1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “16 Mart 1964, Rehine bir toplumun tehciri”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“16 Mart 1964, Rehine bir toplumun tehciri”

A+A-

Mete HATAY

İstanbul’a ikinci gelişimdi. Babamın Ortaköy’de yaşayan dayısında kalıyorduk. Büyük dayım, 1930’larda Türkiye’ye yerleşmiş ve uzun yıllardır Yeşilçam Sokağı'nda berberlik yapmaktaydı. Müşterilerinin büyük bir kısmını Yeşilçam filmlerinde sıkça izlediğimiz ikinci sınıf rollerde oynayan aktörler ve dublörler  oluşturuyordu. Evi ise Ortaköy Camisi'ne bakan caddenin sonundaki apartmanın en üs katındaydı. Eski İstanbullu olan yengenin her sabah hazırladığı demli çay (semaverli), çıtır simit, zeytin, beyaz peynir, domates ve salatalıktan oluşan kahvaltımızı bugün bile özlemle hatırlıyorum. Evin terasından ince belli bardaklarda çaylarımızı içerken, bir süre sonra kendimizi yeni yapılmış boğaz köprüsünden geçen arabaları sayarken bulurduk hep.

Bir gün mahalleyi kolaçan etmek için dışarı çıkmıştım. Yukardan, aşağıda futbol oynayan çocuklar görmüş ve onlarla tanışıp kaynaşmaya karar vermiştim. Öyle utangaç bir çocuk değildim. İnsanlarla kolay kaynaşabiliyordum. Bir süre onları seyrettikten sonra, çocukların yanlarına yaklaşıp, birlikte top oynamak istediğimi söyledim. Büyükçe olan bir tanesi yüzünü ekşiterek, kızgın bir ses tonuyla, şivemin farklılığından olacak, “sen gavur musun?” diye sordu. Çok bozulmuştum. 12 yaşında bir çocuk aklıyla, Kıbrıs’ta o dönemde korkulan “öteki” için söylenen bu sıfatın bana yakıştırılmasından dolayı çok üzülmüştüm. Cevap vermeden oradan ayrılarak, koşarak yukarı, dayımın evine atmıştım kendimi.
Rahmetlik yengeye olayı anlatıp bir süre ağlamıştım. Yenge ise bana şöyle demişti, “bak Mete bunların gavur dediği insanlar daha üç beş sene öncesine kadar buralarda yaşayan ve İstanbul’un en başarılı esnafını, eşrafını oluşturuyorlardı.” Daha sonra yenge bana bu insanların ne şekilde Kıbrıs’taki olaylarla ilişkilendirilerek, sürgün edildiklerini veya saldırıya uğradıklarını anlattı. Yenge hiç usanmadan ve hatta hüzünlenerek eski komşularının nasıl ağlayarak evlerini terk etmek zorunda kaldıklarını detaylı bir şekilde anlatmıştı bana. Bu kısa ve samimi anlatıyla, yengem, dönemin popüler tahayyülünde yer alan “gavur” imgesini ters yüz etmeyi başarmıştı. İstanbul’un ruhuydu bu insanlar demişti bana “onlar gittikten sonra, İstanbul ruhsuz bir kente dönüştü.”  Yengem bana 16 Mart 1964 kararını ve İstanbul’dan sürgün edilen Rumlarının hikayesini anlatmaya çalışmıştı.
İstanbul'da yaşamakta olan Rumlar ve Batı Trakya'daki Müslümanlar 1923'te imzalanan Lozan Antlaşmasına göre mübadelenin dışında kalmışlardı. Adeta birer rehine haline dönüştürülmüş olan bu iki topluluk, her zaman diken üstünde tutulmuştur. Örneğin  6/7 Eylül 1955’te, Kıbrıs olayları ve Selanik’te Atatürk’ün evinde patlayan bomba (daha sonra olayın provokasyon olduğu ortaya çıkmıştı) bahane edilerek, kitleler mobilize edilmiş ve binlerce Rum malı, dükkân, işyeri, kilise yağmalanmış veya tahrip edilmişti. 16 Mart 1964 tarihinde ise yine Kıbrıs’ta Kıbrıslı Türklere yapılan saldırılar bahane edilerek 1930 tarihli Seyrü Sefain anlaşması iptal edilmişti.
Kıbrıs sorunu, birilerini sınır dışı etme bahanesi olarak ilk defa kullanılmıyordu. 1950'li yılların ortasından 1962'ye kadar Kıbrıs olayları bahane edilerek yaklaşık elli kişi sınır dışı edilmişti. Fakat artık İnönü hükümeti daha sistematik bir şekilde davranmaya başlamıştı. Hükümet Rumların İstanbul’dan kovulmaları için kendilerince çok anlamlı bir gün seçmişlerdi. 16 Mart İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluş yıldönümüydü.  Ayrıca 16 Mart Varlık Vergis'inin kaldırıldığı günün ertesi gününü temsil ediyordu. Bazılarına göre İsmet Paşa yarım bıraktığı etnik temizlik işini bu kanunla bitirecekti. Böylece, bu kararla mübadele sonrası en büyük zorunlu Rum göçü olacak sürece onay verilmişti.
Seyrü Sefain anlaşmasına göre, Türk vatandaşı olan bir kişi Yunanistan’da, Yunan vatandaşı olan bir kişi ise Türkiye’de yerleşip çalışabiliyor ve seçme, seçilme hakkı hariç o ülkenin vatandaşıymış gibi rahat hareket edebiliyordu. O dönemde, bu anlaşma kapsamına giren yaklaşık 13 bin Yunan vatandaşı İstanbul’da yaşamaktaydı. Fakat, birçoğu İstanbul Rumlarıyla evli olduğundan sonuç olarak yaklaşık 45,000 kişinin yerinden edildiğini görürüz. İstanbullu Rum gazeteci Mihail Vasiliadis süreci şöyle anlatır:
“Evet 12.900-13 bin kişinin gitmesi demek 13 bin ailenin gitmesi demekti, çünkü bunlar aile reisi kişilerdi, çocukları, anneleri, kardeşleri falan. Böyle olunca tam 18 ay içerisinde bu tamamlandı, 18 ayın sonunda 90 bin artı olan İstanbul Rum nüfusu, 30 bin eksiye düştü ve en zengin yani ekabir aileler gitmek zorunda kaldı. Tabii çorap söküğü gibi bunları izleyenler oldu (http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=28611).”
Karardan hemen sonra, İstanbul’da yaşayan tüm Yunan vatandaşlarının tapu işlemleri ve banka hesapları dondurulmuştu. Karar kapsamına giren ve sınır dışı edilecek olanların yanlarına alacakları eşyalara dahi sınırlama getirilmişti. “Sınır dışı edilen her kişi beraberinde ancak kişisel eşyalardan oluşan 20 kiloluk valiz ve 200 Türk lirası da para (O günkü kurla 22 dolardı) çıkarma hakkına sahipti. Bunun dışındaki eşyayı Türkiye’den çıkartması kesinlikle yasaktı. Buna ev eşyaları ya da hatıra değeri taşıyan ziynet vb. değerli eşyalar da dahildi (Hülya Demir-Rıdvan Akar, İstanbul’un Son Sürgünleri, Belge Uluslararası Y. 1999, s 72).”
Hükümet ayrıca, kovulan Yunan vatandaşlarına bir de metin imzalattırıyordu. Bu metni imzalayarak, “yasadışı faaliyetlerde bulunduklarını, “Enosis” birliğinin üyeleri olduklarını, Kıbrıslı Rum teröristlere para gönderdiklerini kabul etmiş oluyorlardı. Ayrıca Türkiye’yi kendi istekleriyle terk ettiklerini beyan ediyorlardı (a.g.e). ”
Evet bu yıl 16 Mart kararının ve İstanbul Rumları'nın sürgünün 50. Yıl dönümü. İstanbul’daki bazı düşünce kuruluşları ve Üniversiteler, 50 yıl önce yaşanmış bu trajediyi günümüze taşıyarak hatırlatmak istiyorlar. Yakınlaşma için geçmişle yüzleşmenin önemi bir daha ortaya çıkmaktadır. Uzun yıllar kamusal alandan gizlenen hasır altı edilen birçok belge de artık ortaya çıkmıştır. Kıbrıs’la hiçbir ilgisi olmayan bu insanların Kıbrıs’ta yaşanan Kıbrıslı Türk mağduriyetinden dolayı cezalandırılması, kelimenin tam anlamıyla eşeğini dövmeyen semerini döver misali olmuş ve suçsuz binlerce insanın yerinden olmasına neden olmuştur. Bu bağlamda bu karar Türkiye Cumhuriyeti tarihine kara bir leke olarak geçmiştir.
Giorgos Katsanos, bu olaylarla hesaplaşmadığımız sürece, Türkiye’deki gayri-Müslimlerin bu olayları yeniden ve yeniden yaşayacağını iddia eder. Yazar ayrıca, Türkiye hükümetlerinin,  Türkiye burjuvazisini yaratana kadar, Kıbrıs konusunu bahane ederek Rumları yurtlarından kovduğunu öne sürer; yazar ayrıca, dönemin Türkiye hükümetinin, Kıbrıs müzakerelerinde, İstanbul Rumlarını bir koz olarak kullandığını, “kısacası bir taş da iki kuş” vurduğunu iddia eder (Giorgos Katsanos “Kıbrıs Olaylarının Rehinesi: İstanbul’da Rum azınlığı veya Türk Devletinin ‘bir taşla iki kuş’ politikası 1955-1965” : https://uoa.academia.edu/YorgoKa ).
Evet sonuç olarak, kabul etsek de etmesek de Kıbrıs sorunun en büyük mağdurları arasında İstanbul Rumları çok büyük bir yer tutar.
İstanbul Rumlarının tedirgin edilmesi ilk olarak 1940larda varlık vergisi uygulamalarıyla başlamış olmasına rağmen, Kıbrıs sorunuyla birlikte her on senede bir farklı bir darbe almıştır. 1955 Eylül pogromları topluma büyük darbe indirmişti. Yaklaşık on yıl sonra 1964 yılındaki 16 Mart kararı 40,000 kişinin göç etmesiyle sonuçlanmıştı. 1974 hareketinde direk bir saldırı olmasa bile, olması ihtimalinden korkan birçok Rum aile İstanbul’u terk etme yolunu seçecekti. Şu an İstanbul’da sadece 2,000 kadar İstanbullu Rum yaşamaktadır. Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi oyuncusu Lefter İstanbullu bir Rum’du, hatta 6/7 Eylül pogromlarında az daha zarar görecekti. Türkiye milli takımının gelmiş geçmiş en iyi futbolcusunun mezarında bakınız ne yazar:
“Futbolu bıraktıktan sonra da ülkemizi terk etmeyen Lefter.”
Yazımı Katsanos’un bu durumla ilgi yorumuyla bitirmek istiyorum:
“Ülke bizim, Lefter misafir. Rum’un “makbul”u, en büyük eziyette bile gıkını çıkarmayanı bile bizim lütfumuzla burada yaşıyor, yani ülkenin gerçek sahiplerinden değil. Lefter’i anarken bile sürekli bir “bakın Rum’du ama iyiydi” vurgusu, sürekli Yunanistan’a attığı gollere yapılan atıf, cenaze konuşmalarında bile habire Lefter’in Atatürk sevgisine yapılan vurgu. Bu ülkenin belki de gelmiş geçmiş en büyük futbolcusunun naaşı bile bu ülkeyi ne kadar sevdiğini, ne kadar sadık olduğunu kanıtlamak zorunda. Öldükten sonra bile (a.g.e).”
(GAZETE 360 – Mete HATAY – 1.3.2014)

Bu yazı toplam 1596 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar