1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 1953 Baf Zelzelesinden Sonra Köylerin Dönüşümü ve Mimarlığa Dair Telkinler
1953 Baf Zelzelesinden Sonra Köylerin Dönüşümü ve Mimarlığa Dair Telkinler

1953 Baf Zelzelesinden Sonra Köylerin Dönüşümü ve Mimarlığa Dair Telkinler

Erhan Öze: 13 Eylül 1953 günü Baf çevresinde depremi yaşayan görgü tanıklarından biri olan Oğuz M. Yorgancıoğlu’nun aktardığı üzere; zelzeleden 4 saat önce deniz içinde bir patlama yaşanır, büyük bir alev yükselir ve bütün bölgeyi yanık kokusu sarar

A+A-

Erhan Öze

erhan.oze@gmail.com



 

13 Eylül 1953 günü Baf çevresinde depremi yaşayan görgü tanıklarından biri olan Oğuz M. Yorgancıoğlu’nun aktardığı üzere; zelzeleden 4 saat önce deniz içinde bir patlama yaşanır, büyük bir alev yükselir ve bütün bölgeyi yanık kokusu sarar. Anlatıcı, bu patlamayı yakın dönemde (2010) bölgede deniz altında keşfedilen gaz kaynakları ile nedenlendirmektedir. Bu, aynı zamanda Baf kasaba merkezinden denize daha yakın olan, anlatıcının o dönemde ikamet etmekte olduğu Lemba köyünün açıklarında, deniz içinde kalan fay hattındaki tektoniklerin kayması sonucu çıkan bir enerji de olabilir. Hatta bazıları durumu İngilizlerin faylar üzerinde patlattıkları bombalar ve böylece doğal afetleri tetikleyen deneyleri ile de bağlantılandırırlar. Her halükarda, 1953’te yaşanan deprem Baf bölgesindeki 100’e yakın köyün farklı derecede hasar görmesine neden olmuştur; düzlüklerde yer alan köyler az, fakat yamaçlarda yerleşmiş köyler en çok etkilenenler olmuştur. Artçı sarsıntılar depremden sonra iki hafta kadar devam etmiştir. Gerek ana deprem gerekse artçılar yüzünden tamamıyla kullanılmaz hale gelen Türk köyleri arasında Fasula, Arodez ..., sayılabilir. Depremden sonra bu köyler eski yerleşimlerine yakın bölgelere, açıklıktaki ve yol üstündeki yeni yerlerine taşınmışlardır.

Depremden bir ay sonra uygulanmaya başlayan geçici konutlar, çok hasar görmeyen bölgelerde, Lemba ve birçok köyde de olduğu gibi sadece yıkılan yapılardan ortaya çıkan ihtiyacı karşılayacak şekilde inşa edilmiştir. Bu yapılar iki sıra sekiz sütundan oluşan, yerden otuz ile elli santim yükseklikte taban üzerine, betonarme kolonların tabanın içerisinde kalan yuvalara yerleştirilmesi ve üzerine kurulan ahşap çatkı sureti ile oluşturulan iskeletin gerek çimento blok, gerekse alçı tuğla (Hafifliği, kolay işlenir bir malzeme olması ve Kıbrıs’ta büyük miktarda üretiliyor olmasından dolayı özellikle dağ köylerinde uygulanan alçı tuğla duvar ile inşa edilen konutlardan oluşan Fasula gibi köyler, sonradan ev içinde nem sıkıntısı ile karşılaşmışlardır. Bu basitçe ya yapıları tasarlayanların yapı malzemesi bilgisindeki eksikliklerinden ya da dönemin hükümetinin deprem konutları için ayırdığı kısıtlı bütçeden kaynaklanmaktaydı.) duvarlarla örülmesi ve amyant (asbest) oluklu çatı malzemesi ile kaplanmasıyla oluşuyordu. Her üç-dört kolon arası kapılar, kapının iki yanına pencereler, yine yapının diğer yüzlerine aynı aralıklarda pencereler yapılıyordu. Mutfak, yapının ayrı bir odası olurken tuvalet ise geleneksel olana uygun olarak bahçenin bir köşesinde yer alıyordu. Deprem konutları broşürlerde gösterilenden daha basit olarak tek ya da iki odalı düzenlerde kuruluyordu; tüm yaşam organizasyonu, ailelerin büyüklüklerine göre biraz daha büyük ya da küçük bölünmüş olan konutun tek gözünde gerçekleşiyordu.

Bu konutların üretildiği yapı malzemelerinin çoğunun hammadde olarak adada var olmasına rağmen, deprem konutlarında uygulandığı şekilde inşa tekniklerinde kullanılmamışlardı. Adada elle baskı bloğun yaygınlaşması, deprem konutlarının ihtiyacını karşılamak için Ktima’ya (Baf kasaba merkezi) kurulan atölyeye getirilen aletler sayesinde olmuştu (Bu bilginin geçerliliği büyükşehir sayılabilecek Lefkoşa gibi yoğun inşaat gerçekleşen yerleşimlerdeki yapı teknolojisi ile karşılaştırılıp sağlanmalıdır. Çünkü Baf kasabasında yaşayan birinin o dönemde Lefkoşa’daki inşaat faaliyetleri babası taş ustası, dedesi ve amcası yapıcı olmasına rağmen bilmesi zordur. Çünkü anlatanın içinde büyüdüğü ve sürekli olarak betimlediği yaşam, köy ve kasaba yaşamıdır. Zaten kendisi ilk şehir deneyimini 1960 yılında eğitim almaya gittiği Ankara’da yaşamıştır. Bunun da tamamlanmış bir şehir ya da hala daha oturmamış bir düzen hissi uyandırdığından bahsetmektedir. O dönemde, Ankara’daki yerleşimlerden Ulus ve Çankaya arasında gelişmişlik anlamında bir uçurum söz konusudur. Ulus’tan Çankaya’ya yürümeyi o dönem için Afrika’dan Amerika’ya yürümek olarak tarif eder. Çünkü Ulus’ta tek tük modern yapılar ve Cumhuriyet anıtı mevcuttur, bunlar dışındakilerin hepsi gecekondudur; Çankaya ise birçok modern yapıdan ve Avrupai bir düzenden meydana gelmektedir. Kıbrıs’a kıyasla ise durum oldukça dengesizdir ve anlatıcı bunu adaya dönüşünde, Lefkoşa’ya taşınmış olan ailesi ile Kıbrıs’taki şehir yaşamını deneyimleme fırsatı bulduğu sürede iyice içselleştirmiştir.). Bunun yanında kanserojen etkisi biliniyor olmasına rağmen, Kıbrıs’ta çıkan asbestten üretilen su şebekesi boruları ve depoları da, çatı kaplamaları yanında yeni kurulan konutlarda kullanımıyla daha da yaygınlaşan yapı elemanlarıydı. Tüm bu yapı işlerinin organize edilmesi içinse Baf kasaba merkezindeki atölyeye çalışmak üzere tüm çevre köylerden ve kasabalardan yapı ustaları ve bunların yanında daha önce de deprem konutlarına benzer yapıları başka coğrafyalarda üretmiş olan, özellikle Pakistan ve Hindistan’dan gelen 3000-4000 civarında yapı ustaları ve işçileri (O. M. Yorgancıoğlu’na göre Müslüman olan işçiler İngiliz yönetimin direktifleri ile özellikle Türk köylerinde çalışmaya gönderilmişlerdi.) Kıbrıs İngiliz Koloni Yönetimi tarafından getirilmişti. Bu uzun boylu ve yapılı işçiler, Baf bölgesindeki birçok Kıbrıslının ilk kez kendilerinden gerek yeme alışkanlığı (Özellikle ciğer yemeğe düşkünlükleri ile bilinen Kıbrıslıların, yemek için kuzuları onlardan satın alan Pakistanlı ve Hindistanlı işçilerin hayvanları onlara kestirdikten sonra iç organlarını ve postunu satın aldıkları kişiye bıraktıklarını ve sadece etini tükettiklerini görmeleri, alışkanlık farkının nasıl bir şey olduğunu iyiden iyiye idrak etmelerine neden olmuştu.) gerekse fiziksel olarak bu kadar farklı diğer insanlarla karşılaşmasına vesile olmuştu. İşçilerin kasabaya gelmelerinin diğer bir faydası ise o güne kadar bahçecilik ve tarım ile ürettikleri malzemeleri çok ucuza satan yerlilerin talebi karşılayamaz hale gelmesiydi. Bunun talep dışındaki nedeni ise, depremden sonraki üç ay boyunca kuyulardaki suların ve çevredeki pınarları kuruması olmuştu. Bu yüzden de, ilk üç aydaki sıkıntı ve talepten dolayı artan fiyatlar sayesinde, deprem konutu inşaatlarının yayıldığı bir yıl içerisinde özellikle Baf çevresindeki köylülerin ellerinde iyi miktarda bir kapital birikmişti.

Bunun yanında deprem konutları ile tamamıyla sıfırdan inşa edilen köylerde sosyal yaşam daha medeni ve düzenli bir hal almıştı. Özellikle hayvan barınakları konutların çeperinde değil, yerleşimden belli bir mesafede ve düzende inşa ediliyordu. Bu sayede de hayvanlarla birlikte yaşam, yıkılan köyler için tamamıyla son bulmuştu. Diğer bir değişim ise evlere yerden belli bir yükseklikte basamaklarla çıkılıyor olması ve beton yüzeyin rahatça süpürülebilir, yıkanabilir ve silinebilir olması ile başlamıştır. Her yerde olmasa da, çoğu deprem konutuna kirli ayakkabılarla girilmemeye başlanmıştır. Böylece yaşam alanı doğadan ayrılmış, hijyen koşullarının daha iyi sağlandığı bir duruma gelmiştir. Diğer yandan ise yerleri silmek için mop gibi yeni bir icat yapılmıştır; alet uzunca bir sapı olan ve ucuna kahve torbalarından bir parçanın bağlanması ile oluşur. Buna benzer şekilde ilk deprem konutları ile birlikte yeni mobilya düzeni ilk kez Baf bölgesinde yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır. Bu mobilyalar arasında; boy aynası, eski kare masaların yerine uzun dikdörtgen masalar, yeni iskemleler (sandalye), dolaplar vb. sayılabilir. Sosyal anlamda toplumsal değişimden bahsedecek olursak, tamamıyla yıkılmış köylere okul, kahvehane ve konutlar yanında tüm halkın bayram, düğün ve benzeri kutlamaları hep birlikte geçirebilecekleri deprem konutlarının iki tanesinin büyüklüğünde, 24 metrekare sosyal toplanma yerleri de düşünülmüştü ve anahtarı da köyün muhtarına verilmişti. Bu mekânlar, anlamlı bir toplantı olduğunda köylünün eskiden kahvehane bahçesinde gerçekleştirdikleri için yeni yer seçimidir. Kadın ile erkek arasındaki hiyerarşik ilişki; kahvehanelere girmeyen, sadece bahçesinde kutlamalara katılan kadınlar ile herhangi birinin evinde toplanmadan herkesin birlikte var olacağı bir alanda yeni dengelerin kurulduğu üçüncü bir sosyal alana taşınır.

Fakat bu sosyal dönüşüm özellikle Kıbrıslı Türkler için uzun bir süre deneyimlenememiştir. Çünkü deprem konutlarının 1954’te bitmiş olan inşaatına rağmen yeni düzene ancak ayak uydurmuş birçok köy gerek İngilizlere karşı 1955’de Kıbrıslı Rumlar tarafından başlatılan bağımsızlık savaşı, gerekse Kıbrıslı Rumların Türklerle milliyetçilik temelinde Enosis ve Taksim üzerinden ortaya çıkan çatışmalarından dolayı Türkler yine yerlerinden olmuşlardır. Durum ancak 1959’da doruk anlaşmalarının imzalanması ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulacağının belli olması ile durulmuştur. Böylece köylüler yerlerine dönmüşlerdir. Fakat 1963’te yeniden olayların çıkması ile Baf bölgesindeki Kıbrıslı Türkler için yaşam artık 1967’ye kadar bir esaret yaşamına dönüşmüştür. Bu süreçte bir kısım aile o dönemde Lefkoşa’da oluşturulan Göçmenköy’e inşa edilen göçmen evlerine yerleştirilmişlerdir. 1967’de hayatın biraz normalleşmesi ile bir kısım göçmen köylerine dönmüş, fakat 1974’te Yunan cunta liderlerinin güdümünde dönemin Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a yapılan darbe ve ardından Türkiye’nin askeri müdahalesi ile yeni bir deprem sadece Baf bölgesini değil adanın her tarafını gerek sosyal gerekse politik anlamda yeniden örgütlemiştir. Özellikle 1974’ten sonra adanın kuzeyine göçtürülen Türkler ve adanın güneyine göçtürülen Rumlar tüm dengelerin, sosyal yaşamın ve birçok ilişkinin yeniden kurulmasına neden olmuşlardır. Eskiden köylerde yaşayanlar, büyük sayılabilecek, Lefkoşa, Limasol, Larnaka, Baf, Girne, Mağusa gibi yerleşimlerin çeperlerine yerleştirilmeye başlanırlar ve kent yaşamını hem deneyimleyen hem de kuranlar olarak var olurlar. Bu sayede her iki toplum adanın kuzey ve güneyinde, farklı bağlamlarda kendi eksikliklerini gidermeye çalışmışlardır. Kıbrıslı Türkler bağlamında, inşai faaliyetler anlamında 1980’lere kadar bir durgunluk süreci yaşanmıştır. Çünkü Kıbrıslı Rumların terk ettiği 50 bin civarındaki konut uzunca bir süre Kıbrıslı Türklerin ve Türkiye’den getirilen göçmenlerin ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılamıştır. Kıbrıslı Rumlar içinse durum biraz daha zordur çünkü göçmen sayısı Kıbrıslı Türklerin geride bıraktıkları yapılara sığamayacak kadar fazladır. Bu durumda adanın güneyinde kalan büyük yerleşkelerin çeperlerine göçmenler için konutlar inşa edilir. Bu sayede onların da köylerden kente gelenleri bir sosyal dönüşüm geçirmeye başlarlar. Bu kentlileşme ve kentleşme süreci 1974’ten sonra Lefkoşa’da başlatılan ve iki toplumun belediyelerinin 1984’ten sonra birlikte yürüttükleri “Nicosia Master Plan” dışında ayrı ve birbirinden bağımsız gelişmelere sahne olur. İlginçtir ki, iki tarafın birbiriyle sonuçsuz politik temaslar dışında toplumsal temasının olmadığı 30 yılda, her iki toplum da koloni döneminde edindikleri alışkanlıklar doğrultusunda kurguladıkları benliklerinden dolayı benzer şekillerde yapılar üretebilmişlerdir. Ayrışma yine birlikte yaşam döneminde olduğu gibi bir düzlemde olmaktaydı; detay çözümleri ve malzeme kullanımı anlamında Kıbrıslı Rumlar pratiklerinin avantajını Kıbrıslı Türkler karşısında göstermekteydiler. Bu durum günümüzde de hala aynı şekilde devam etmektedir.

2004 yılında ise Annan planı ile özellikle Kuzey Kıbrıs’ta yapılaşma anlamında yeni bir deprem yaşanır ve Güney Kıbrıs’ın 2000’lere kadar yaşadığı betonlaşmayı, çok kısa bir sürede arayı kapatırcasına 2009’da Türkiye’ye bağlı ekonomisinin yeniden krize girmesine kadar gerçekleştirir ve günümüzdeki formunu alır. Fakat bu kısa sürede üretilen çok miktardaki yapılar nerdeyse 1953’teki deprem konutlarından daha düzensizdiler. Tek ortak yanları geçici görünümleridir. Kuzey Kıbrıs’ın kimliksiz, anlamsız, düzensiz ve en kötüsü plansız görünümleri bir anlamda Kuzey Kıbrıs’taki toplumdaki yapılaşmayı temsil etmektedir. Buna benzer şekilde Güney Kıbrıs’ın hızla kentleşmiş yerleri de aynı hissi uyandırmaktadır. O yüzden de toplum, kendilerini kurtardıklarına inandıkları durum ve grup ile birlikte giriştikleri gelişim talanına her anı ve olayı olağanlaştırarak devam etmektedir. Bu durum tanınmayan “kuralların” kuralsızlığı ürettiği Kuzey parça ile tanınan “kuralların” kuralsızlığı ürettiği Güney parçada aynı şekilde yürümektedir. Bu anlamda Kıbrıs İngiliz Koloni Yönetimi altında yaşanan depremi sosyal toplumu ve yapılaşmayı değiştirmek için fırsat olarak kullanan yöneticiler, aynı şekilde doğa yetmediği anda kendi kurguladıkları yapay travma ve depremlerle sosyal ve demografik yapıları değiştirmekte ve yeni çatışmaları yaratmaktadırlar. Gerek iki toplumlu olsun, gerek sosyal olsun, bu çatışmalar her dönemde değişimin ve dönüşümün adadaki motorları olmuşlardır.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1592 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler