1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. '31 Mart İsyanı'nı ve Kıbrıslı Derviş Vahdetî
31 Mart İsyanını ve Kıbrıslı Derviş Vahdetî

'31 Mart İsyanı'nı ve Kıbrıslı Derviş Vahdetî

Türkiye siyasal tarihinde önemli olaylardan biri olarak anılır; 31 MART İSYANI! İsyan’ın temelinde ise; 2.Abdülhamid’in tahttan indirilmesi vardı. Biz Kıbrıslıları ilgilendiren en önemli yanlarından biri ise; bu isyanı başlatan kişi olarak an

A+A-

 

 

Türkiye siyasal tarihinde önemli olaylardan biri olarak anılır; 31 MART İSYANI!

İsyan’ın temelinde ise; 2.Abdülhamid’in tahttan indirilmesi vardı. Biz Kıbrıslıları ilgilendiren en önemli yanlarından biri ise; bu isyanı başlatan kişi olarak anılan ele başının bir KIBRISLI oluşu: Derviş Vahdetî...

     2.Abdülhamid’in sonunu hazırlayan bu isyan, önceleri İngilizler lehine tecelli ederken, işler tersine dönmüş ve Almanya taraftarlığıyla bilinen İttihatçılar duruma hakim olmuşlardır. Bu olay aynı zamanda bir “irtica hadisesi” olarak resmî tarihe geçmiştir. Olayın baş mimarı olarak anılan Derviş Vahdetî’nin ise, o dönemlerde yayınlamakta olduğu Volkan gazetesindeki İslâmî yazı ve nutuklarıyla halkı tahrik ettiği söylenmekte. Bu olayın “31 Mart Vak’ası” olarak anılmasının nedeni ise; Rûmî 31 Mart 1325 tarihinde olduğundan dolayıdır. Milâdî olarak ise 13 Nisan 1909’a tekabül etmektedir.

     Derviş Vahdetî ve 31 Mart İsyanı ilişkilendirilirken yıllarca “yobazlık” derecesinde bir din savunucusu olduğu ve 2.Abdülhamid’in artık  dinî inançlar konusundaki yetersizliğinden, İttihak ve Terrakicilerin yurt yönetimindeki hakimiyetlerinden dolayı Vahdetî tarafından eleştirildiği, ayrıca “irtica-i” davranışlar sergileyen bir “yobaz” olarak tanımlanan Vahdetî, son dönemlerde tüm bunların aksine dinine bağlı ama ilerici, hürriyetçi bir dünya görüşü içerisinde olduğu, söz konusu isyanda aslına “kullanıldığı” ve “harcandığı” belirtilmektedir.

Örneğin:

Bir yorumda; “Osmanlı Devletinin parçalanarak yıkılması için çalışan, İngilizlerle olan münâsebeti tesbit edildiği için İstanbul’dan Diyarbakır’a sürgün edildi...” denilirken , diğer taraftan “sürgün” konusuyla ilgili olarak; “1900 yılı başlarında Kıbrıs’tan İstanbul’a geldi. İş bulamayıp, parası tükenince Dâhiliye Nâzırına hitaben yazdığı şiddetli bir dilekçe neticesinde Muhâcirîn Dâiresi’ne alındı. Ancak bütün tecrübelerine ve yaşına rağmen, evrakı temize çekmekle görevlendirilince memnun olmadı. Yeniden yazdığı bir dilekçe, yanlış yorumlanıp Diyarbekir’e sürülmesine sebep oldu. İstanbul’da, sürülmek üzere tevkif edildi...” denilmektedir.

     Yani bir yanda; İngiliz ajanı olarak da yorumlanabilecek bir ithamdan dolayı Diyarbekir’e sürgün edildiğinden bahsedilirken, diğer yanda ise; iş konusunda yazdığı bir dilekçenin yanlış yorumlanmasından dolayı sürgün edildiği belirtilmektedir. Bu yazımızda “hangi Derviş’i yazayım?” diye düşünürken ve sayfa darlığımızı da göz önünde bulundurarak, bugüne kadar pek dillendirilmeyen/dillendirilemeyen , hani; Diyarbekir’deki sürgün hayatı sırasında “ahrâr-ı ümmetin serefrâzı, hârika-i fıtrat, üstâd-ı hürriyet” dediği Ziya Bey (Gökalp) ile üç sene boyunca görüşüp, sohbetinden istifâde eden, yine Diyarbekir’deki gizli hürriyetçi harekete dahil olup, meşrutiyetin ilânından önce yapılan “Telgrafhâne işgâli” ne de katılan Derviş Vahdeti’yi yazmaya karar verdim.

 

Derviş Vahdeti kimdir?

Babası Kıbrıs papuççu esnafından Kıbrıslı Mahmut Ağadır. 1869’da Lefkoşa’da doğdu.

Bir mektubunda ailesini, tahsilini, hayata atılışını, tutkularını kısaca şöyle anlatır: “Pederim papuççu esnafından Kıbrıslı Mahmut ağa idi. Babam bütün gün çalışır, bir lokma ekmek parası kazanır, ufak bir evcikte hepimiz bir yorgan altında kışın soğuktan titrerdik, bir sıcak çorba bile içemezdik. Dört yaşımda mektebe girdim, beş yaşımda Kur’an hatmettim. Ondört yaşımda hafız oldum...”.

 

     “Vahdeti” mahlâsını daha sonra almış olan Derviş, babasının ölümden sonra Medrese’ye ve ardından da Nakşibendî tarikatına girmişti. Bugün Lefkoşa’da bulnan Selimiye Camii olarak anılan “Ayasofya Camii’ne müezzin oldu. Kıbrıs’ta “Hürriyet,” Meşveret ve Mizan gazetelerini izledi. İstanbul’dan kaçıp, hürriyet için Paris’e giderken Kıbrıs’a gelen gençlere elinden gelen yardımı yaptı. Avrupa’da çıkan hürriyetçi gazeteleri, gizlice dağıttı. Adı Jöntürk’e çıktı ve Padişah’a dil uzattığı iddiasıyla yakalanarak muhakeme edildi. Yeteri kadar İngilizce öğrendikten sonra ilmiye kıyafetini çıkararak, İngiliz idaresinde memur oldu. Bu devrede de hürriyetçi aydınların yayınlarını takip ederek onlara bağlandı ve Kıbrıs’a gelen ve oradan geçenlere yardım edip, neşriyatı dağıttı. 1900 yılı başlarında Kıbrıs’tan İstanbul’a geldi. İş bulamayıp, parası tükenince Dâhiliye Nâzırına hitaben yazdığı şiddetli bir dilekçe neticesinde Muhâcirîn Dâiresi’ne alındı. Ancak bütün tecrübelerine ve yaşına rağmen, evrakı temize çekmekle görevlendirilince memnun olmadı. Yeniden yazdığı bir dilekçe, yanlış yorumlanıp Diyarbekir’e sürülmesine sebep oldu. İstanbul’da, sürülmek üzere tevkif edildi. Otuz dört gün ailesinden habersiz hapsedildikten ve burada işkence gördükten sonra, hasta eşiyle birlikte “Mekke” vapuruna bindirilerek, Samsun’a ve oradan da Diyarbekir’e sürüldü. Diyarbekir’de üç buçuk sene kaldı. Diyarbekir’deki sürgün hayatı sırasında “ahrâr-ı ümmetin serefrâzı, hârika-i fıtrat, üstâd-ı hürriyet” dediği Ziya Bey (Gökalp) ile üç sene boyunca görüşüp, sohbetinden istifâde etti. Diyarbekir’deki gizli hürriyetçi harekete katılan Vahdetî, meşrutiyetin ilânından önce yapılan “Telgrafhâne işgâli”ne de katıldı. Diyarbekir’de ayrıca Şeyh Hacı Ahmed’le tanışan Vahdetî, ondan aldığı tasavvufî tesiri Ziya Gökalp’ten edindiği felsefî kültürle birleştirdi. “Vahdetî” mahlâsını da bu yeni ruh hâli ile benimsedi. Diyarbekir’den ayrıldıktan ve Kıbrıs’ı ziyaret ettikten sonra İstanbul’a gelen Vahdetî, eski memurlardan olduğu ve sürüldüğü için tekrar vazifeye alınması maksadıyla Dahiliye Nezaretine başvurursa da ilgi görmedi. Aynı müracaatını, gazetesini (VOLKAN) çıkardıktan sonra da tekrarladı, fakat yine reddedildi. Sürgün dönüşü, İstanbul’a gelince İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin alâkasızlığı üzerine, yeni kurulmuş olan Fedâkârân-ı Millet Cemiyeti’ne girdi. Ancak tutumlarını beğenmediği için, üç gün sonra ayrıldı. Kendisine verilen dört yüz kuruşu da iade etti. Ondan sonra bir daha uğramadığı bu cemiyetin, Aralık ayı başında bazı ithamlarla basılıp kapatılmasını bu sebeple tasvip ettiyse de, daha sonra ithamların asılsız olduğu ortaya çıkınca, bu yapılanı hürriyet adına tenkid etti. Vahdetî, o sırada çok rağbette olan gazeteciliğe meylederek Volkan’ı çıkarmaya başladı. Düşüncesi, bu gazetenin yayın organı olacağı bir de “Hâdim-i İnsâniyet” derneği kurmaktı. Gazetenin ilk sayılarının başlığı altındaki yazı da bunu göstermektedir. Hatta gazetenin abone defterlerini de “Hâdim-i İnsâniyet Cemiyeti’nin vâsıta-i neşr-i efkârıdır” diye bastırdı. Fakat Şubat ayı başlarında, gazetelerde İstanbul’da bir Mason locasının açılması hazırlıklarının yapıldığı haberi çıktı ve aynı günlerde Vahdetî’yi gazetede ziyaret eden ve toplantılarına davet eden birkaç kişi, eskiden kurmuş oldukları “İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti”nin yayın organı olmasını ve dinsiz faaliyetlere karşı İslâm birliğini savunacaklarını söylediler. Vahdetî, Volkan’ın 5 Şubat 1909 tarihli 36. sayısında bu haberi okuyucularına duyurdu. Fakat bu şahısların itimat telkin etmeyen halleri ve bazılarının eski “hafiyeler”den olduğunu öğrenmesi üzerine onlardan ayrılarak, cemiyeti kendisi sahiplendi. Gazete 17 Şubat tarihli 48. sayısından itibaren başlığının altında “İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti’nin mürevvic-i efkârıdır” yazısıyla yayınlanmaya başladı. Volkan’ın yapmakta olduğu İslâmî neşriyat, dindar zümre arasında itimat kazanmasına sebep olduğu için, Vahdetî’nin kendi idaresindeki yeni İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti’ne zamanın tanınmış âlim ve şeyhlerinden katılanlar oldu. Cemiyet 3 Nisan 1909’da, yani 31 Mart (13 Nisan) vakasından on gün önce, Ayasofya Camiinde çok kalabalık bir cemaatin iştirâkiyle okunan mevlidden sonra resmen açıldı. Gazete bütün yazıları ile İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti’nin yayın organı olmadan önce ve sonra, hiç aşırı olmayan, daima itidal ve itaat tavsiye eden yazılarla çıkmış olmasına rağmen, zamanın siyâsî çalkantısı içinde bir tahrik unsuru gibi gösterilerek, Vahdetî 31 Mart Vakasının bir numaralı suçlusu sayıldı. Vahdetî, Hareket Ordusu’nun yaklaşması üzerine 13 Nisan (5 Nisan) günü İstanbul’u terk etti. Gebze, Sapanca, Hereke civarında gizlendi. İzmir’e gitmek üzere kiraladığı arabanın parasını borç istediği bir hemşehrisinin ihbarı üzerine 25 Mayıs’ta İzmir’de yakalandı. Divan-ı Harb’te muhâkeme edilen Vahdetî 19 Temmuz 1909 günü asılarak öldürüldü. “Volkan”daki yazılarından başka bir eseri yoktur.

 


Kaynakça:

*Mustafa Akgün, http://www.islamvetasavvuf.org/?q=node/11470

*http://rehber.ihya.org/yenirehber/dervis-vahdeti.html

*http://www.turkcebilgi.com/ansiklopedi/dervi%C5%9F_vahdeti

*Prof. Dr. Cihan Dura, “Bir Dincinin Portresi:Derviş Vahdeti, 2 Mart 2012,web...

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1193 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler