1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 12 Eylül: Biz Hiç Yanlış Yapmadık
12 Eylül: Biz Hiç Yanlış Yapmadık

12 Eylül: Biz Hiç Yanlış Yapmadık

Tufan Erhürman: 12 Eylül’de yaşananlarla ilgili çok sayıda anı, roman, akademik çalışma okudum bugüne kadar. Ama itiraf etmeliyim ki hiçbiri sevgili Cenk Mutluyakalı’nın birkaç haftadan beri adres Kıbrıs’ta yayınlamakta olduğu röportajla

A+A-

 

 

                                                                                     Tufan Erhürman

                                                                                     tufaner@yahoo.com

 

 

12 Eylül’de yaşananlarla ilgili çok sayıda anı, roman, akademik çalışma okudum bugüne kadar. Ama itiraf etmeliyim ki hiçbiri sevgili Cenk Mutluyakalı’nın birkaç haftadan beri adres Kıbrıs’ta yayınlamakta olduğu röportajlar kadar etkilemedi beni. Göksel Düzgün, Ünal Fındık ve Hakkı Yücel’le yapılan röportajlar sayesinde, 12 Eylül’ün şiddetinin açtığı yaraları belki ilk kez bu kadar içimde hissettim.

Bir de, onların anlattıkları sayesinde, şu yüzleşme, geçmişle hesaplaşma meselesi üzerinde bir kez daha ama bu kez daha öncekilere oranla çok daha yoğun düşünme fırsatı buldum.

En çok da Hakkı Abi’nin o her zamanki muhteşem üslubuyla kurduğu iki cümle düşündürdü beni. O iki cümleyi röportajdan aldım, bilgisayara aktardım ve bir hafta önce gaileli sohbetler’de tartıştığımız bir konu üzerinde daha fazla kafa yormak için bir fırsat olarak değerlendirmeye karar verdim.

O iki cümleyi buraya da aynen aktararak başlamak istiyorum: “Eski doğruların bugünden bakıldığı zaman eski yanlışlar olarak kabul edilmesini çok doğru bulmuyorum. Eski doğrular eski doğrulardır ama bugün onların artık yanlış olduğu ortaya çıkıyor”.

Şimdi bu cümleler üzerinde, onları parçalarına ayırarak, birlikte düşünelim. Eğer yanlış anlamadıysam şunu demek istiyor Hakkı Abi: 1980 öncesinde gençlik hareketi içerisinde bulunanlar kuşkusuz o dönemde doğru olduğunu düşündükleri şeyleri yaptılar. Bunlar o günün koşulları içerisinde doğruydu. Bugünden bakarak, bu davranışların o günün koşulları içerisinde de yanlış olduğunu iddia etmek doğru değil. Yani onlar her durumda “eski doğrular”dır. “Eski yanlışlar” olarak nitelendirilemezler çünkü bu davranışlar o günün koşullarında doğruydular. Ancak onların “eski doğru” olmalarının ve “artık” yanlış olduklarının da altını çizmek gerekir. Bugünkü koşullarda onları doğru kabul etmek mümkün değildir. Çünkü bugünden geriye bakıldığında, bugünkü koşullarda onları yapmanın artık yanlış olduğu ortaya çıkıyor.

Hakkı Abi’ye her zamanki gibi çok derin saygı duyarak, bu iki cümlenin bizi bazı sorunlu sonuçlara ulaştırabileceği yönündeki düşüncemi paylaşmak istiyorum. Bu arada Hakkı Abi’nin de aşağıda sözünü ettiğim sonuçları doğru bulmama ihtimalini saklı tutuyorum. Yani o iki cümleyi kurdu diye Hakkı Abi’yi aşağıdaki sonuçların kabul edilmesini istemekle itham etmek densizliği değildir yapmak istediğim. Belki haddimi aşarak ve samimiyetine ve yüreğinin enginliğine güvenerek, onun güzel cümlelerinin başkaları tarafından, kendi davranışlarını meşrulaştırmak amacıyla kullanılmasına mani olmak istiyorum yalnızca.

 

1. Doğruları zaman ve mekâna bu denli bağlı kılmak tehlikelidir

Hakkı Abi’yi tenzih ederek söylüyorum: Bugün kapitalizmin ve neo-liberal yaklaşımların ödünsüz savunucusu hâline gelen bazı eski tüfeklerin konumlarını meşrulaştırmak amacıyla kullandıkları, insanı zaman zaman isyan ettiren bir gerekçedir “doğrunun koşullara bağlılığı”. Bu gerekçe sayesinde bu kişiler, ikisi taban tabana zıt olsa da, hem o zaman, hem de bugün yaptıklarının aynı derecede doğru olduğunu ileri sürme fırsatı bulmaktadırlar. O günün koşullarında sosyalizm yolunda yaptıkları ne derece doğruysa, bugünkü koşullarda kapitalizm ve neo-liberalizm yolunda yaptıkları da aynı derecede doğrudur çünkü koşullar değişince doğru olan da değişmiştir. Oysa ezen-ezilen ilişkisi belki o zamanlardakinden de açık biçimde ortadadır. Bugün, o zamanlardakinden farklı olarak, yalnızca sermayenin işçi sınıfını ezdiği değil, erkeğin kadını, erkeğin LGBTQ bireyleri, kapitalistin çevreyi ve dolayısıyla halkın tamamını, hâkim etnik grubun, dinin ya da mezhebin diğerlerini ezdiği de tartışmaya mahal bırakmayacak bir kesinlikle bilinmektedir. Dolayısıyla ezilenin yanında durmak yalnızca bir “eski doğru” değil, aynı zamanda “yeni doğru”dur. Hakkı Abi elbette bunu söylemek istememiştir ancak “eski doğrular eski doğrulardır ama bugün onların artık yanlış olduğu ortaya çıkıyor” cümlesi, genelliği dolayısıyla çarpıtılmaya müsaittir.

Tabii ki yukarıda söylediklerim eskiden doğru olduğu kanaatinde oldukları bazı düşünce ve davranışlardan bugün vazgeçenlerin hepsinin tutarsız ya da dönek olduğu anlamına gelmez. Ama herhâlde “dönüşü” yalnızca koşulların değişmesiyle açıklamak mümkün olmasa gerektir. Yapılması gereken, eski doğruların artık doğru olmadığını düşünenlerin bugün neden böyle düşündüklerini açıklamalarıdır. İki farklı dönemde birbirine zıt iki düşünceyi savunanı tutarsızlıktan kurtaracak olan, araya her nasılsa bina edilen köprünün hangi saiklerle geçildiğini açık biçimde ortaya koymaktan ve özeleştiri yapmaktan başka bir şey değildir.

 

2. Eski doğruların zaman içinde yanlışa dönüşmesini olağanlaştırmak geçmişle hesaplaşmayı imkânsız kılabilir

Geçmişle hesaplaşma, çoğu zaman, belli bir dönemde siyasi iktidarı ele geçiren ve bu iktidar aracılığıyla insanlara zulmeden kişilerden hesap sorma anlamında kullanılan bir kavramdır. Oysa bu kavramı bu kadar daraltmak kanımca doğru değildir. İktidarı eline geçirememiş ve muktedirin zulmüne muhatap olmuş olanların da hesaplaşması gereken bir geçmişi olabilir. Bunun en güzel örneklerinden birini Güney Afrika’dan vermek mümkündür. Bu ülkede apartheid rejimi yıkıldıktan sonra, yalnızca siyahlara zulmeden beyazlar değil, beyazlara karşı mücadele ederken onların yöntemlerini kullanan siyahlar da hesap vermek ve geçmişleriyle hesaplaşmak zorunda kalmışlardır. 12 Eylül öncesinde sol örgütler içerisinde yer alan ve askeri darbenin mağduru olan kesimlerde de, kendilerine yapılanlarla kıyaslanması asla mümkün olmasa da, bazı yanlışları olanlar elbette vardır. Kendi adıma beklentim, hazır bu süreç başlamışken, bu kesimlerin de 12 Eylül öncesinden bir tür asr-ı saadet gibi bahsetmekten ve nostaljik yaklaşımlardan hızla uzaklaşıp, bir tür özeleştiri mekanizmasını devreye sokmalarıdır. Bu beklentinin sebebi elbette 12 Eylül darbecilerinin günahlarının karşısına mağdurların hatalarını koymak değildir. Böyle bir şey aklımın ucundan bile geçmez. Derdim, bu süreci daha da verimli hâle getirmenin, fırsat bu fırsat o dönemde yapılan hataların tekrarlanmamasının yollarını araştırmaktır.

Bu bağlamda Hakkı Abi’nin cümleleri üzerinde derinlemesine düşünmenin bana sağladığı en büyük faydanın, çoğu zaman birbirinin yerine kullanılan itiraf, yüzleşme, geçmişle hesaplaşma ve utanç kavramlarını birbirinden ayırmamız gerektiğini bir kez daha fark etmemi sağlaması olduğunu söylemem gerekir. Bu amaçla Hakkı Abi’nin asla öznesi olamayacağı örnek bir olay üzerinden düşünmeye davet etmek istiyorum okuyucuyu.

1980 öncesinde, ülkücü olduğunu bildiği bir kişiyi, arkadaşlarıyla birlikte öldüresiye döven bir sol görüşlü öğrenciyi ele alalım. Bu sol görüşlü öğrencinin o zamanki düşüncesine göre, solcuları döven/öldüren ülkücülerden intikam almak ve onların böyle bir davranışı bir daha sergilememesini sağlamak için bir ülkücüyü dövmenin “doğru” olduğunu senaryo gereği kabul edelim.

Aradan otuz yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra o olayla ilgili neler düşünebilir/yapabilir bu eski sol görüşlü öğrenci?

a) “Evet biz de şiddete başvurduk; hatta şu tarihte, arkadaşlarımızla birlikte ülkücü bir öğrenciyi öldüresiye dövdük” diyebilir bir televizyon programında veya röportajda. Bunu anlatırken, bu olayın bugün kendisine neler hissettirdiğini, bundan pişman olup olmadığını falan belirtmeyerek, yalnızca olan bitene ışık tutmakla yetinebilir. Kanımca bu davranış bir itiraftan ibarettir ve yüzleşmeyle, geçmişle hesaplaşmayla falan ilgisi yoktur.

b) Aynı eski sol görüşlü öğrenci, aynı televizyon programında veya röportajda, yalnızca o olayı anlatmakla yetinmeyip, olayla ilgili bugünkü hislerinin neler olduğunu, o ülkücü öğrencinin kanlar içindeki hâlinin rüyalarına girip girmediğini, yaptığı davranışın aklından çıkıp çıkmadığını, bugün olsa yeniden aynı şeyi yapıp yapmayacağından emin olmadığını anlatabilir. Bu durumda yaşanan kanımca bir yüzleşmedir. Ancak geçmişle hesaplaşma açısından bu davranış hâlâ eksiklidir.

c) Aynı eski sol görüşlü öğrenci, aynı televizyon programında veya röportajda, yaptıklarının o gün ona doğru geldiğini ama o gün için de yanlış olduğunu bugün anladığını, yapılanın meşru müdafaa falan değil, adil olmayan bir intikamdan ibaret olduğunu, bu nedenle vicdan azabı çektiğini, bugün aynı koşullar oluşsa asla böyle bir şey yapmayacağını, mümkün olsa o eski ülkücü genci bulup özür dilemeyi çok istediğini açıklayabilir. Bu, o kişinin geçmişiyle hesaplaşması ya da en azından geçmişle hesaplaşmayı arzulamasıdır.

d) Aynı eski sol görüşlü öğrenci, aynı televizyon programında, (c)’de söyledikleri yanında, yaptıklarından dolayı kendinden utandığını, bu utancı varoluş konumu hâline getirdiğini, bugün şiddetin her türlüsüne karşı çıkmasında ve bu sebeple şiddet karşıtı eylemler ve çalışmalar içerisinde yer almasında yaşadığı o olaydan duyduğu utancın büyük payı bulunduğunu anlatabilir. İşte bu, Coetzee’nin Utanç adlı romanında sözünü ettiği, utancı varoluş konumu hâline getirmektir.

Kanımca (a)’dan (d)’ye kadar olan seçenekler arasında her biri bir sonrakinden daha az değerlidir. Bu arada (c) ve (d)’nin ilk iki seçenekten esas farkı, eski doğruların bugün artık doğru olmadığını ortaya koymak değil, eski doğruların aslında eskiden de yanlış olduklarını kabul etmektir ki geçmişle hesaplaşmanın ön koşulu sanırım budur. Hakkı Abi’nin “eski doğruların bugünden bakıldığı zaman eski yanlışlar olarak kabul edilmesini çok doğru bulmuyorum”      cümlesine katılmamamın sebebi de bu noktadır. Yukarıda sözünü ettiğim “eski doğru” (dört beş yoldaşla bir araya gelerek ülkücü bir gence ders vermek) aynı zamanda hem eski, hem de yeni yanlıştır. Bunu yalnızca değişen koşullar dolayısıyla artık doğru olmayan bir davranış olarak kabul etmek ve aynı zamanda eski bir yanlış da olduğunu kabullenmemek, geçmişle hesaplaşmayı olanaksız kılmaktan başka bir şey değildir. Çünkü “eski doğru” o koşullar içerisinde “doğru”ysa, aynı koşulların oluşması durumunda tekrarlanmaması için hiçbir sebep yoktur. Oysa kanımca geçmişle hesaplaşmanın esas yararı, aynı koşullar oluşsa dahi eski yanlışların tekrarlanmasını önlemesidir.

Bu elbette yalnızca bir örnektir. Hiçbiri darbeyi ve darbeden sonra yapılanları haklı kılmasa da, 12 Eylül’ün mağduru olan eski sol örgütlerin de 12 Eylül’den önce yaptıkları ciddi yanlışlar vardır ve hazır eski defterler açılmışken bu yanlışların hem “eski” hem de “yeni” yanlışlar olduklarının fark edildiğini ortaya koymakta, özeleştiri yapmakta, sol hareketin bu noktadan sonraki gelişimi açısından büyük yarar olduğu kuşkusuzdur. Örneğin, şiddetin, otoriter, hiyerarşik ve erkek-egemen örgüt yapılarının hiç sorgulanmaksızın meşru kabul edilmesi, ezen-ezilen ilişkisinin yalnızca sermaye ile işçi sınıfı arasında bulunduğunun düşünülmesi, sırtını SSCB’ye, Çin’e, Arnavutluk’a vb. dayamaksızın sol politika yapılamayacağının zannedilmesi yanlıştı bence. Bunlar ve benzerleri elbette tartışılabilir. Ama “bunlar eski doğrulardır ve bugünden bakıldığında eski yanlışlar olduklarını söylemek doğru değildir” dersek, aslında hiçbir şey söylememiş olacağımızdan, yine aynı koşullar oluşursa bunlar yine meşrulaşabilir sonucuna varacağımızdan endişe ederim.

 

Sonuç

Yukarıda söylediğim gibi, bu iki cümlenin meşrulaştırılmasına yol açabileceği iki yanlış sonucun Hakkı Abi tarafından savunulacağına asla inanmıyorum. Onu biraz olsun tanıyan herhangi bir insanın da farklı düşünebileceğini sanmıyorum. Gaileli sohbetler’de söylediği gibi, bu cümleleri kurmasının esas itibarıyla eskiden doğru olduğu sanılanlar uğruna mücadele edenlere, özellikle de bu yolda hayatını kaybedenlere yönelik vefa duygusundan kaynaklandığını tahmin ediyorum.

Ama geçmişle hesaplaşacak ve bir dönemin kirinden pasından arınacaksak gerçekten, son derece insani bir duygu olan “vefa”dan da ödün vermemiz kaçınılmazdır. Şimdi etekleri daha da fazla silkeleme zamanıdır. Generallerden de, işkencecilerden de tabii ki hesap sorulmalıdır. Ama burada durulmamalıdır. Olan bitene açık ya da zımni destek verenler, hatta susmayı tercih edenler de geçmişleriyle hesaplaşmaktan kaçmamalıdır. Nihayet, 12 Eylül mağdurları da bu süreçte yerlerini almalı ve hazır açılmışken kara kaplı defter, geleceğe ışık tutacak bir özeleştiri süreci başlatılmalıdır.

Hakkı Abi’nin sözünü ettiği “eski doğrular-yeni yanlışlar” meselesi bu nedenle önemlidir benim için. 12 Eylül’de faşizmin kopardığı fırtına herkesi bir yerlere savurdu. Kimileri eski düşüncelerinin tam tersini savunmakta bugün. Kimileri hâlâ aynı noktada. Ama bu iki gruptan hangisinde yer alırlarsa alsınlar, hemen herkes bir asr-ı saadet olarak tarif ediyor 12 Eylül öncesini. O zaman iki ayrı grupta yer alanlara sorulmak üzere iki ayrı soru geliyor insanın aklına:

a) Bugün eski düşüncelerinin tam tersini savunanlara sorulacak soru: Madem ki bu kadar güzel ve doğruydu 12 Eylül öncesinde yaptıklarınız, bugün neden vazgeçtiniz eski ideallerinizden?

b) Hâlâ aynı noktada olanlara sorulacak soru: Hiç mi hata yapmadınız geçmişte? Yaptıysanız eğer, bunları açıkça ortaya koymanın ve gelecekte aynı hataların yapılmasını önlemenin tam da zamanı değil midir şimdi?

Oysa baştan beri tartışmaya çalıştığım o iki cümle bu iki soruyu da kaldırıyor ortadan. Birinci gruptakiler, “onlar eski doğrulardı, bugün artık onların yanlış olduğu ortaya çıktı” diyerek, hem o zaman, hem de şimdi yaptıklarını meşrulaştırma olanağına sahip. O günkü ve bugünkü düşünceleri, konumları taban tabana zıt olsa bile!

İkinci gruptakiler de, “onlar eski doğrulardı, bugünden bakıldığı zaman eski yanlışlar olarak kabul edilmeleri doğru değil” diyerek kurtulacaklar yukarıda sorulan sorudan.

O zaman ne olacak? Koşulların değişmesi her türlü tutarsızlığı, her türlü yanlışı ört bas edecek, itirafın, yüzleşmenin, geçmişle hesaplaşmanın, utancın falan gereği kalmayacak.     

Oysa açıkça söylemeliyim ki ben şöyle düşünüyorum: Eski doğrularından (ilkelerinden) vazgeçenler (Hakkı Abi’nin asla bunlardan biri olmadığından adım gibi eminim), tutarsızlıkla ya da döneklikle suçlanmak istemiyorlarsa, bugün bulundukları noktaya neden geldiklerini açıklamakla yükümlüdürler. “Koşullar değişti” gerekçesi, tek başına hiçbir şeyi açıklamaz. Eğer değişen koşullar ezenlerin saflarına katılmayı, 1977 1 Mayısı’nda sendikalarla birlikte yürümüş olmakla övünürken bugün yanınızda çalışanların sendikalara üye olmasını engellemeyi haklı kılıyorsa, bizi bu konuda ikna etmek ve açıkça ezenlerin saflarına çağırmak boynunuzun borcudur!

Aynı şekilde koşulların değişmesi, kimseyi, bugün yanlış olduğu fark edilen eski doğruların aynı zamanda eski yanlışlar olduğunu kabul etme zorunluluğundan kurtarmaz (Hakkı Abi’nin böyle bir ihtiyacı olmadığını da biliyorum). Eski yanlışlar bugün açıkça ortaya konulmalı, “o günkü koşullarda bunlar doğru”ydu safsatasının arkasına sığınılmamalı ve her zaman yanlış olan bu davranışların, bugün eski koşullar yeniden oluşsa bile sergilenmemesi gerektiği kabul edilmelidir. Özeleştiri yapmaktan, özür dilemekten çekinilmemeli, mümkünse ötesine de geçilmeli ve utanç varoluş konumu hâline getirilmelidir.

Neden mi bu kadar takıldım bu meseleye? Çünkü ciddi olduğunu sandığım bir endişem var: Bu sürecin,

(a) birkaç generalden ve işkenceciden hesap soruldu diye sevinmekle,

(b) o günün mağduru olup da bugün bambaşka yönlere sapanların, “biz bugün başka saflardayız ama o gün de doğru yoldaydık, bugün de doğru yoldayız” böbürlenmesiyle ve

(c) bugün hâlâ aynı noktada duranların, “o günlerde yanlışı hep ötekiler yaptı, biz ne yaptıysak o gün için doğruydu” manasına gelen bir mağduriyet dili üretmesiyle sınırlı kalacağından, dolayısıyla bizim geçmişle hesaplaşma fırsatını kaçıracağımızdan endişe ediyorum.

Bütün kalbimle yanılmayı dilerim.    

    

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1044 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler