıllık hasret...
46 yıllık hasret...

46 yıllık hasret...

31 Mart 2012 Cumartesi sabahı erkenden güneye geçiyoruz, Leymosun’a gidiyoruz... “Kayıp” Nesip Hasan’ın oğlu Fuat Nalcıoğlu ve ailesi ile Leymosun çıkışında buluşuyoruz ve hep birlikte Nesip Hasan ile Cafer Bahaddin’in Fasula

A+A-

 

 

31 Mart 2012 Cumartesi sabahı erkenden güneye geçiyoruz, Leymosun’a gidiyoruz... “Kayıp” Nesip Hasan’ın oğlu Fuat Nalcıoğlu ve ailesi ile Leymosun çıkışında buluşuyoruz ve hep birlikte Nesip Hasan ile Cafer Bahaddin’in Fasula’daki olası gömü yerine gidiyoruz...

Fasula’daki olası gömü yerine Nesip Hasan’ın başka akrabaları da geliyor ve birlikte kazı yapılmış olan yere doğru yürüyoruz...

Hava bulutlu ve rüzgarlı, güneş zaman zaman çıkıyor... Sapsarı papatyalar sarmış tarlaları, yol boyu akasyalar altın topçuklarını gelen geçeni selamlar gibi uzatmışlar... Geçtiğimiz yollarda bembeyaz çiçeklerle yüklü badem ağaçlarını, erik ağaçlarını görüyoruz... Kırmızı horoz laleleri sapsarı papatyaların yanında boy atmışlar, bize çocukluğumuzu hatırlatırcasına... Derecikler her yanda şırıl şırıl akıyor, yakınlarda bir yerde ispinoz kuşlarının şarkısı duyuluyor... Nesip Hasan’ın torunu şair Jenan Selçuk’un üç yaşındaki oğlu Selçuk, önümüzde akan dereciğe taş atmak istiyor, daha büyük, daha da büyük taşlar bularak suları etrafa sıçratıyor... Bir koşu tepeye çıkıp, bir koşu aşağıya iniyor, cıvıl cıvıl, bütün üç yaşındaki çocukların olduğu gibi... Tıpkı babasına benziyor... Taa Lisi’den (Akdoğan) kopup geliyor Nesip Hasan’ın ailesi, sevgili oğlu, sevgili yakınları... 46 yıllık bir hasret bu...

2 Nisan 1966’da “Teşkilat”ın emriyle Fasula’dan gelen bir grup tarafından öldürülen ve sonra da “kayıp” edilen Nesip Hasan ve Cafer Bahaddin anısına, “kayıp” edildikleri 1966 yılından tam 46 yıl sonra Fasula ve Stavrogonno’da ailesinin düzenlediği anma toplantısındayız...

Fasula’da bazı mağaralarda Kayıplar Komitesi kazı ekibi kazılar yürütmüş ancak bu mağaralarda antik çağlardan kalma insan kemikleri bulmuşlardı. Nesip Hasan ile Cafer Bahaddin’den geride kalanların izine rastlanmamıştı... Nesip Hasan’ın oğlu Fuat Nalcıoğlu’nun daha sonra yürüttüğü araştırmalarda, kendisine, babasının ve Cafer Bahaddin’in gömülmüş olduğu mağaraların kazı yapılan yerin daha yukarılarında üç mağara olduğu, bu üç mağaradan en büyüğüne gömülmüş olduğu aktarılmıştı... Henüz sözü edilen bu mağaraların tam olarak nerede bulunduğu öğrenilemedi – bu yüzden Fuat Nalcıoğlu’na ve anma toplantısına katılan gene Nesip Hasan’ın torunlarından Ergenç’e “Bu yaz buraya çadır kurabilirsiniz, gönüllü gençlerle bu tepeleri tarayıp mağaraların yerini araştırabilirsiniz” diyorum...

Fuat Nalcıoğlu da, Ergenç de, “Bu olabilir” diyorlar...

Nesip Hasan ile Cafer Bahaddin’in ilk gömüldükleri yerden alınarak başka bir noktaya götürülüp gömüldükleri yönündeki bilgilerle çelişen başka bilgiler de gelmiş Fuat Nalcıoğlu’na... Olaylarda başrol oynayanlardan birisi “O söylenti bir şaşırtmacaydı... İlk gömüldükleri yerdedirler, o üç mağaradan büyük olanda” demiş Fuat Nalcıoğlu’nun bir arkadaşına...

Ama şimdilik işte buradayız, bu dağda, mağaralarla örülü bu koskoca dağ, Nesip Hasan ve Cafer Bahaddin’in mezarı gibi duruyor... Burası sessiz, sakin, kimsenin gelip geçmediği bir yer... Az ileride madencilik faaliyeti var ama mağaracıkların yanından ancak tilkicikler, keçicikler, kuşlar, böcekler geçip gidiyor...

Burada bir süre duruyoruz, Nesip Hasan’la Cafer Bahaddin’e ilişkin duyduklarını anlatıyor Fuat Nalcıoğlu... Sonra Fasula’dan ayrılıp Stavrogonno’ya gidiyoruz...

Stavrogonno’da, kızının düğün gecesinde köy kahvesinde oturan ve gelinin kınasını işleyen Nesip Hasan ile beraberindeki Cafer Bahaddin ve kahvede bulunan Mustafa Finikeli’nin öldürüldüğü kahvehaneye gidiyoruz. Bu kahve, Fuat Nalcıoğlu’nun dedesi Ramadan efendinin kahvesiymiş... Bize karakolun nerede olduğunu, kahveye saldıran Fasulalı grubun nereden geldiklerini gösteriyor... Kahve kapalı, kapısı da örülmüş ve kapı yerine tahta panjurlu bir pencere konmuş... Kahvenin etrafındaki alçak duvarcık da yükseltilmiş...

Nesip Hasan’ın ailesinden bir kadın, Nesip Hasan ile Cafer Bahaddin’in öldürüldükleri kahvehanenin kapısının yanına oturuyor ve başını bir başörtüsüyle örterek yasin okuyor ruhları için... Fuat Nalcıoğlu iki tane buhur yakıyor yasin okunurken...

Kahvehanede öldürüldükten sonra Nesip Hasan ile Cafer Bahaddin bacaklarından sürüklenerek alçak duvarın dibine dayanmış bir kamyona yüklenmişler... Sonra da naaşlarını ortadan kaldırma operasyonuna girişilmiş... Bu ne büyük bir acımasızlıktır ki tam da kızının düğün gecesi öldürülen Nesip Hasan’ın ve Cafer Bahaddin’in naaşları bile ailelerine gömülmek üzere verilmemiş... Bu ne büyük kindir ki, hem insanları öldürmüşler, hem de ailelerine onları gömmek üzere vermemişler, götürüp saklamışlar dağlara, mağaralara... Kurda kuşa yem etmişler bu iki genç insanın cesetlerini... Ve hala susuyorlar: Hala konuşmuyorlar, başlarına o günden sonra doğanın getirdiği binbir ceza gelmiş olsa da...

Bir keresinde bir “kayıp” yakınının aracılığıyla bu olayla ilgili bilgisi olabilecek bir şahısla görüşmeye gitmiştik... Bu adamın yeğeni bize yardımcı olmaya çalışmıştı... “Söyle be .....” demişti adamın yeğeni, “söyle da insanlar bulsun, alsın ölülerini, gömsün...”

Adam çok öfkelenmiş, “Söyleyim da TMT öldürdü desinler?” diye tepki göstermişti...

Yasin okunduktan ve ruhlarına bağışlandıktan sonra, Cenan’ın eşi Neşe Hanım bize Nesip Hasan ve Cafer Bahaddin’in canları için yaptığı helvayı ikram ediyor... Kahvenin dışında durup bu iki “kayıp” Kıbrıslıtürk’ün canı için helva yiyoruz...

Sonra köyde yürüyüşe çıkıyoruz...

Köyde çok yaşlı “çitlembik” ağaçları var... Evlerin çoğu yıkılmış... Bazıları tamir edilmiş ama Stavrogonno, Kıbrıslırum göçmenlerin yoğun biçimde yerleştirildiği bir köy değil... Belki yaz aylarında bazı Kıbrıslırumlar buraya geliyor... Stavrogonno çok yüksek bir yerde, Trodoslar’ın üstünde, bu yüzden havası çok güzel...

Nesip Hasan’ın oğlu Fuat Nalcıoğlu 46 yıldır babasının hasretini çekiyor, onu hiç unutmamış... Bugün Fasula’daki bu anma toplantısı, öldürüldüğü yerde okunan yasin, canı için Stavrogonno’da dağıtılan helva da babasını nasıl da özlediğini, onu hiç unutmadığını gösteriyor bize...

Babası ve erkek kardeşi Komikebir’den alınarak Galatya’da “kayıp” edilmiş olan Hristina Pavlu Solomi de eşiyle birlikte bu anma etkinliğine katılıyor... Ona daha önceden Nesip Hasan’la Cafer Bahaddin’in öyküsünü okuması için vermiştim... Hristina’yla Fuat Fasula’da tanıştılar, Stavrogonno’da konuştular, her ikisi de “kayıp” yakını ve birbirlerinin duygularını çok iyi anlıyorlar... Bir babanın yokluğunu ancak babasını kaybetmiş olanlar anlayabilir... Hristina da, tıpkı Fuat Nalcıoğlu gibi, yıllardır babasının ve erkek kardeşinin akibetini öğrenebilmek, onlardan geride kalanları alıp onlara doğru düzgün bir cenaze töreni yapabilmek için çırpınıp duruyor... Ama tıpkı iyilik gibi, kötülük de içimizde barınıyor: Fuat Nalcıoğlu’nun babasının nereye gömüldüğünü söylemedikleri gibi, Hristina’nın babası ve kardeşinin Galatya’da nereye gömüldüğünü de söylemiyorlar ve bu ailelerin acı çekmeye devam etmesini sağlıyorlar... Toplumlarımız bu kötülüklerden arınmadığı sürece insanlarımız da, ister Kıbrıslıtürk, ister Kıbrıslırum olsunlar, acılar içinde yaşıyorlar...

Hristina bana “Acının tedavisi yoktur” diyor... “O hep orada kalır, tortulaşır içinde ve hiç geçmez... Ne yaparsan yap, acın öylece orada durur...”

Stavrogonno’da Nesip Hasan’ın ailesiyle vedalaşıyoruz ve Hristina’yla birlikte bir ev yaptırmakta olduğu Dora köyüne gidiyoruz... Önce Mamonya’dan, sonra da Ayyorgi’den geçiyoruz, burası hem babası, hem de dedesi “kayıp” olan Ertan Demirağ’ın köyü... Çok şirin bir camisi var, çok değişik... Mehmet Civa’nın köyü Ciyas’ın yakınında derenin üstüne bir zamanlar İngilizler’in yapmış olduğu eski bir tahta köprüden geçiyoruz, biraz da ürkerek... Dağların içinden sular fışkırıyor, şelaleler akıyor... Nihayet Dora’ya varıyoruz ve Hristina’nın evini görüyoruz...

“Komikebir’den ayrıldığımdan beridir şehirden uzakta, doğanın ortasında bir evin hayalini kurdum” diyor Hristina... Aslında onun hasreti köyü Komikebir’e – burada dağın tepesinde, bu muhteşem manzaralı yerde oturup eminim hep Komikebir’de geçen çocukluğunu düşünecektir... Burası onun yüreğinde açılmış yaraları, yaşadığı travmaları unutmasına bir nebzecik yardım edebilecekse, ne iyi...  Hristina’nın ailesi, Komikebir’in zengin ailelerindendi, yağ değirmenleri, un değirmenleri vardı, yanlarında çok sayıda Kıbrıslıtürk çalışırdı... Hristina’nın babası ve erkek kardeşi “kayıp” edildikten sonra, yanlarında çalışan bu Kıbrıslıtürkler’in çoğu, aileyi taciz etmek için sıraya girmişlerdi... Hristina’nın annesi Panayota Hanım’ın eline bir süpürge vererek yolları süpürtmüşler kadına, ne kadar aşağılayabilirlerse aşağılamışlar... Hiç utanmamışlar... Kıbrıslıtürkler’e sadece iyiliği geçmiş olan bu kadına ve 13 yaşındaki kızı Hristina’ya yapmadıklarını bırakmamışlar. Hristina’nın avluda bağlı köpeğini bile vurmuşlar... Panayota Hanım bir başka köpek alınca da, onu da alıp “kayıp” etmişler... Eminim, benzer kötülükler barındırmış olan bazı Kıbrıslırumlar da, başka yerlerde, başka Kıbrıslıtürkler’e benzer şeyleri yaşatmıştır... İşte bu yüzden toplumlarımızın tüm bu kötülüklerden arınması gerekiyor, bu şimdi bana çok zor birşeymiş gibi gelse de... Çünkü dikkat ederseniz, geçmişte kullanmış olduğumuz sözcükler bile gündelik dilimizden silinip gitmiş: Günde bir tek defa dahi, herhangi birisinden “Merhamet” sözcüğünü duyduğunuz oldu mu hiç? “Merhamet!...” Ya da eskiden annelerimiz bize kötü bir şey yapacak olsak “Tövbe et! Bir daha yapma!” derdi... Şimdi merhamet de kayboldu, tövbe eden de yok... İyilik dolu insanlarımız var elbette her iki tarafta da ama kötülük hala hükmünü sürdürmeyi başarabiliyor...

Dönüş yolunda Fasur çiftliğinin yanındaki ağaçlıklı yoldan geçiyoruz...

“Komikebir’den Leymosun’a göçmen geldikten sonra bu portokal bahçelerinde bir yıl çalıştım” diye anlatıyor Hristina... “Portokal toplardım, portokallar için karton kutuları çakardım...”

“Zor muydu portokal toplamak?” diyorum.

“Zordu... Ağaca çıkacan, her bir portokalı çok dikkatli kesecen, fırlatıp atmayacan ki zarar görmesin... Zordu tabii...”

Leymosun’a geri dönüyoruz... Hristina’yla vedalaşıp Lefkoşa’ya dönüyoruz...  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 38312 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler