1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 12 EYLÜL, 28 ŞUBAT, KIBRIS, AK PARTİ ve BİZ
12 EYLÜL, 28 ŞUBAT, KIBRIS,  AK PARTİ ve BİZ

12 EYLÜL, 28 ŞUBAT, KIBRIS, AK PARTİ ve BİZ

Türkiye’de 12 Eylül yargılanıyor. Şimdi de 28 Şubat’la ilgili olarak soruşturma ve tutuklamalar yapılıyor. Kıbrıs’ta ise siyasi ve toplumsal kamuoyu bunları TV izleyicisi gibi izliyor… Bu yeterli mi? 12 Eylül ve 28 Şubat hem öncesi

A+A-

 

Türkiye’de 12 Eylül yargılanıyor. Şimdi de 28 Şubat’la ilgili olarak soruşturma ve tutuklamalar yapılıyor. Kıbrıs’ta ise siyasi ve toplumsal kamuoyu bunları TV izleyicisi gibi izliyor… Bu yeterli mi? 12 Eylül ve 28 Şubat hem öncesi ve sonrası ile Kıbrıs Türk siyasi yaşamına, açık, örtülü ne gibi etkiler, darbeler vurdu? Bunu konuşmak, tartışmak ve bunlarla yüzleşip, günümüz siyasi toplumsal yaşamımızı değerlendirmek gerekmektedir.

Önce, 12 Eylül darbesinden başlamak isterim. O günlerde, şartlar zor, çetin. Türkiye’de her Allah’ın günü insanlar öldürülüyor. Ortalık anti –komünist histeriden geçilmiyor. Üstelik darbe öncesi Kıbrıslı öğrenciler hain pusularda öldürülmüş. Kıbrıs’ta da gergin bir siyasi atmosfer var. Devlet destekli klasik anti -komünist kampanyalar ve baskılar yapılıyor. Aba altından ikide bir, askerin sopası gösteriliyor.

Ancak, o günlerde, her şeye rağmen, Denktaş- UBP iktidarı, Kıbrıs Türk halkından artık, kırmızı kart görme aşamasına gelmişti. TKP ,CTP, sivil toplumla etkili.  İşte o aşamada, 12 Eylül darbesi, gerçekleşti. İşte darbe, böyle bir siyasi atmosferde karşılandı. Bir anımı aktarmak gerekiyor.

Önceden saptandığı şekilde, bizim Güzelyurt’ta bir toplantımız ve ziyaretimiz olacaktı. Sabahleyin partide buluştuk. Kısa bir değerlendirmeyi yaptık. Bunu faşist bir darbe olarak tanımladık. Gidilsin mi sorusu soruldu. Naci, “Olmaz, Güzelyurt’a gideceğiz” dedi . Civa’ya bildirdi. Bu arada daha konuşulmadan öğrendik ki Feridun Önsav dostumuz, gereğini çoktan yapmış. Partinin tüm evrakları emniyet altına alınmış.  Geceye de toplantı kondu.  Özker Hoca, sabah yapılan değerlendirmeler çerçevesinde örgütle teması yüklendi. Türkiye’deki arkadaşların durumu, büyük endişe kaynağı.  Haber alınması için arayış başlatıldı.

Naci Talat’ın “Vos Vos”u ile Güzelyurt’a gittik. Arkadaşlar partide. Değerlendirmeleri yaptık. Hiç farklı görüş olmadığını görmek beni mutlu etti. Naci, “Hadi işimizi yapalım” dedi. Civa’nın o müthiş organizasyonu ile yürüyerek dolaşmaya çıktık. İnsanlar radyoların başında veya tek kanallı TRT’nin yayınlarının başında, birikmiş. Buna rağmen çarşıyı da dolaşıyoruz. Bazı insanlar, bize seslensin mi, seslenmesin mi? Böyle tereddütler içinde.   Sonra yürüyüş tamamlandı.

“Kantarcı” dostum, bizi evine davet etti. Kahvesini içtik, açıklamalara bağlı değerlendirmeler yaptık, sohbet ettik. Babası geldi, sohbete katıldı. Ayrılacağız. “Kantarcı”;  ben de geliyorum dedi. Ona, “be dost, zaten beraberdik, partiden ayrılacağız” dedim. Yani ona gelmesen de olur demek istedim. Ama o sözünü hiç unutmayacağım. Ufuk, “Böyle kötü bir zamanda yürüyenler, eksiksiz, başlangıç noktasına gitmeli, sonra gören biri, bir kişi eksildiler diye düşünebilir” dedi. Naci ile yol boyu, bu sözün anlamını ve verdiği sıcak mesajı, direngenliği, konuştuk, durduk. Sonra MYK ve PM toplandı. Karar açıktı. Darbeye karşın, mücadeleden geri durmamak. Çözüm, barış, demokrasi, emeğin çıkarları için, mücadeleye devam etmek. Ve seçime de hazırlanmak…

Kim ne derse desin, ertesi yıl gerçekleşen 1981 Genel Milletvekilliği ve Devlet Başkanlığı seçimlerinin de gösterdiği gibi, ne CTP, ne TKP, ne de sivil toplum örgütleri bu darbeye ve onun Kıbrıs’taki yerli ve “yabancı” ortaklarına boyun eğmedi. Üstelik darbeden sonra ciddi operasyonlar yapıldı. Baskı ve güdümlü propaganda yanı sıra, Türk Birlik Partisi kurduruldu… Çünkü, özelikle TKP’nin, Türkiye’den gelip Kıbrıs’a yerleşen insanlar içinden iyi oy alacağı belli idi. Bizimde desteğimiz olduğu belliydi. Nitekim UBP’ye gitmeyecek olan önemli bir oy, TKP ve DHP’ye değil, TBP’ye gitti. Daha sonra ise o bir milletvekili ile UBP Hükümeti devam edebildi.

1981 seçimlerinde Kıbrıs’ta iki sol parti, TKP ve CTP ile demokrat olduğunu ifade eden DHP, askeri cuntanın tam desteğindeki UBP ve Denktaş’a karşın seçimde ciddi başarı gösterdi. Devlet Başkanlığı seçimlerinde Denktaş’ın, Ziya Rızkı’ya karşı,  hala tartışmalı olan bir netice ile kıl payı ile seçimleri kazandığı açıklandı. Seçim sonrası Denktaş, “Sol güçlendi, tedbir alınmalıdır ” diye açıklama yaptı.

CUNTA DEVREDE

Ama cunta durmadı ve Kıbrıs’ta seçim sonrası, muhalefetin verdiği güvensizlik oyu ile azınlık UBP hükümetinin düşmesine karşın, TKP-CTP-DHP hükümeti kurulamadı. Cunta, resmen darbeyi siyasi düzlemde, Kıbrıs’ta yapmıştı.  Ne isterse olsun, hedef, Alpay Durduran’ın Başbakan olmasını engellemek ve onun başbakanlığında, CTP-TKP ağırlığında bir hükümeti oluşturmamaktı.

 Evet, hep 15 Kasım 1983 tartışılır. Ama onun öncesi, yani 12 Eylül 1980 darbesi ve sonra meydana gelen politik gelişmeler, ele alınmaz. Bu hükümeti kurdurtmadıktan sonra, önce Olağan Üstü Hal Yasası Meclis’ten büyük tartışmalar arasında çıkarıldı. Sıkıyönetim “goncolozu” ve darbe, toplumun boynuna asıldı. Dönemin CTP-TKP milletvekillerinin, bu yasaya karşı, Girne Kapısı’ndan Saray Önü’ne yaptıkları yürüyüş, unutulmazlar arasındadır. Yani ağ örülmeye başlanmıştı. Bununla yetinmediler. TKP’yi  karıştırmaya ve UBP içinde aklı selim insanların ekarte edilmesine de başlandı. Çağatay’a karşı operasyonlar filizlendi. Rejim, Türkiye’de, 1960 Anayasası’nı kaldırıp, 12 Eylül Anayasası’nı yaptı.

Kıbrıs’ta ise seçimleri tartışmalı bir şekilde, kıl payı ile kazanan Denktaş ve Cunta’ya rağmen 1981’de ciddi güç alan iki sol parti var. Üstelik Denktaş’ın,  Kıbrıs Türk Federe Devleti Anayasası altında bir kez daha seçime girme şansı da yok.  İşte bu nedenlerle de Kıbrıs’ta, milliyetçilik söylemi eşliğinde devlete karşı da darbe yapıldı.

K.T.F.Devleti’ne karşı, KKTC ilan edildi. Türkiye’de yapmak zorunda kaldıkları, kendi izin verdikleri partilerin katılacağı seçim öncesi, onlara karşı da bu emrivaki yapıldı. “Nitekim”, seçimleri kazanan rahmetli Özal, bu yüzden bu kararı, “KKTC ilanını kucağımda buldum” diye tanımlamıştı. Yani bu Cunta, hem bize, hem de Türkiye’ye dönük hala en büyük sıkıntı olan, 500 ve 550 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararlarının alınmasının da sorumlusudur. Bunun, yol açtığı sıkıntılar hala giderilemiyor. Bu adım yalnız bununla sınırlı kalmadı.

Aynı zamanda, 1981 seçimlerinde, 40 kişilik Meclis’te, 19 Milletvekili sayısına ulaşan, CTP-TKP varlığına da açık darbe yapıldı. 1981’den 2 yıl sonra, Halk Oyu ile seçilmiş bu Meclis fes edildi ve atama ile çoğunluğu sağ görüşlü olan Kurucu Meclis Kuruldu.  Bu yetmedi. Ayni zamanda, demokratik K.T.F.D Anayasası da “mülga” edildi… Türkiye’ deki darbe Anayasasının benzeri yapıldı.

 Cuntanın hazırladığı Anayasa, Türkiye’de  %92’ ile kabul edilirken, 12 Eylül baskısı altındaki Kıbrıs’ta, hazırlanan o Anayasa’ya,  % 30 Hayır oyu çıktı. Bunun zenginliği unutulamaz. Kıbrıs Türk halkının, “hullum, bullum” giden develer kervanı olmadığı da görüldü.

Şimdi o günler, Türkiye’de yargılanıyor. Ama, Kıbrıs’ta, o günden sonra, askeri vesayetin avantajında siyaset yapanlar, muhalefeti baskı altına alanlar, şimdi o alkışladıkları Cuntacılar, yargılanırken, “kakasını yapan çocuğun, koltuk arkasına saklandığı” gibi saklanmaya çalışıyorlar.

 Üstelikte şimdi, BM Parametrelerinde Federal Çözüm içinde görüşüyorlar. Daha sonra ne iki yüzlülükler gördü bu topraklar. Alkışladıkları, yere göğe sığdıramadıkları, 12 Eylül cuntacılarının, yerden yere, vurdukları Ecevit, Demirel, Erbakan, Mesut Yılmaz,  daha sonra Türkiye’deki gelişmelerle birlikte yeniden iş başına gelince;  bu Cunta şak şakçılarının, bu kez de onlar iş başına, sırası ile geçtikçe, onlara şakşak çektiklerini de görüp yaşadık.  Şimdi de 12 Eylül’ü yargı aşamasına taşıyan AK Parti’ye, ayni insanlar ve zihniyetler şakşak çekiyorlar. Yere göğe sığdırmadıkları 12 Eylülcülere vefa bile göstermiyorlar.

Dün;  Kenan Evren, Çevik Bir ve önlerinde düğme ilikleyip, bizleri müzevirledikleri, bu gün tutuklu bulunan, Genelkurmay Başkanlarını, Org, Kor, Tüm ve Tuğ generalleri, bu gün, görmezden gelip;   AK Parti’yi, aynı ellerle alkışlayanlar, yine ayni insanlar ve anlayışlardır. “Yeniler” de, merak etmesinler, ayakları kayarsa, ayni vefasızlığı onlara da gösterecekler. Şimdi de 28 Şubat’a değinelim.

KIBRIS’TA 28 ŞUBAT ÖNCESİ VE SONRASI

28 Şubat’ta yargılanıyor. Bu da çok ilginçtir, Kıbrıs siyasi yaşamında. Çünkü, 28 Şubat’ta darbe ile devrilen REFAHYOL Hükümeti, maalesef bu olaydan önce, darbeyi bizzat kendisi, Kıbrıs’ta yapmıştı. Evet, DP- CTP Koalisyonuna karşı, açıktan siyasi darbe yapıldı.  DP- UBP Hükümeti kuruldu. Eroğlu, halktan kaybettiği Başbakanlığı, bu darbe sonrası yeniden aldı. Kıbrıs’taki bu darbede, aktif olan REFAHYOL, daha sonra, 28 Şubat darbesinin Türkiye’deki mağduru oldu...

 Dönemin REFAHYOL Hükümeti, CTP’ye karşı yapılan bu darbeden memnundu. Çünkü “sakıncalı ve solcu” CTP’siz hükümet kurulmuştu. UBP-DP.  Ama bu darbeyi,  yapan REFAHYOL’a, bir müddet sonra, Kıbrıs’taki darbe için kendilerine hem ön ayak, hem de destek olan, Kıbrıs’taki ve Türkiye’deki “Ergenekon”; Türkiye’de bu kez, onlara karşı, acımasız darbe yaptı... Kıbrıs’taki bu darbede rol alanların bir kısmı, daha sonra AK Parti Kurucusu oldular. Vesayetin kaldırılması için mücadele ettiler.

REFAHYOL Hükümetinin aktif yer aldığı darbe ile iş başına gelen UBP yönetimi,  REFAHYOL’un darbe ile götürüldüğü 28 Şubat darbesine kadar, Kıbrıs’ta bir numaralı dindar ve Müslüman kesildi... Darbe sonrası ise bu kurulan Mesut Yılmaz Hükümetinin ruhuna damga vuran güçlerin etkisi ile aniden bir numaralı Atatürkçü kesildi. Bu Atatürkçülük söylemi, daha sonra kurulan Ecevit Başbakanlığındaki Hükümet döneminde de sürdü. Darbeden sonra da,  Erbakan Hocayı ve Tansu hanımı da yerden yere vurdular. Çözüm, barış ve demokrasi karşıtlığında bir numara kesildiler. Konfederasyoncu kesildiler. .

Ama bütün bu yapılanlara karşılık, CTP olarak biz, REFAHYOL hükümetinin, 28 Şubat darbesinin mağduru olmasından ötürü sevinmedik. Darbeyi benimsemedik.  Önemli bir kısmı, AK Parti’nin daha sonra kurucusu olan o dönemin isimleri, şimdi, 28 Şubat’ın yargılanmasının yolunu açarlarken, 28 Şubat öncesi, Kıbrıs’ta ön ayak oldukları o darbeyi, şimdi hatırlarlar mı? Yoksa Kıbrıs önemsiz bir yer mi? Ne olursa olsun, zaten arka bahçe diye mi düşünülür?  Ama biz unutamayız.

Çünkü özellikle REFAHYOL Hükümetinin darbesi ile iş başına gelen UBP-DP, daha sonra, 28 Şubat sonrası, bu kez Meclis’e yasalar sevk ettiler. “Türbanlı kızlar, üniversitelere giremezler” diye. CTP olarak biz, sosyalist bir parti olarak buna karşı da direndik. Demokrasi ve özgürlükler için. Çünkü ilkesel olarak yalnızca, demokrasiye, özgürlüğe, barışa, halka “yaranmak” lazımdır. Esas olan halktır.  

 Bu, bu günler için de önemlidir. Gücü elinde tutana, endişe ya da istikbal için boyun eğmek, suyuna gitmek, sessiz kalmak, size kısa süreli avantaj sağlar. Ama özü alır götürür. CTP’nin o günkü direnişleri olmasaydı, Kıbrıs Türk halkının toplumsal varlığı, rengi ve karakterinin hem korunması, hem de gelişmesi yol almazdı… O günlerde üstelik şartlar bugünden daha da olumsuzdu. İşte bundan ötürü, hem 12 Eylül darbesi ve hem de 28 Şubat darbesinin öncesi ve sonrası, Kıbrıs’ta bizim açımızdan da ele alınmalıdır. İncelenmelidir. Unutulmamalıdır…

ESKİ ŞAK ŞAKCILAR, ŞİMDİ BAŞTAN ŞAK ŞAKTA

 Dünkü, darbe şakşakçıları; 12 Eylül’ün, 28 Şubat’ın Paşaları ve siyasi yetkilileri, kendilerine “aferin” desin diye çırpınanlar; bugün de bunları yargı aşmasına taşıyan AK Parti Hükümetinin siyasileri ve bürokratları kendilerine “aferin” desinler diye tepiniyorlar ve yağ varili içine giriyorlar. İşte bundan dolayı,  yarın için, dünü hatırlamak ve incelemek gerekir. Ne ilkesiz ve önyargılı bir AK Parti düşmanlığı, ne de sinmek ve yaranmak çabası... Bu topraklarda yaşayan insanların demokratik, siyasal,  toplumsal, insani haklarıdır önemli olan. Bu en önde olmalıdır.

Evet, Kıbrıs Adası , “KÜÇÜKTÜR”.  Türkiye’deki politika yapımcıları unutmasın ki bu “küçük” ada, 50 senedir, bölge, dünya, Türkiye, Yunanistan’ın,  gündemini her açıdan meşgul edecek kadar da “büyüktür”.  Kıbrıs’ta, UBP- DP ve diğer tüm siyasi güçler artık iyice şunu görmelidir. Varlığımız, ancak Kıbrıs Türk halkının demokratik kurumsallaşması ile var olur. AK Parti, 28 Şubat’ı ve 12 Eylül’ü yargı aşmasına taşırken, çok olumlu yapıyor. Kıbrıs’ta da demokrat ve sol güçler bugün, ne AK Parti kindarlığı nedeni ile bu süreçlere soğuk davranılmalı, ne de pısırıklığın duyarsızlığı içinde yalnızca seyirci olunmalıdır. O dönemin Kıbrıs’ı incelenip bugün ve yarın için dersler çıkarılmalıdır...

Çünkü tarihi ile yüzleşmeyen hiçbir toplum ve demokrat hareket, demokratik enerji üretmez. Yaşanan baskıları, sıkıntıları, konuşmayan, tartışmayan toplumlar, travmatik halden çıkamaz. Bu gün yaşadığımız travmanın bir nedenin de, dün yaşadığımız travmalarla ilgili yeterince konuşmamak ve hatta nedenlerini “unutmak” olduğu, göz ardı edilmemelidir. 12 Eylül ve 28 Şubat, unutulmamalıdır.

Ayrıca günümüz AK Parti yöneticileri de, REFAHYOL’un; 28 Şubat öncesi, Kıbrıs’ta yapılan siyasi darbenin tarafı olmakla, Türkiye’de, 28 Şubat’ı yaratanların ekmeğine yağ sürdüğü gerçeğini de hatırlamalıdır. Bu yüzden, günümüzde, “küçük” Kıbrıs’ta izlenen siyasi hatlarını gözden geçirmelidir. Bir toplumun iradesine titizlik göstermeyenler, gerçekte kendi zeminlerinin dayandığı, halk iradesini vesayet altına almak isteyen, kendi sınırları içindeki, “zinde güçlerin” değirmenine su taşıma ortamını beslediklerini de unutmamalıdırlar. Çünkü halk iradesi ve ona saygı göstermek olgusu, o iradenin dayandığı halkın nüfusu ile bağlantılı değildir. İradeye saygı, “küçük, büyük” tanımaz.

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 2572 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler